İbn Haldun Mukaddime adlı şaheserinde, devletlerin yükselişini ve düşüşünü tartışırken asabiyetin1 kaderini devletinkine eşitler. Asabiyetin kuvveti ölçüsünde devletler de güçlenir ve asabiyet zayıfladığında devlet de onu takip eder. İbn Haldun’un tarihten ve tecrübelerinden istihsal ettiği gerçek ise asabiyetin (devletin) kemale erdiği zirve noktasında zevale maruz kalmasıdır. Yirminci yüzyılın sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla ABD liderliğindeki Batı ittifakı, Soğuk Savaş’ın tartışmasız galibi ve dünya siyasetinde belirleyici güç oldu. Amerika’nın keşfiyle başlayan, Sanayi Devrimi ile hız kazanan kuvvetin-iktidarın Kuzeybatı Yarımküre’de temerküz etmesi böylece kendini göstermiş ve zirve noktasını bulmuş oldu. 1990’lara İbn Haldun perspektifinden bakan ve geleceğe yönelik tahminlerde bulunmak isteyen biri, zevalin, yozlaşma ve bozulmanın vaktinin geldiğini de şüphesiz öngörebilirdi. Çok uzun zaman geçmeden tahmin edilen oldu; Batı, gücünün zirvesine ulaştığı noktada yeni bir “krizler çağı”na girdi. Bu krizlerden en göze çarpanı ve Batılı dünya düzenini en fazla tehdit edeni de kuşkusuz 2022 Şubat ayında başlayan Ukrayna-Rusya Savaşı oldu.
II. Dünya Savaşı’ndan bu yana sınırları içerisinde ya da sınırlarının hemen ötesinde savaş görmeye alışık olmayan Avrupa, on yıllar sonra “Rus tehdidinin” tekrar hortladığına şahit oldu. Hattın diğer tarafındaki Rusların ise Napolyon ve Hitler’den sonra bir defa daha Batılılar, Ukrayna üzerinden Moskova’yı işgale girişecek korkusuyla uykuları kaçtı.
Bir taraf, önce Gürcistan sonra da Kırım’a saldıran ve giderek Avrupa’ya yaklaşan Rus tehdidini bertaraf etmek ve çevrelemek için Ukrayna’da “turuncu devrimi” destekler ve NATO üyeliği için hamle yaparken; Ruslar da Ukrayna’yı işgale girişti. Taraflar, kendilerini katışıksız bir güvenlik ikilemi içerisinde buldu. ABD’de Biden yönetimi, İngiltere ile birlikte tam savaş yanlısı bir pozisyon izleyerek ve diplomatik baskılarla başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupalı devletleri Ukrayna’nın yanında, Ruslara karşı bir pozisyon almaya iterken; halefi Trump, “24 saat içerisinde savaşı durduracağım” vb. söylemlerle Ukrayna ve Avrupa’yı açığa düşürdü. Rakiplerinin zayıfladığını gören Putin Rusya’sı ise saldırılarını şiddetlendirerek oluşan güç boşluğunu kazanca dönüştürmeye koyuldu. Özetle, Biden savaş yanlısı politikalarıyla Trump ise sözde barışçı tutumuyla savaşın derinleşmesine yol açtı. Ukrayna ve Rusya kadar olmasa da savaştan hem ekonomik hem artan göç baskısıyla hem de sosyolojik anlamda etkilenen ve kendisini giderek derinleşen bir güvenlik krizinin tam ortasında bulan Kıta Avrupası, artık inisiyatif almak zorunda olduğunun idrakine vardı. Bu yazıda Rusya-Ukrayna Savaşı’nın İngiltere ve Kıta Avrupası’na etkileri, Trump’ın başkan seçilmesinden sonra gelişen süreç ve önümüzdeki dönemde yaşanması muhtemel gelişmeler değerlendirilecektir.
Avrupa Perspektifinden Ukrayna-Rusya Savaşı: Krizler Sarmalı ve Aşırı Sağın Yükselişi
Rusya-Ukrayna arasında cereyan eden ve üç yılı aşkın süredir devam eden savaşı Kıta Avrupası perspektifinden yorumladığımızda kabaca iki zaman diliminden bahsedebiliriz. Savaşın başlangıcında çatışmalara müdahil olmak istemeyen ve tarafsız kalma arzusunda olan Avrupalı devletlerin ABD’nin yoğun baskıları sonucunda Ukrayna tarafında saf tutması ilk evre olarak yorumlanabilir. ABD ve İngiltere’nin başını çektiği savaş yanlısı bloğa kısa süre direnmeye çabalayan Avrupalı devletler, bir müddet sonra ekonomik, siyasi ve daha da önemlisi askeri anlamda zerre hazır olmadıkları bir savaşın doğrudan tarafı olmak zorunda kaldı (bırakıldı). Savaşta Rusya’yı doğrudan karşısına almak Avrupa için beklenenin de üstünde büyük maliyetler üretti.
