Cover Image
Görüş

Uluslararası Düzenin Muhasebesi ve Çok Kutuplu Dünya Düzeninde Türkiye

İttifakların hızla değiştiği çok kutuplu düzen anarşiyi beslerken, istatistiksel olarak "en barışçıl" dönemin çift kutuplu Soğuk Savaş yılları olması bir paradoks mu? Tek kutuplu dünyada dengeleyici bir süper gücün yokluğu, ABD ve İsrail'in Orta Doğu'daki sınır tanımayan askerî müdahalelerinin asıl sebebi mi? Hegemonyasını kaybedeceğini fark eden ABD, Çin'in yükselişini yavaşlatmak için küresel çapta askerî saldırganlığı stratejik bir kaldıraç olarak mı kullanıyor? Çok kutuplu yeni düzen Türkiye'ye eşsiz bir stratejik otonomi mi sunacak, yoksa zayıflayan NATO şemsiyesi altında yeni beka krizleri mi yaratacak?

Dr. Hasan Fidan | 17. Sayı 2026
Akademisyen

Uluslararası sistemdeki güç dağılımı devletler arası ilişkileri, savaş ihtimalini, diplomatik esnekliği ve küresel politikanın seyrini doğrudan şekillendirmektedir. Diğer bir deyişle uluslararası sistemin çok kutuplu, çift kutuplu ya da tek kutuplu bir yapı arz etmesi; savaşlar, işgaller, toprak değişimleri, devletlerin büyük güçlere olan bağımlılık seviyeleri ve devletlerin dış politikada otonomi sahibi olması gibi pek çok dinamik üzerinde tayin edici bir rol oynar. Dolayısıyla uluslararası ilişkiler ve uluslararası düzen, büyük ölçüde bu güç dengeleri çerçevesinde inşa edilmektedir. Küresel siyasetin şekillenmesinde kutup yapılarının üstlendiği rol, ancak tarihsel tecrübeler ışığında tam anlamıyla kavranabilir. Bu doğrultuda çalışmanın ilerleyen bölümlerinde önce çok kutuplu düzen, sonrasında çift kutuplu düzen, son aşamada ise içinde bulunduğumuz tek kutuplu dünya düzeni tarihsel örnekler üzerinden analiz edilecektir. Ayrıca, değerlendirme bölümünde Türkiye bağlamında geleceğe yönelik bir projeksiyon sunulacaktır. 


Çok Kutuplu Sistemde Dünya Düzeni


Çok kutuplu dünya düzeni, gücün birden fazla büyük devlet arasında dağılması neticesinde meydana gelir. Bu düzende hiçbir devlet tek başına belirleyici değildir, çeşitli güç merkezleri oluşur ve uluslararası politika bu güç merkezlerinin etkileşimine göre şekillenir. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı, çok kutuplu uluslararası sistemin hakim olduğu bir ortamda meydana gelmiştir. Çok kutuplu sistemde devletler, hızlı şekilde dahil olduğu müttefik bloğunu değiştirebilir, güç boşluklarından faydalanarak işgallere ve savaşlara girişebilir. Bu sistemde, sabit ve istikrarlı bir düzenin ortaya çıkması ve az hata payı olan politikaların uygulanması nadir olarak görülen bir durumdur. Örneğin, İngiliz İmparatorluğu ile uzun bir mücadele sürecinde olan Çarlık Rusyası, Birinci Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre önce İngiltere ile aynı müttefik bloğuna dahil olmuştur. Benzer bir gelişme, İkinci Dünya Savaşı öncesinde birbirlerini düşman olarak niteleyen Nazi Almanyası ile Sovyet Rusya'nın, Polonya topraklarını işgal edip paylaşmak üzere bir anlaşmaya varmasıdır. Ayrıca çok kutuplu sistem içerisinde toprak işgalleri ve sınır değiştirme çabalarına da sıklıkla rastlanılmaktadır. Örneğin Nazi Almanyası, çok kutuplu uluslararası düzenin hakim olduğu İkinci Dünya Savaşı öncesinde Saar, Ren ve Südet bölgelerini Avrupa’daki güç boşluklarından faydalanarak işgal etmiştir.

