Cover Image
Görüş

Rus Dış Politikasında Yakın Çevre Politikası ve Küresel Yansımaları

Rusya’nın yakın çevre politikası yalnızca sınır güvenliğiyle mi açıklanabilir? Ukrayna’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Türk Dünyası’na uzanan stratejik hamleler, Moskova’nın bölgesel nüfuzunu koruma ve küresel güç iddiasını tahkim etme arayışını yansıtıyor. Peki bu doktrin, Rusya’nın savunma refleksi mi, yoksa yeni dünya düzeninde belirleyici olma hedefinin temel aracı mı?

Ceyhun Bozkurt | 14. Sayı 2026
Gazeteci

Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte dünyanın gideceği seyir az çok belli olmuştu. Soğuk Savaş’ın galibi ABD ve müttefikleri etki alanlarını Asya’ya, daha doğrusu tüm doğuya ve sonra da tüm küreye doğru genişletmek için siyasi, ekonomik ve askeri stratejiler gerçekleştirmişti. Bu stratejilerin hedeflerini ekonomik, askeri ve siyasi olmak üzere üç temel eksende özetlemek mümkündür. Ekonomik hedefler bağlamında, dünyanın enerji kaynaklarını, koridorlarını ve ticaret yollarını kontrol altına almak amaçlanmıştır. Enerji kaynakları ve koridorlarında hedef coğrafyalar, petrol ve doğalgaz kaynaklarının üzerinde oturan Ortadoğu (Körfez) ve Türk Dünyası olmuştur. Ayrıca serbest piyasa sistemini tüm dünyada etkili kılarak, küresel ekonomiyi Batı’ya bağlamak hedeflenmiştir. Askeri hedefler doğrultusunda, ekonomik ve siyasi hedefleri gerçekleştirebilecek askeri konumlanmayı işgaller ve baskıyla yapılacak anlaşmalar yoluyla sağlamak amaçlanmıştır. Bu kapsamda dünyada tüm denizlerde varlık göstermek, amfibi kıyı kontrolü gerçekleştirmek ve İsrail’in güvenliğini ve teokratik hedeflerine ulaşabileceği hamlelerinde askeri koruma sağlamak ön plana çıkmıştır. Siyasi hedefler çerçevesinde ise Asya’ya ve Doğu’ya doğru genişleme kapsamında ülke yönetimlerini kontrol edebilecek siyasi dizaynlar gerçekleştirmek ve hedef ülkelere karşı kullanılabilecek başkentleri boyunduruk altına almak hedeflenmiştir. Ayrıca Sovyetler Birliği’nden kopan ülkelerin ulusal dış politikalarının Amerikan kontrolünde olması sağlanmaya çalışılmıştır.


Bunlara ek olarak tek süper güç ABD’nin, önüne çıkabilecek küresel güç adaylarına karşı hedeflerini korumak için tedbirler alması gerekiyordu. Amerikan dış politikasının Henry Alfred Kissinger, Zbigniew Brzezinski ve Paul Wolfowitz gibi önemli belirleyici aktörleri, ABD’ye rakip olacak Avrupa, Çin, Rusya, Japonya ve Hindistan gibi süper güç adaylarına işaret etmekteydi. Washington, Avrupa’yı Avrupa Birliği şeklinde organize ederek kendi kontrolünde tutmuştur. Japonya zaten İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’ye kafa kaldıracak siyasi ve askeri güce sahip değildi. Hindistan ise Batı ile iyi ilişkileri ve Çin’le olan tarihsel problemleri dolayısıyla ABD’nin politikalarına uyum sağlamıştır. Geriye doğrudan hedef alınacak iki ülke olan Rusya ve Çin kalmıştır. Çin’in 1990’larda askeri olarak ABD ile boy ölçüşebilecek gücü olmaması dolayısıyla siyasi bir tehdit olması beklenmiyordu. Bu nedenle Çin’e karşı daha sakin yaklaşılırken, Soğuk Savaş dönemindeki rakip Sovyetler Birliği’nin mirasçısı Moskova yönetimi mücadelenin merkezine oturtulmuştur. Bunun için yapılan ilk hamle, Soğuk Savaş teşkilatı Kuzey Atlantik Paktı’nı (NATO) yeniden organize ederek başta eski Varşova Paktı üyesi ülkeler olmak üzere Doğu’ya doğru genişletmek olmuştur. Sırasıyla Polonya, Macaristan, Çekya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya, Slovenya, Arnavutluk, Hırvatistan, Karadağ ve Kuzey Makedonya NATO’ya üye yapılmıştır. Yine Sovyetler Birliği’nden kopan Estonya, Letonya ve Litvanya da NATO’ya dahil edilmiştir. Sonraki yıllarda Ukrayna ve Gürcistan, NATO’nun Rusya’yı çevreleme amaçlı genişleme stratejisinde öncelikli hedef haline gelmiştir.