Öncelikle, enerji ihtiyacının neredeyse yarısına yakınını Rusya’dan ithal edilen petrol ve doğalgazdan karşılayan Almanya gibi ülkeler kendisini aniden gelen bir enerji krizinin içerisinde buldu. Krizin boyutları o kadar ileri safhaya ulaştı ki; Almanya, 2023 kışının ılımlı geçmesi için neredeyse “sıcak iklim duasına” çıkacaktı. Enerji krizi sadece evleri değil, konutlardan da fazla sanayiyi vurdu. Dev Alman şirketleri bu süre zarfında yüksek enerji maliyetlerinden kaçınmak adına ya küçülmeye ya da üretim tesislerini yurt dışına taşımaya başladı. Almanya kendisini kısa bir süre içerisinde artan işsizlik, yükselen enflasyon ve üç senedir peş peşe devam eden bir ekonomik resesyonun içerisinde buldu. Enerji krizi ve derinleşen ekonomik problemlere ek olarak Avrupa’ya akın eden milyonlarca Ukraynalı göçmenin, hâlihazırda devam eden mülteci sorununu daha da ağırlaştırması savaşın sosyolojik etkileri arasında birinci sıraya yazılabilir.
Ukrayna-Rusya Savaşı ile doğrudan bir ilişkisi olmasa da yukarıda sıraladığım olumsuz sonuçların toplamının bir yansıması olarak Avrupa’yı neredeyse baştan sona etkisi altına alan önemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir mesele de aşırı sağın yükselişi. Derinleşen enerji krizi, giderek kötüleşen ekonomi ve yıllardır çözüm bekleyen mülteci krizinin iyice içinden çıkılmaz bir hâl alması, Almanya ve Fransa gibi Avrupa’nın lokomotif ülkelerinde aşırı sağın ekmeğine yağ sürdü. Almanya’da aşırı sağ parti AfD, son seçimlerde oylarını iki katına çıkartarak tarihinin en yüksek oranlarına, %20,8’e ulaşarak Almanya’da en güçlü ikinci parti hâline geldi. Fransa’da Maria Le Pen’in Ulusal Birlik Partisi, son parlamento seçimlerinde en fazla oy oranına ulaşan parti oldu. Özetle, savaşın ilk yılları Avrupa’da geniş çaplı, girift ve birbirinden beslenen krizler sarmalının oluşmasına ve giderek büyümesine neden oldu.
Trump Sonrası Dönemde Avrupa’nın Güvenlik Kâbusu
Avrupa açısından meseleyi yorumladığımızda, savaşın ikinci evresini 6 Kasım 2024 tarihinde Trump’ın tekrar ABD Başkanı seçildiği andan itibaren başlatabiliriz. Avrupa, üç senedir baş etmekte zorlandığı ve giderek derinleşen siyasi, ekonomik ve sosyolojik sorunlara ek olarak, kendisini yeni ve diğerlerine kıyasla daha tehlikeli bir krizle baş başa buldu: güvenlik krizi. Biden yönetimi, Şubat 2022’de Avrupalı devletleri Ukrayna lehine çatışmaya dahil olmaya, Ukrayna’yı destekleyerek Rusya karşıtı—başta yaptırımlar olmak üzere—çeşitli siyasi hamleler yapmaya zorlarken; halefi Trump tam tersi bir politikayı benimsedi. Bir nevi zorla bu savaşın tarafı olmak durumunda kalan Avrupa, savaşın şiddetlendiği ve Rus tehdidinin Avrupa’nın kalanını tehdit ettiği bir anda, bu sefer ABD desteğinden mahrum kalma tehlikesiyle baş başa kaldı.
Uzun yıllardır güvenliğini büyük oranda ABD’nin ellerine teslim eden ve daha çok ticarete, ekonomik iş birliklerine odaklanan Avrupa, Başkan Yardımcısı JD. Vance ve Başkan Trump’ın açıklamalarıyla kendisini derin bir güvenlik krizinin içerisinde buldu.
