Cover Image
Görüş

Uluslararası Sistem ve Güç

Uluslararası ilişkilerde güç, yalnızca devletlerin sahip olduğu askerî ve ekonomik kaynakların mekanik bir toplamı mı, yoksa aktörlerin birbirine "normalde yapmayacağı bir şeyi yaptırabildiği" bağlamsal bir ilişki mi? Anarşik kabul edilen küresel sistemde uluslararası ticaret rejimleri ve örgütler, iş birliğini kolaylaştıran tarafsız zeminler mi, yoksa "oyunun kurallarını" kendi lehine belirleyenlerin kurumsal güç araçları mı? Küresel sistemde "yatırım çekmek" veya "piyasaya güven vermek" gibi hedefler evrensel ve doğal birer zorunluluk mu, yoksa devletlerin makul seçeneklerini en başından daraltan görünmez bir yapısal gücün ürünü mü? "Haydut devlet", "terörist" veya "sorumlu güç" gibi tanımlamalar dünyayı salt betimleyen masum kelimeler mi, yoksa uluslararası hiyerarşiyi, meşruiyeti ve müdahale alanlarını üreten hegemonik bir söylemsel güç mü?

Doç. Dr. Buğra Sarı | 17. Sayı 2026
Mersin Üniversitesi

Uluslararası ilişkiler denildiğinde akla gelen ilk kavramlardan biri kuşkusuz güçtür. Devletlerin neden savaştığı, neden ittifak kurduğu, neden iş birliği yaptığı, neden bazı kurallara uyarken bazılarını ihlal ettiği sorularının hemen hepsi bir noktada güç meselesine bağlanır. Bu nedenle güç, uluslararası ilişkiler disiplininin hem en merkezî hem de en tartışmalı kavramlarından biridir. Fakat güç üzerine yaygın bir uzlaşı varmış gibi görünse de asıl tartışma tam da burada başlar: Güç nedir? Bir devletin sahip olduğu tank, füze, nüfus, ekonomi ve teknolojinin toplamı mıdır? Yoksa bir aktörün başka bir aktöre normalde yapmayacağı bir şeyi yaptırabilme kapasitesi midir? Ya da güç, yalnızca devletlerin birbirine uyguladığı baskıdan ibaret olmayıp, hangi davranışların meşru, makul ve mümkün kabul edildiğini belirleyen daha derin bir düzen kurucu mekanizma mıdır?


Bu sorulara verilecek cevap, uluslararası sistemi nasıl gördüğümüzle doğrudan bağlantılıdır. Eğer uluslararası sistemi devletlerin üzerinde bağlayıcı bir üst otoritenin bulunmadığı anarşik bir alan olarak düşünürsek güç, büyük ölçüde devletlerin birbiriyle rekabet ederken kullandığı bir araç olarak karşımıza çıkar. Buna karşılık uluslararası sistemi yalnızca anarşik değil, aynı zamanda hiyerarşik ilişkilerle örülü bir düzen olarak ele alırsak güç, yalnızca "bir devlete bir şey yaptırma" meselesi olmaktan çıkar; kimlikleri, çıkarları, normları, meşruiyet ölçütlerini ve dünya düzeninin sınırlarını üreten bir olgu hâline gelir. Bu nedenle uluslararası ilişkilerde gücü iki düzlemde ele almak mümkündür: anarşik uluslararası sistemde güç ve hiyerarşik uluslararası sistemde güç.


Anarşik Uluslararası Sistemde Güç


Ana akım uluslararası ilişkiler kuramlarının önemli bir kısmı (özellikle klasik realizm, neorealizm ve neoliberal kurumsalcılık) uluslararası sistemi anarşik bir yapı olarak kabul eder. Buradaki anarşi, kaos ya da düzensizlik anlamına gelmez. Daha çok, devletlerin üzerinde onların davranışlarını kesin biçimde düzenleyecek merkezî bir otoritenin bulunmaması anlamına gelir. Devletler egemendir; fakat bu egemenlik aynı zamanda onları güvenliklerini büyük ölçüde kendi imkânlarıyla (self-help) sağlamasını zorunlu kılar.


Realist gelenekte bu durum, uluslararası siyaseti sürekli bir güç mücadelesi hâline getirir.