Bu örneklerden anlaşılabileceği üzere, çok kutupluluk daha anarşik bir uluslararası düzen meydana getirmektedir. Bu durum ise ittifakların, çıkarların ve sınırların hızla değiştiği bir uluslararası düzenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Nitekim çok kutuplu düzen, bölgesel aktörlerin güç maksimizasyonuna imkan sağlar.


Çok kutuplu düzende yaşanan olumsuz tecrübeleri gelecekte tekrar etmesini engelleyecek faktörler şunlardır: Bölgesel güçler karşısında daha zayıf durumda olan ülkelerin askeri caydırıcılıklarının yüksek olması ve zayıf olan devletlerin güçlü devletleri dengeleme yetenekleri. Çok kutuplu düzende bölgesel güçlerin zayıf devletleri parçalaması ya da yok etmesi ciddi bir olasılıktır. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Polonya’nın iki büyük bölgesel güç tarafından işgal edilerek yok edilmesi bu duruma örnektir. Polonya, Nazi Almanyası tarafından batıdan, Sovyetler Birliği tarafından ise doğudan işgal edilmiştir.


Çift Kutuplu Dünya Düzeninde Küresel İstikrar


Uluslararası sistemde gücün iki büyük devlet veya blok arasında dağıldığı yapıya çift kutuplu dünya düzeni denir. Bu sistemde diğer devletler genellikle bu iki kutuptan birine yaklaşır. İkinci Dünya Savaşı’nın devletler üzerinde oluşturduğu yıkım ve çöküş, çok kutuplu uluslararası sistemin son bulmasına, ABD ve Sovyet Rusya’nın oluşturduğu çift kutuplu uluslararası düzenin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ünlü neorealist uluslararası ilişkiler teorisyeni Kennetz Walz, çift kutuplu sistemin en barışçıl ve dengeli uluslararası düzen olduğunu ileri sürmüştür. Waltz’ın tespitini şu veri doğrulayabilir: Çift kutuplu sistemin var olduğu 1946-1991 yılları arasında ABD toplam 46 askeri müdahale gerçekleştirmişken; Soğuk Savaş’ın ardından tek süper gücü haline gelmesiyle birlikte bu sayı 188’e çıkmıştır.  


Yaşanan tarihi tecrübelerden elde edilen istatistiki veriler ve deneyimler, Waltz’ın çift kutuplu sistemin daha istikrarlı, daha barışçıl ve daha dengeli olduğu iddiasını doğrular niteliktedir. Çünkü çift kutuplu düzende ittifaklar net ve istikrarlıdır; Hitler ile Stalin’in anlaşması gibi sürprizler yoktur. Blokların karşılıklı güç dengesine sahip olması da savaş ihtimalini azaltmıştır. Çok kutuplu sistemde ise Nazi Almanyası, Sovyet Rusya ve İngiltere'ye karşı; Japonya ise ABD ve İngiltere'ye karşı savaşmıştır. Ancak çift kutuplu düzende ABD ile Sovyet Rusya birbirlerine karşı tek kurşun dahi sıkmamıştır.

Özetle çift kutuplu sistemde büyük bir savaşın patlak verme ihtimali, çok kutuplu sisteme kıyasla belirgin biçimde daha düşüktür.


Çift kutuplu uluslararası düzenin hâkim olduğu dönemde yaşanan Kore, Vietnam ve Afganistan savaşları vekâlet savaşları olarak gerçekleşmiştir. Kore'de net bir galip ortaya çıkmamış, ülke ikiye bölünmüştür; ABD Vietnam'da, Sovyet Rusya ise Afganistan'da mağlup olmuştur. Süper güçlerin bu mağlubiyetlerinde, rakipleri ile savaşan devletlere verdikleri dış desteğin belirleyici olduğu görülmektedir. Bu örneklere, 1957 Süveyş Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve İsrail’den müteşekkil ortak emperyalist saldırının Sovyet Rusya'nın müdahale tehdidi ile ABD’nin bu üç devlete “Süveyş kanalından çekilin” talimatı vermesi sonucunda son bulması da eklenebilir. Günümüzde Gazze’de İsrail tarafından gerçekleştirilen soykırımın önlenememesi, Soğuk Savaş sürecindekine benzer çift kutuplu bir düzenin yokluğu ile açıklanabilir. Süveyş Savaşı’nda Sovyet Rusya’nın müdahale tehdidine benzer bir karşı güç merkezinin olmaması, Gazze’de yaşanan soykırımın durdurulamamasının en önemli nedenlerinden biridir.