Moskova için alarm zilleri çalmaktaydı; zira artık Sovyetler değil, Rusya vardı ve o Rusya’nın lideri de Boris Yeltsin’di. Yeni dönemde Moskova yönetiminin önünde son derece ciddi sorunlar bulunuyordu. Çökmüş bir sistem, çok büyük sıkıntılar içeren bir ekonomi ve Soğuk Savaş galiplerinin iştahını kabartacak şekilde boşlukta olan bir coğrafya söz konusuydu. O dönemde ABD’nin uyguladığı eski SSCB ülkelerini hızla piyasalaştırma stratejisi olan "şok terapi", Moskova’nın yakın çevresiyle olan ekonomik ilişkilerini ortadan kaldırmayı hedeflemişti. IMF’nin uyguladığı bu program, Rusya’nın çevresinde hayatta kalmak için Batı sermayesi ve dolar girişine bağımlı, zayıf ve istikrarsız ekonomilerin oluşturulmasını amaçlamıştı. Yeltsin döneminin başlangıcından 90’ların sonuna kadar hakim olan yaklaşım liberallerin mutlak hakimiyetiydi. Dış politikada, Yeltsin’in ilk Dışişleri Bakanı Andrey Kozirev, Savunma Bakanı Pavel Graçev ve Parlamento Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Yevgeni Ambartsumov’un hazırladığı ve "Kozirev Doktrini" olarak bilinen "Yakın Çevre Doktrini" esas alınmıştır. Bu doktrine göre; Batı ülkeleri ile ilişkilerin düzeltilmesi, demokratik atılımların gerçekleştirilmesi, ABD ile çok yönlü ilişkilerin geliştirilmesi, eski Sovyet Cumhuriyetlerine eşit ve bağımsız ortaklar gözüyle bakılması ve Rusya’nın tek yanlı güç kullanmak yerine Avrupa’daki uluslararası örgütlerin arabuluculuk rolüne güvenmesi öngörülmüştür.


Rusya, ABD’nin niyetini biliyordu ancak gücü oranında direnebiliyordu. Yıkım sonrasında ortaya çıkan Rusya Federasyonu’nun ekonomik ve siyasi gücü sınırlıydı; bu nedenle devlet aklı diplomasiyi öncelemişti. Ancak travmatik bir durum söz konusuydu; hem stratejik aklı oluşturacak bürokrat ve aydın kesimde hem de halkta yıkımın etkisi büyüktü. Rus realistler, SSCB’nin parçalanmasının Rusya Federasyonu üzerindeki politik ve ekonomik etkisini çeşitli şekillerde kategorize etmekteydi. Bu etkiler arasında beş milyon metrekarelik teritoryal kayıp, Baltıklar ve Karadeniz havzalarında stratejik üstünlüğün azalması, Hazar, Baltık ve Karadeniz’deki doğal kaynaklara erişimin kaybedilmesi, kuzey ve doğu bölgelere yönelik teritoryal sıkışma ile Orta ve Doğu Avrupa istikametindeki dolaysız kara geçişlerinin kaybı yer alıyordu. Ayrıca yeni, istikrarsız, küçük ve zayıf komşuların ortaya çıkması, güney hattında Rusya’nın Batı Avrupa’yı aşırıcılardan savunması ve Merkezi Asya’daki mikro çatışmalara eklemlenmesi, Uzak Doğu'da demografik sorunlar ve konfederatif bölünme tehlikesi gibi hususlar öne çıkmaktaydı. Ancak Soğuk Savaş sonrası oluşan yeni Rus yönetiminin bu konularda adım atma perspektifi yoktu ve Kozirev doktrini dış politikada öne çıkmıştı. Buna rağmen merkeziyetçi bir kimliği olan gerçekçiler, milliyetçiler ve Avrasyacı yapılar adım adım seslerini yükseltmeye başlamıştı. Gerçekçiler içinde öne çıkan ve uluslararası ilişkiler uzmanı kimliği de bulunan Yevgeni Maksimoviç Primakov'un, devlet politikasının dönüşümünde kritik eşiğin mimarı olacağı ise ilk etapta pek çok kişi tarafından tahmin edilmiyordu.