Hans Morgenthau'nun klasik realist yaklaşımında siyaset insan doğasındaki güç arzusuyla (animus dominandi) ilişkilendirilirken, Kenneth Waltz'un neorealist yaklaşımında mücadelenin kaynağı insan doğasından çok sistemin anarşik yapısında aranır. Waltz'a göre devletler benzer işlevlere sahip birimlerdir; onları birbirinden ayıran temel unsur, sahip oldukları kapasitelerdir. Bu nedenle bir devletin uluslararası sistemdeki konumu, büyük ölçüde aktörler arasındaki kapasite dağılımıyla belirlenir.


Bu bakış açısı içinde ilk güç türü potansiyel güçtür. Potansiyel güç, gücü bir ilişki içinde ortaya çıkan sonuçtan ziyade devletlerin sahip olduğu kaynakların toplamı ya da belirli bir kombinasyonu olarak görür. Nüfus, coğrafya, doğal kaynaklar, ekonomik kapasite, askerî harcamalar, teknolojik gelişmişlik, sanayi altyapısı ve diplomatik kabiliyet gibi unsurlar bu çerçevede güç göstergeleri sayılır. Morgenthau'nun ulusal güç unsurları arasında coğrafya, doğal kaynaklar, endüstriyel kapasite, askerî hazırlık, nüfus, ulusal moral ve diplomasi kalitesini sayması bu anlayışın klasik örneklerinden biridir. Mearsheimer'ın örtülü güç ile askerî güç ayrımı da aynı mantığın daha sistematik bir versiyonudur: Ekonomik ve demografik altyapı önemlidir; fakat asıl belirleyici olan, bu altyapının askerî kapasiteye dönüştürülebilmesidir.


Potansiyel güç anlayışı, uluslararası politikayı büyük ölçüde "kim neye sahip?" sorusu üzerinden okur. Büyük güç, orta güç ve küçük güç ayrımları da buradan doğar.

Ancak bu yaklaşımın önemli bir sınırı vardır: Sahip olunan kaynakların her bağlamda aynı etkiyi doğuracağını varsayma eğilimindedir. Oysa büyük bir ordu, askerî krizlerde caydırıcı olabilirken ticari bir müzakerede, çevre diplomasisinde ya da kültürel etki mücadelesinde aynı sonucu doğurmayabilir. Güç kaynaklarının her alanda aynı ölçüde kullanılabilir olmaması, literatürde "fungibility problem", yani gücün ikame edilebilirliği sorunu, olarak tartışılan meseleyi ortaya çıkarır.


Bu noktada ikinci güç kavramı olan ilişkisel güç devreye girer. İlişkisel güç, gücü sahip olunan kaynaklardan ziyade aktörler arasındaki ilişkinin sonucu üzerinden tanımlar. Robert Dahl'ın meşhur tanımıyla A'nın, B'ye, B'nin aksi takdirde yapmayacağı bir şeyi yaptırabilmesi güçtür. Bu tanımda güç, soyut bir kapasite değil, gözlemlenebilir bir ilişki biçimidir.

Bir devletin gerçekten güçlü olup olmadığı, sahip olduğu kaynaklardan çok, bu kaynakları belirli bir bağlamda başka bir aktörün davranışını değiştirmek için kullanıp kullanamadığına bağlıdır.


Bu çerçevede güç bağlamsaldır. Hangi aktörler arasında, hangi konuda, hangi araçlarla ve hangi sonuçlar üzerinden işlediğine bakılmadan anlaşılamaz. Bir devlet enerji alanında başka bir devlete bağımlıysa, enerji tedarikçisi olan aktör o bağlamda daha güçlü olabilir; ancak aynı iki devlet başka bir güvenlik meselesinde bambaşka bir güç ilişkisi içinde bulunabilir. Neoliberal kurumsalcılığın asimetrik karşılıklı bağımlılık kavramı da bu noktada önem kazanır. Karşılıklı bağımlılık her zaman eşit değildir; taraflardan biri ilişkinin kesilmesinden daha fazla zarar görecekse, daha az kırılgan olan taraf bu bağımlılığı bir güç kaynağına dönüştürebilir.