Soğuk Savaş Sonrası Tek Kutuplu Dünya 


Tek kutuplu dünya düzeni, uluslararası sistemde tek bir devletin askeri, ekonomik ve siyasi açıdan diğer tüm devletlerden belirgin şekilde üstün olduğu güç dağılımını ifade eder.1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çökmesi sonrası ABD tek süper güç olarak kalmış ve tek kutuplu uluslararası düzen ortaya çıkmıştır. ABD'nin bu tarihten itibaren izlediği temel strateji, tek kutuplu düzene alternatif bir süper güç ya da çok kutuplu bir düzenin ortaya çıkmasını önlemektir. Bu doğrultuda Çin’in 2000’li yıllar itibariyle ABD karşısında yeni bir güç merkezi olarak ortaya çıkmasını önlemek, ABD’nin Obama, Biden ve Trump döneminde temel stratejisi olmuştur. 


ABD, tek kutuplu düzende hegemon konumunu korumak amacıyla 1991 sonrasında askeri güç kullanımına öncelik vermiştir. "Haydut devletler" olarak nitelendirdiği Irak, Libya, Suriye, İran ve Kuzey Kore'yi askeri müdahale ve yaptırım tehditleriyle baskı altına almıştır. Kuzey Kore hariç diğer ülkelere askeri müdahalelerde bulunmuş, İran ve Suriye hariç, bu ülkelerdeki rejimleri ortadan kaldırmayı başarmıştır. Özetle, ABD’nin liderliğini yaptığı uluslararası kapitalist liberal düzene entegre olmayan bütün devletler, ABD askeri gücünün müdahalesine maruz kalmıştır. Bu örnekler, tek kutuplu dünya düzenine aittir ve çift kutuplu uluslararası sistemin hâkim olduğu dönemle karşılaştırıldığında önemli sonuçlar elde etmek mümkündür. ABD Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ile müttefik olan Irak ve Suriye gibi ülkelere yönelik herhangi bir işgal girişiminde bulunmamıştır. Çift kutuplu düzende ise Orta Doğu’ya, yalnızca Lübnan örneğinde olduğu gibi, sınırlı ve geçici müdahalelerde bulunmuştur.

Tek ve çift kutuplu uluslararası düzen dönemlerinde askeri müdahale ve işgaller karşılaştırıldığında, devletlere denge imkânı sağlayan ve güç boşlukları bırakmayan çift kutuplu sistemin daha barışçıl bir ortam oluşturduğu söylenebilir. Ayrıca bu uluslararası düzen daha zayıf devletlere güçlü devletler karşısında dış politikada denge sağlama imkânı vermektedir. 


Tek kutuplu uluslararası düzen, ABD'nin hegemon güç olarak sistemi büyük ölçüde kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği bir dönem olmuştur. Bu düzenin hâkim olduğu dönemde İsrail faktörünün de ABD bağlamında ön plana çıktığı ileri sürülebilir. İsrail’in ABD ile kurduğu organik ilişki ve Siyonist lobilerin ABD siyasetini şekillendirme kapasitesi, İsrail’in topraklarını genişletme hedefinin önünde engel olarak görülen ülkelerin ABD aracılığıyla ortadan kaldırılmasına imkân sağlamıştır. İsrail, ABD siyasetini yönlendirerek ABD askeri gücünün Irak, Suriye, Lübnan, İran ve Yemen gibi ülkelere karşı kullanılmasını sağlamıştır. Çift kutuplu sistemin hâkim olduğu dönemde Sovyetler Birliği, 1957 Süveyş Savaşı ve 1967 Altı Gün Savaşı’nda ABD’ye baskı yaparak İsrail’i sınırlamıştır. Tek kutuplu düzenin hâkim olduğu uluslararası sistemde Sovyetler Birliği gibi bir dengeleyici gücün bulunmaması güçlü olan tarafın dilediği gibi hareket etmesine yol açmaktadır. Nitekim İsrail'in bütün dünyanın gözü önünde Gazze’de Filistin halkına yönelik gerçekleştirdiği soykırım da bu durumun bir sonucudur.