Yakın Çevre Doktrininin Mimarı Yevgeni Primakov


Gelecekte "Rusya’nın Kissinger’i" olarak da anılacak olan Primakov, 1996 yılında Yeltsin tarafından Dışişleri Bakanı yapılmıştır. Bu atamada Rus devlet dinamiklerinin etkisi şüphesiz oldukça büyüktür. 1990'larda ve 2000'lerde uluslararası sistem tanımlarında hüküm süren tek kutupluluk kavramının kırılganlığına ve ideolojik yanlılığına dikkat çeken Primakov, ABD-Rusya ilişkilerindeki dengesizliğe itirazı artıran yeni doktrini geliştirmiştir. 1996 yılında kavramsallaştırılan bu yeni Rus dış politika konfigürasyonuna göre Batı ile ilişkiler ABD temelinde değil, Avrupa temelinde gelişecekti. Rusya Federasyonu, Almanya ve Fransa arasında stratejik ve jeopolitik bir üçgen inşa edilmesi çabaları güçlendirilecekti. Rusya, Batı merkezli Asya politikasından vazgeçerek Çin’in çok kutuplu dünya fikirlerini paylaşmış ve Hindistan, Japonya, Kuzey Kore ile ilişkilerini geliştirmeyi hedeflemiştir. Moskova, Pekin ve Delhi jeostratejik hattının inşa edilmesi temel dış politika önceliklerinden biri haline gelmiştir. Ayrıca Rusya, İslam dünyası açılımını ilan etmiş ve bu coğrafya ile tarihsel bağlarını yeniden aktif duruma getiren politikalar başlatmıştır. Bu düzlemde Rusya için "Yakın Çevre", dış politika açısından hayati bir mesele olarak belirlenmiştir. Balkanlar ve Orta Doğu'daki krizlerde daha fazla inisiyatif alınması, bölgesel güç dengesi oluşturularak ittifaklar sistemi inşa edilmesi ve Rusya’nın uluslararası sistemdeki konumunu güçlendirecek şekilde ilişkilerin coğrafyasının genişletilmesi öngörülmüştür.


Esasında yeni Rus dış politika doktrini, ABD’nin küresel üstünlüğünü azaltmak ve çok kutuplu uluslararası sistemi inşa etmek isteyen stratejik bir planlamaydı. İlgili literatürde bazı uzmanlar bu dönemi çok kutupluluğun stratejik merkezi olmaktan ziyade sürecin başlangıcı olarak görmekte ve Primakov doktrinini Yeltsincilikten Putin doktrinine geçişte bir "orta yol" olarak tanımlamaktadır. Primakov döneminin, öncelikli olarak eski cumhuriyetlerin Rusya’ya bağlılığını garantileyen bir entegrasyon görüşü —bir tür Avrasya konfederasyonu— arayışı olduğu belirtilirken; bu süreç "Batı öncelikli dış politikadan BDT öncelikli dış politikaya geçiş" şeklinde de özetlenmektedir. Sonuç olarak, Primakov Doktrini olarak da adlandırılan "Yakın Çevre Doktrini", Rusya’nın Soğuk Savaş sonrası yenilgi psikolojisinden sıyrılmasında etkili olmuş, dış politikasına yön vermiş ve günümüzde çevre ülkelerle kurduğu bağı ciddi şekilde güçlendirmiştir.