Avrupa’nın kısa vadede ABD’nin yardımı ve desteği olmadan Rusya’yı dengelemesi mümkün değildi. Nitekim Trump’ın müttefiklerini boşa düşüren açıklamaları ve Zelensky ile Washington D.C.’de yaşanan kriz sonrası kısa süre içerisinde dondurulan askeri desteğin oluşturduğu güç boşluğunu Putin ve Rusya sonuna kadar kullandı.
Trump’ın, Avrupa üzerinde ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası oluşturduğu, Soğuk Savaş süresince tahkim ettiği ve Sovyetlerin yıkılmasından sonra büyük oranda koruduğu ve devam ettirdiği “güvenlik şemsiyesi”nin kalkma ihtimali, Avrupalı devletlerin en sık gördüğü kâbus hâline gelmiş durumda. Putin’in bu süreçte saldırılarını yoğunlaştırması, Ukrayna’nın daha fazla toprağını işgal etmekle tehdit etmesi ve Almanya gibi ülkeleri, Ukrayna’ya desteklerini artırmaları durumunda hedef hâline gelebilecekleri yönünde uyarması, Avrupalıların içinde bulunduğu çıkmazı daha da derinleştiriyor.
Yeni Bir Dünya Kurulur, Türkiye de Kurucular Arasında Yerini Bulur
Ukrayna-Rusya Savaşı’nın dünyaya ve bilhassa ulus devletlere öğrettiği en somut gerçek, günümüzde ittifaklara güvenmenin artık pek de rasyonel bir politika olmadığıdır. II. Dünya Savaşı esnasında gelişen ve sonrasında pekişerek günümüze kadar varlığını sürdüren ittifak bloklarının, içinde bulundukları uluslararası sistemle birlikte büyük bir kırılma yaşadığı aşikâr hâle gelmiştir. Devletlerin güvenliği ABD gibi hegemon güçlere emanet etmeleri ya da büyük oranda bu hegemon güce yaslanmalarının tehlikesi ayan beyan ortadadır. Uluslararası sistemin çatırdaması ve ittifakların giderek derinleşen krizler sonucunda çok büyük ihtimalle dağılacak ya da yeniden şekillenecek olması, devletlerin dış politika tercihlerinde büyük değişikliklere gitmesine yol açabilir.
Avrupa, bahse konu olan bu yol ayrımının tam ortasında durmakta ve belki de 21. yüzyılın devamını şekillendirecek tercihlerin arifesindedir.
Önümüzdeki dönemde, Avrupalı devletlerin ABD’den yavaş bir şekilde de olsa ayrıştığı; daha otonom bir dış politika izlediği ve kıta olarak bir bütün hâlinde olmasa da ufak ittifak blokları hâlinde kendi dış politika tercihlerini belirlediği bir sürece kapı aralanabilir. Bu senaryonun gerçeğe dönüşmesi durumunda, Türkiye de kendi ulusal çıkarları çerçevesinde oluşmaya gebe yeni ittifakların “kurucu unsurlarından” biri olabilir. Rusya’nın genişlemesi ve Ukrayna’dan mutlak bir zaferle galip çıkması hâlinde, Avrupa’ya oluşturduğu tehdidin bir benzerini Türkiye’ye de yönelteceğini akıllardan çıkartmamak gerekir. Dolayısıyla, Rusya gibi ülkelerin yayılmacı niyetlerini sürdürmesi, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını zedeleyebilecek bir gelişmedir. Türkiye, Rusya’nın ya da orta ve uzun vadede kendisine rakip olabilecek başka devlet ve ittifakların kendi nüfuz alanına doğru genişlemesini ve tehdit oluşturmasını, atacağı hamlelerle akim bırakmalıdır. Bunu yaparken, güçlü ordusunu ve gelişen diplomatik kabiliyetlerini merkeze koymalı; yumuşak güç unsurlarına olduğu kadar sert güç unsurlarına da yaslanmalıdır. Avrupa’daki birçok devlette bulunmayan güç ve kabiliyette bir orduya sahip olan Türkiye ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü liderlik yetenekleri, önümüzdeki bu zorlu dönemde Türkiye’nin en büyük kozları olarak öne çıkmaktadır. Özellikle ABD’nin bölgeden askerî anlamda çekilmesi ya da varlığını küçültmesi durumunda, Türkiye oluşan bu güç boşluğunu Avrupa’dan bulacağı yeni müttefikleriyle kapatırsa bölgesel nüfuzunu Batı’ya doğru genişletecek ve küresel güç olma yolunda yeni bir eşiği aşmış olacaktır.
Referanslar
1 İbn Haldun'a göre asabiyet, bir topluluğu bir arada tutan, dayanışma ve birlik duygusudur.