Cover Image
Görüş

Ortadoğu’da 2025: Küresel Dönüşümün Yansımaları ve Bölgesel Gerilimler

2025’te Ortadoğu küresel dönüşümün neresinde duruyor? Ekonomik belirsizlikler ve güvenlik kaygıları bölgesel dengeleri yeniden şekillendiriyor. Bu tablo yeni bir düzenin habercisi mi, yoksa daha derin krizlerin eşiği mi?

Dr. Kadir Temiz | 13. Sayı 2026
ORSAM Başkanı

2025 yılında Ortadoğu’da küresel ölçekte yaşanan ikili bir dönüşümün doğrudan yansımalarına şahit olduk. Bu dönüşümün ilk ayağı, küresel ekonominin geleneksel üretim-tüketim modellerinde köklü değişiklikleri beraberinde getiren teknolojik yeniden yapılanmadır. İkinci ayağı ise ekonomik güvensizliğin neden olduğu derinleşen güvenlik krizidir. Dijitalleşme, yapay zekâ, enerji dönüşümü gibi başlıkların geleceğe dair vizyonlar üretmesi beklenirken Ortadoğu’da yapısal sorunlarla eşgüdümlü giden bu dönüşüm, çoğu zaman dışlayıcı, istikrarsızlaştırıcı ve daha çok eşitsizlik doğuran bir seyir izlemektedir.

 

Bu yazı küresel dönüşümün Ortadoğu’daki temel yansımalarını ekonomik dönüşümün ıskalanması ve güvenlik merkezli kapanma boyutlarıyla ele almaktadır. Bölgede bir yandan istikrar ve düzen yanlısı aktörler tarafından önerilen ekonomik kalkınma ve bölgesel güvenlik mimarisi tartışmaları sürerken diğer yandan istikrarsızlaştırıcı aktörler tarafından ekonomi ve güvenlik bağlantısını koparan ve düzensizliği besleyen yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır.

 

Kavramsal Çerçeve: İki Katmanlı Küresel Dönüşüm ve İki Argüman

 

ABD-Çin rekabeti, küresel ticaretin yeniden yapılandırılması ve yapay zekâ devrimi, yalnızca jeopolitik düzlemde değil, üretim biçimlerinden gelir dağılımına kadar pek çok düzlemde eşitsizlikleri artıran yeni bir paradigma inşa etmektedir. Bu paradigma, özellikle enerji bağımlılığı yüksek ve teknoloji ithalatçısı olan Ortadoğu ülkeleri açısından dışlayıcı ve kırılganlaştırıcı bir etki oluşturmaktadır. Normal şartlar altında küresel kalkınmanın dinamikleri değişirken bölgesel gelişmelerin de bu dönüşüme paralel ilerlemesi beklenir. Ancak bölgelerin yapısal sorunları bazı durumlarda bu dönüşümü sancılı hale getirirken bazı bölgeleri de avantajlı bir hale getirebilir.


Ortadoğu şimdilik bu dönüşümü ıskalıyor gibi görünse de dönüşüm süreçlerinde içinde bulunduğu krizleri çözdükçe yeni bir kalkınma ivmesi yakalama potansiyeli de artabilir.

 

Ekonomik belirsizlik ya da yukarıda bahsedildiği gibi küresel kalkınma trendlerinin ıskalanması, bölgesel aktörlerin daha fazla kendi içine kapanmasına ve yalnızlaşmasına neden olmaktadır. Böylece hâlihazırda var olan güvenlik kaygıları artık yalnızca askerî değil, aynı zamanda finansal bir yük hâline gelmektedir. Bu durum, Ortadoğu’daki devletlerin dışa bağımlı güvenlik mimarilerini derinleştirmekte ve toplumsal kırılganlıklarını daha da artırmaktadır. Dolayısıyla ekonomi ve güvenlik arasında bir dengeden daha çok bir tür iç içelik hâli kalıcı hâle gelmektedir.