Putin Döneminin Başlangıcı


Primakov’un Başbakanlığı ile birlikte Rusya’da gerçekçiler, milliyetçiler ve Avrasyacılar yeniden etkili olmaya başlamıştır. Avrasyacı hareketin lider isimlerinden Aleksandır Dugin gibi aktörler, Primakov’un doktrine ettiği politikaları desteklediklerini ve devlette çeşitli görevler üstlendiklerini açıklamışlardır. Bu süreçte Yeltsin için de çanlar çalmaya başlamış ve görev süresinin dolmasına aylar kala, 31 Aralık 1999 tarihinde iktidarı genç bir siyasetçi olan Vladimir Putin’e devrettiğini açıklamıştır. 47 yaşında Rusya’nın başına geçen Putin, Mart 2000’de yapılan seçimleri de kazanarak ülkeyi asaleten yönetmeye başlamıştır.

Putin iktidarının Rus politikasına etkileri hızla görülmüş, Yeltsin dönemindeki tek kutuplu dünyaya boyun eğen yaklaşım yerine Primakov ile filizlenen çok kutuplu strateji merkeze oturmuştur. Putin, görevi devraldıktan kısa süre sonra Milli Güvenlik Doktrini’ni açıklamış, askeri ve dış politika doktrinlerinde değişikliklere giderek tehditlere karşı Rusya'nın aktif şekilde karşı koyma kararlılığını öne çıkarmıştır. Rusya ilk aşamada güç dengelerini gözeterek Batı ile doğrudan karşı karşıya gelmemeye çalışsa da asıl öncelik yakın çevreye verilmiştir. Rus diplomasisinin bu kapsamdaki uzun vadeli hedefi, komşu ülkelerle siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel bağları yeniden kurmak ve sürdürmek olmuştur. Bağımsız Devletler Topluluğu, Avrasya Ekonomik Birliği, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü gibi yapılar aracılığıyla komşu ülkelerdeki bölgesel entegrasyon yoğun bir şekilde teşvik edilmiştir.


Ancak Rusya'nın yakın çevresi, beraberinde çok ciddi zorluklar ve akut krizler getirmiştir. Transdinyester sorunları, Baltık devletleriyle gerilimler, Karabağ, Güney Osetya ve Abhazya meseleleri, Gürcistan ve Ukrayna'daki renkli devrimler, Kırım’ın ilhakı ve Ukrayna ile süren savaş bu zorlukların başlıcalarıdır. Ayrıca Orta Asya ülkelerindeki siyasi istikrarsızlıklar ve olağanüstü etnik çatışmalar, Rus diplomasisinin enerjisini büyük ölçüde tüketen kriz kaynakları oluşturmuştur. Dünyanın giderek çatışmalı bir ortama girmesi ve Ukrayna geriliminin 2022'de açık bir savaşa evrilmesiyle birlikte, Rusya’nın yakın çevre politikası özellikle Ukrayna sahası, Kafkasya ve Orta Asya ekseninde daha da kritik bir önem kazanmıştır.