Değerlendirme


Yukarıda verilen üç uluslararası düzen tecrübesi ile gelecekte ortaya çıkması muhtemel olan çok kutuplu uluslararası düzene ilişkin yapılacak bir değerlendirme, Türkiye’nin gelecekteki dış politikası ile ilgili bazı öngörüler yapmaya imkân sağlayabilir. 


ABD’nin tek hegemon güç olduğu tek kutuplu liberal hegemonik düzen, ABD’nin çıkarlarına zarar verdiği gerekçesiyle Trump liderliğindeki MAGA hareketi tarafından sonlandırılmaya çalışılmaktadır. Fakat MAGA hareketinin liberal hegemonyaya karşı olması, ABD’nin tek kutuplu ve tek süper güç olduğu dünya düzeninden vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. MAGA, tek kutuplu dünya düzeninin ABD liderliğinde ABD çıkarının daha fazla gözetildiği daha emperyalist bir kimlikle sürdürülmesini istemektedir. Trump, uluslararası kurallara uyulan bir dünya düzeni tasavvuruna sahip olmadığı için daha anarşik bir uluslararası ortama yol açmıştır. Bu ortam, ABD ve İsrail’in emperyalist ajandaları yoğun bir şekilde uygunlarına imkan sağlamaktadır.


Günümüzde devletler, stratejik hedeflerini dünya siyasetinin yükselen gücü olan Çin’e göre şekillendirmeye başlamışlardır. Bu bağlamda gelecek stratejisini kurgulayan ABD, Pekin'in yükselişini zayıflatarak uluslararası sistemdeki tekil konumunu sürdürmeyi amaçlamaktadır. Her ne kadar ABD, Çin’in kendisini ekonomik, teknolojik ve askeri açıdan dengelemesini bütünüyle önleyemeyeceğini fark edip bu kaçınılmaz durumu kabullense de ikili rekabette zorlanması sebebiyle askeri gücüne yoğun şekilde başvurmaktadır. ABD’nin Venezuela, İran, Grönland ve Küba meselelerinde saldırgan ve aktif bir pozisyon alması, Çin’in önlenemez yükselişine karşı direnç alanları oluşturma amaçlıdır. Söz konusu saldırgan politikaların, Çin’in dengeleyici bir güç olarak ortaya çıkışını yavaşlatma ve engelleme amacı taşıdığı söylenebilir.

Özetle ABD, geleceğin dünyasında tek süper güç olamayacağını bilmekte ve mevcut avantajlı pozisyonunu geleceğe yönelik kazanca dönüştürmek amacıyla askeri güce ağırlık vermektedir.


Çin’in yükselişi ile ABD’nin dengelenmesinin olası olması, yakın gelecekte Hindistan, Rusya, Türkiye, Brezilya, Pakistan, İran ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin kendi coğrafyalarında daha geniş bir otonomi ve nüfuz alanına sahip olabileceğine işaret etmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin yakın gelecekte ortaya çıkması muhtemel olan çok kutuplu uluslararası düzenden menfi ve müspet yönde etkileneceği söylenebilir. Çok kutuplu uluslararası düzende, Türkiye bölgesel düzeyde daha etkili, nüfuz sahibi ve kendi ajandasına göre daha fazla hareket eden bir bölgesel güç olacaktır. Yakın zamanda Suriye’de yaşanan rejim değişikliği sonrası Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzu bu durumun göstergelerindendir. Fakat çok kutuplu düzen uluslararası sistemde güç boşlukları oluşturmakta ve müttefiklik ilişkilerini daha değişken hale getirmektedir.


NATO’nun zayıflaması ya da çökmesi senaryosu karşısında, çok kutuplu uluslararası düzen içinde Türkiye savunma açısından zayıflayabilir. Türkiye bölgesinde yer alan Rusya ve İsrail’in revizyonist politikalarına karşı gelecek on yıl içerisinde daha dirençli bir askeri kapasiteyi yakalaması gerekebilir. Şayet bu kapasiteye ulaşırsa, bölgede güçlü bir nüfuz ve hegemonya oluşturma imkanına sahip olacaktır. Şayet askeri açıdan yeterli kapasiteye ulaşamazsa, Rusya ve İsrail’in baskısı karşısında bölgesel düzeyde nüfuz kaybına uğrayabilir.