Üçüncü kavram ise kurumsal güçtür. Kurumsal güç, anarşik sistem içinde bile devletler arası ilişkilerin bütünüyle çıplak güç rekabetinden ibaret olmadığını gösterir. Uluslararası örgütler, rejimler, normlar, teamüller ve kurallar devletlerin davranışlarını yönlendirir, sınırlar ve bazı aktörlere avantaj sağlarken bazılarını dezavantajlı hâle getirir. Burada güç, A'nın B'ye doğrudan baskı uygulaması şeklinde değil, A ile B arasındaki ilişkiyi düzenleyen kuralların A lehine işlemesi biçiminde ortaya çıkar.


Örneğin uluslararası ticaret rejimleri, yatırım kuralları, finansal standartlar ya da güvenlik kurumları yalnızca iş birliğini kolaylaştırmaz; aynı zamanda hangi aktörlerin hangi seçeneklere sahip olacağını da belirler. Kuralları koyan, gündemi belirleyen ya da kurumların işleyişinden daha fazla fayda sağlayan aktörler kurumsal güç sahibidir. Dolayısıyla kurumsal güç, doğrudan zorlamadan ziyade oyun alanını, oyunun kurallarını ve meşru hamleleri belirleme kapasitesidir.

Bu yönüyle anarşik sistem içinde ortaya çıkan kurumsallaşmış alanlarda güç, artık yalnızca askerî ya da ekonomik kaynaklarla değil, kuralların nasıl kurulduğu ve kimin lehine işlediğiyle ilgili hâle gelir.


Hiyerarşik Uluslararası Sistemde Güç


Anarşik sistem yaklaşımı, devletlerin birbirine benzeyen egemen birimler olduğu ve üzerlerinde merkezî bir otorite bulunmadığı varsayımına dayanır. Ancak eleştirel ve özellikle neo-Gramşiyan yaklaşımlar, uluslararası sistemin yalnızca anarşik değil, aynı zamanda hiyerarşik olduğunu ileri sürer. Bu hiyerarşi sadece askerî ya da ekonomik kapasite farklarından kaynaklanmaz. Daha derin düzeyde; hangi devlet biçimlerinin meşru kabul edildiği, hangi ekonomik modellerin rasyonel sayıldığı, hangi davranışların "sorumlu", hangilerinin "tehditkâr" olarak görüldüğü gibi normatif ve tarihsel kabullerle ilgilidir.


Bu bağlamda Robert W. Cox'un yaklaşımı belirleyicidir. Cox'a göre uluslararası düzen, yalnızca devletler arası maddi güç dağılımıyla açıklanamaz. Dünya düzeni; sosyal kuvvetler, devlet biçimleri ve dünya düzenleri arasındaki tarihsel ilişkiler içinde oluşur. Hegemonya da yalnızca baskı yoluyla değil, rıza üreterek işler. Bir düzenin hegemonik olabilmesi için yalnızca güçlü devletlerin çıkarlarını yansıtması yetmez; bu çıkarların daha genel, doğal ve meşru çıkarlar gibi kabul edilmesi gerekir. Böylece hiyerarşi, çıplak zorun ötesinde, rıza ve meşruiyet üzerinden yeniden üretilir.


Bu düzlemde ilk önemli kavram yapısal güçtür. Yapısal güç, aktörlerin doğrudan birbirine baskı uygulamasından ziyade onların kimliklerini, rollerini, çıkarlarını ve uygun davranış kalıplarını şekillendiren daha geniş sosyal yapılarla ilgilidir. Burada güç, bir devletin başka bir devlete tehdit yöneltmesi değil, aktörlerin neyi kendi çıkarı olarak göreceğini belirleyen tarihsel ve toplumsal koşulların kurulmasıdır.


Örneğin küresel ekonomik düzende devletlerin "yatırım çekmek", "piyasaya güven vermek", "rekabetçi olmak" ve "uluslararası standartlara uyum sağlamak" gibi hedefleri çoğu zaman teknik ve doğal zorunluluklar gibi sunulur. Oysa bu hedeflerin kendisi belirli bir dünya düzeninin ürünüdür. Devletler bu hedefleri gönüllü biçimde benimsediklerinde, aslında belirli bir yapısal güç ilişkisini de yeniden üretmiş olurlar. Sermayenin hareketliliği, kredi derecelendirme mantığı, piyasa güveni ve yatırımcı beklentileri devletlerin politika alanını daraltabilir. Bu, doğrudan bir emir-komuta ilişkisi değildir; fakat devletlerin hangi seçenekleri makul ve mümkün görebileceğini belirleyen güçlü bir yapısal etkidir.