Ukrayna Sahasında Rusya

Rusya, Slav-Ortodoks ortaklığı nedeniyle Ukrayna sahasını doğrudan kendi nüfuz alanı olarak görmekte ve Karadeniz jeopolitiğindeki gücünü tahkim etmek için bu ülkeyi kontrol altında tutma amacını gizlememektedir. Karadeniz’in Ukrayna üzerinden kesilmesi yönündeki Batı merkezli çabalar ve NATO/AB üyeliği gibi adımlar, Moskova tarafından ülkesine yönelik bir ABD-Avrupa kuşatması olarak algılanmış ve 2022'de askeri gücün devreye sokulmasıyla sonuçlanmıştır. Dört yılı geride bıraktığımız savaşta Ukrayna ABD desteğiyle direncini sürdürürken, Rusya da başta yaşadığı şoku atlatarak Ukrayna’nın doğu bölgelerinde ve Kırım’da istediğini almayı başardı. Savaş ağırlıklı olarak Ukrayna’nın doğusunda sürerken, ABD'deki yönetim değişiklikleri ve Ortadoğu'daki tırmanış (özellikle İran'a yönelik ABD-İsrail saldırıları) Kiev yönetimini zor durumda bırakmıştır. Bu nedenle Avrupa yönetimleriyle güçlü bir iletişim halinde olan Kiev, Batı desteğini yeniden güçlendirmek için farklı girişimlerde bulunmaktadır. Bu girişimlerden biri İran savaşında Rusya ile İran arasındaki ilişkileri gerekçe göstererek Washington’un desteğini kaybetmemeye çalışmaktır. Rusya ise ABD’yi İran cephesinde oyalayacak stratejik hamleler yaparak, Amerikan askeri stoklarının bu bölgeye kaydırılmasını sağlamak ve Ukrayna sahasında kesin zafer elde ederek Karadeniz üzerinden kuşatılma planını tamamen devre dışı bırakmak istemektedir.


Kafkasya Politikası


 Kafkas coğrafyası, 300 yılı aşkın süredir Rusya'nın etki alanında olan, siyasi ve askeri gücünün her daim diri tutulduğu tarihi bir sahadır. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın merkezinde yer aldığı Güney Kafkasya'nın stratejik önemi, Soğuk Savaş sonrasında çok daha belirgin hale gelmiştir. Avrupa'nın en doğu ucunda konumlanan bu bölge; Orta Asya'ya, oradan da Çin ve Doğu Asya'ya uzanan en kısa kara yolu güzergahını sunarken aynı zamanda Rusya ile İran üzerinden geçen geleneksel transit koridorlarına alternatif oluşturmaktadır. Küresel sistemde çok az bölge, Güney Kafkasya kadar çeşitli jeopolitik ve jeoekonomik potansiyeli bir araya getirmektedir. Zengin fosil yakıt kaynaklarına sahip olması ve enerji arzını küresel pazarlara yönlendiren gelişmiş ulaşım/enerji altyapısı, bölgeyi vazgeçilmez kılmaktadır. Ancak Rusya'nın 90'lı yıllarda azalan etkisinin ardından bu coğrafya: farklılaşan ittifakların, stratejik rekabetlerin ve dış güçlerin çekişmesinin merkez üssü haline gelmiştir. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana ABD, AB ve Çin gibi küresel güçler, geleneksel bölgesel aktörler olan Rusya, Türkiye ve İran'ın da yer aldığı nüfuz mücadelesine aktif olarak katılmıştır. Rusya, bu bölgedeki stratejik etkisinin kırılmasını kesinlikle istememekte ve gerek bölgesel çatışmaları teşvik ederek gerek ise Gürcistan (2008) ile Ukrayna (2014, 2022) örneklerinde olduğu gibi gerekirse askeri güç kullanabileceğini göstererek müdahil güç olma durumunu pekiştirmektedir. Türkiye’nin bölgede artan etkisi Rusya’nın çok hoşuna gidebilecek bir durum olmamakla beraber iki ülkenin de bölgede, Batı aktörlerinden duyduğu ortak rahatsızlık bir dengenin kurulmasını sağlamıştır. Türkiye ve diğer Batılı devletlerin Kafkas ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik ilişkiler Moskova tarafından yakından takip edilmektedir. Ayrıca ABD’nin bölgedeki diplomatik temasları, JD Vance'in ziyaretleri ve Zengezur Koridoru gibi projeler etrafındaki tartışmalar, Rusya'yı rahatsız eden ve yakından izlenen gelişmeler olmaya devam etmektedir.