Yapısal güç bu nedenle çoğu zaman görünmezdir. Çünkü aktörler, içinde bulundukları düzenin değerlerini ve normlarını doğal kabul eder. Hangi davranışın akılcı, hangisinin irrasyonel; hangi politikanın modern, hangisinin geri kalmış; hangi devlet davranışının sorumlu, hangisinin revizyonist olduğu bu yapı içinde anlam kazanır. Böylece güç, yalnızca karar anında değil, karar verilmeden önce; yani aktörlerin seçenekleri, çıkarları ve ufukları daha şekillenirken işler.


İkinci önemli kavram ise söylemsel güçtür. Söylemsel güç, Foucaultcu bir hatta, gücü yalnızca baskılayan değil aynı zamanda üreten bir olgu olarak ele alır. Bu anlayışa göre söylemler yalnızca dünyayı anlatmaz; aynı zamanda dünyayı belirli anlam kategorileri içinde kurar. "Terörist", "haydut devlet", "başarısız devlet", "sorumlu aktör", "uluslararası toplum", "medeniyet" ya da "güvenlik tehdidi" gibi kavramlar yalnızca betimleyici değildir; belirli özneler, tehditler, meşruiyetler ve müdahale alanları üretir.


Bu açıdan söylemsel güç, uluslararası ilişkilerde neyin gerçek, neyin tehdit, neyin meşru ve neyin mümkün olduğunu belirleme kapasitesidir. Bir aktörün yalnızca askerî olarak zayıflatılması değil, aynı zamanda "irrasyonel", "gayrimeşru" ya da "düzen bozucu" olarak kodlanması da bir güç pratiğidir. Aynı şekilde başka bir aktörün "istikrar sağlayıcı", "sorumlu güç" ya da "kurallara dayalı düzenin koruyucusu" olarak sunulması da uluslararası hiyerarşinin söylemsel düzeyde yeniden üretimine katkı sağlar.


Değerlendirme


Bu noktada anarşi ile hiyerarşi arasındaki fark daha açık hâle gelir. Anarşik sistemde güç çoğunlukla devletlerin birbiri karşısında sahip olduğu kapasite, davranış değiştirme kabiliyeti ya da kurumlar içindeki avantaj olarak görülür. Hiyerarşik sistemde ise güç, dünya düzeninin anlam haritasını kuran, aktörlerin kim olduklarını ve neyi isteyebileceklerini belirleyen daha derin bir mekanizma olarak işler. İlkinde güç daha çok "kim kime ne yaptırabiliyor?" sorusuna cevap arar. İkincisinde ise "kim, hangi düzen içinde, hangi kimlikle, hangi çıkarı doğal kabul ederek hareket ediyor?" sorusu öne çıkar.


Sonuç olarak uluslararası ilişkilerde güç tek boyutlu bir kavram değildir. Gücü yalnızca tank, füze, nüfus ve ekonomi üzerinden okumak eksik kalır; fakat gücü yalnızca söylem ve yapı üzerinden okumak da maddi kapasitenin belirleyiciliğini gözden kaçırabilir. Bu nedenle daha bütünlüklü bir güç analizi, anarşik sistemdeki potansiyel, ilişkisel ve kurumsal güç biçimleriyle hiyerarşik sistemdeki yapısal ve söylemsel güç biçimlerini birlikte düşünmeyi gerektirir.


Bugünün dünyasında büyük güç rekabeti, enerji bağımlılıkları, uluslararası kurumların reform tartışmaları, küresel ekonomik eşitsizlikler ve meşruiyet mücadeleleri iç içe geçmiştir. Devletler hâlâ askerî ve ekonomik kapasiteleriyle güç sahibidir; fakat aynı zamanda kuralları belirledikleri, gündemi şekillendirdikleri, kimlikleri tanımladıkları ve davranış standartlarını ürettikleri ölçüde de güçlüdür. Bu nedenle uluslararası ilişkilerde güç, sadece sahip olunan şey değil; ilişkilerde kullanılan, kurumlarda yerleşen, yapılarda içselleştirilen ve söylemlerde yeniden üretilen çok katmanlı bir olgudur.