Türk Dünyası Politikası


Rusya Federasyonu'nun "yakın çevre" stratejisinin en kritik veçhelerinden birini Türk Dünyası oluşturmaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasını müteakip bağımsızlıklarını kazanan Türk devletleri, Boris Yeltsin döneminin Batı merkezli dış politika öncelikleri nedeniyle Moskova'nın stratejik vizyonunda tali bir konumda kalmıştır. Ancak sırasıyla Yevgeni Primakov'un başbakanlığı ve Vladimir Putin'in devlet başkanlığı dönemleriyle birlikte Moskova, söz konusu devletleri yeniden kendi nüfuz alanına entegre etme çabalarına yönelmiştir. İnişli çıkışlı bir seyir izleyen bu ilişkiler ağı, bölgenin zengin fosil yakıt rezervleri ve stratejik potansiyeli bağlamında, Rusya'nın coğrafyayı Batılı aktörlere kaptırmama hedefini tahkim etmesiyle günümüzde giderek daha fazla önem kazanmaktadır.


Son dönemde, ABD'deki Trump yönetimiyle ayrışmalar yaşayan Avrupa Birliği'nin (AB) bölgeye yönelik artan angajmanı Moskova nezdinde ciddi bir endişe kaynağıdır. Geçtiğimiz yılın Nisan ayında ilki tertip edilen AB-Orta Asya Zirvesi'nde enerji, güvenlik ve turizm alanlarında sergilenen ortak mutabakat, bu durumun somut bir göstergesidir. Bu kurumsal tutumun yanı sıra, bölge ülkeleri çok yönlü bir dış politika izleyerek Batılı aktörlerle ikili düzeyde de temaslarını geliştirmektedir. Rusya ile Avrupa arasındaki ilişkilerin kopmasıyla ortaya çıkan enerji arz açığını telafi etme noktasında Türk Dünyası'nın önemli bir alternatif olarak konumlandırılması, bu diplomatik ve ekonomik yakınlaşmayı hızlandırmaktadır. Avrupa Birliği'nin bölgeye artan ilgisi, enerji açığını gidermek için Orta Asya ile kurulan ortaklıklar ve Kazakistan gibi ülkelerin Batı ile geliştirdiği stratejik/askeri anlaşmalar (örneğin ABD destekli BSL-4 biyolaboratuvarının kurulması) Rusya’yı oldukça endişelendirmektedir.


Öte yandan, Türk Devletleri Teşkilatı'nın kurumsal kapasitesini adım adım artırması ve Türkiye'nin bölgedeki nüfuzunu derinleştirmesi de Moskova yönetimi tarafından yakından takip edilmektedir. Konjonktürel olarak, ABD ve İsrail ikilisinin İran'a yönelik saldırılarının oluşturduğu durumu Rusya'nın Orta Asya'ya yönelik yeni bir hamle fırsatına çevirip çevirmeyeceği bilinmemekle birlikte, işbirliğini kesinlikle elden bırakmadığı görülmektedir. Moskova bu entegrasyonu hem Türk devletleriyle ikili bağlamda hem de kurumsal mekanizmalar üzerinden kesintisiz sürdürmektedir. Nitekim Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü ve Avrasya Ekonomik Birliği (AEB) gibi kurumlar faaliyetlerini aktif bir şekilde yürütmekte olup; Mart ayı sonunda Kazakistan'ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen AEB Hükümetlerarası Konseyi toplantısında sanayi, ulaşım, lojistik, teknoloji ve yapay zekâ gibi alanlarda alınan önemli kararlar, bu işbirliğinin somut bir tezahürüdür.


Değerlendirme


Rusya, yakın çevre stratejisine, özellikle de çok kutuplu dünya hedefinde elini güçlendirme bağlamında hayati bir önem atfetmektedir. Moskova yönetimi, yeni bir küresel düzen inşa edilirken kendi yakın çevresini kaybetmesi durumunda küresel bir güç olma vasfını yitireceğinin son derece farkındadır. Bu bilinçle, gerek bölgesel örgütlenmeler üzerinden yürütülen ekonomik-siyasi entegrasyon projeleriyle gerekse askeri müdahalelerle bölgesel hegemonyasını koruma ve yeni dünya dengelerinde oyun kurucu aktör olma yönündeki stratejilerini geliştirmeye devam etmektedir.