 

Suriye: Devrim, Entegrasyon ve Güvensizlik Arasında


2025 yılı Suriye için devrimle başlayan ve yeniden inşa ile devam eden bir geçiş yılı oldu. Devrimin bir sebebi de 2011 sonrası Suriye'deki iç savaşı besleyen çıkar yapılarının sürdürülemez hâle gelmesiydi. Artık ne bölgesel ve küresel aktörlerin savaşı finanse etmeye dair motivasyonu, ne de savaşın sürmesinden nemalanan yerel ya da ulusötesi aktörlerin ekonomik ve siyasi dayanakları ayakta kalabildi. Yani savaşın toplumsal tabanı da ekonomik altyapısı da çöktü. Bu durum, güvenlik temelli düzeni sürdürmenin maliyetini tüm aktörler açısından artırdı. 2025'in başında ortaya çıkan devrimci dalga, aslında ekonomik yıkımın ve uzun yıllar süren güvensizlik halinin birikmiş tepkisiyle de birleşti. Ama bu kez sadece rejim değişmedi; savaşın, belirsizliğin ve geçim sıkıntısının sona ermesini talep eden geniş toplumsal kesimler yeni hükümete yönelik taleplerini artırdı.


Bu bağlamda devrim sonrası süreç, hükümetin meşruiyet inşa etme çabasıyla şekillendi. Rejimin yeniden merkezi bir otorite kurmak istemesi, ekonomik yaptırımların kaldırılması ve uluslararası tanınırlığın yeniden kazanılması ile iç içe geçti. Bu noktada ekonomik normalleşme ancak güvenliğin sağlanmasıyla mümkün olabilirdi. Hükümetin merkezileşme hamleleri güneyde, batıda ve doğuda etnik ve dini toplumsal kesimlerin itirazı ve ayaklanmaları ile ortaya çıkan istikrarsızlıklar oluşturdu.


10 Mart Mutabakatı’nın sağladığı geçici denge, rejimin bölgesel aktörlerle kurduğu yeni ilişki biçiminin ve yaptırımların kısmen esnetilmesinin önünü açtı. Ancak kalıcı bir çözüm hâlâ mümkün değildi. Çünkü güvenliğin tam olarak sağlanmadığı, yerel yapılarla merkez arasında güç mücadelesinin sürdüğü bir ülkede ekonomik toparlanma sınırlı kaldı. Bu nedenle 2025’in sonunda Suriye hâlâ geçiş aşamasında bir ülke konumundaydı: savaş sona ermiş ama barış kurulamamış; yeni rejim kurulmuş ama tüm ülkede tam egemenlik kuramamış; yaptırımlar gevşemiş ama ekonomik döngü istikrara kavuşmamıştı. Suriye'nin 2025'te sergilediği bu ikircikli tablo, aslında bölgesel ekonomik dönüşümün ıskalanmasının ne anlama geldiğini en çıplak haliyle ortaya koymaktadır.


2026 yılının başındaki gelişmeler Suriye’nin yeni yılda yukarıda bahsedilen dönüşümün en kritik ülkelerinden biri olacağını ortaya koymaktadır. Güvenlik sorunlarını çözmüş, toprak bütünlüğünü sağlamış ve toplumsal entegrasyonu ve rehabilitasyonu tamamlamış bir Suriye, bölgede istikrar ve düzenin en önemli destekçilerinden biri olacaktır.


Irak: Seçimler Arasında Kırılgan Devlet


2025 yılı Irak için seçimler üzerinden yeniden yapılandırılmak istenen bir siyasi sistemin, aslında güvenlik eksenli bir çözümsüzlüğe saplandığını gösterdi. Irak'taki siyasi aktörler, seçim sürecini bir yeniden meşruiyet üretme alanı olarak değil, tersine statükoyu sürdürme ve gücü paylaşma mekanizması olarak ele aldılar.


ORSAM olarak Kerkük, Bağdat, Musul ve Erbil’de yürüttüğümüz saha çalışmalarında açıkça görüldüğü gibi, seçimler bir temsil aracı olmaktan çıkmış; güvenlik korkularının, etnik kutuplaşmaların ve dış aktör rekabetinin yeniden üretildiği bir zemin hâline gelmiştir.


Bunun en önemli nedeni, Irak’ta ekonominin dönüşememesi ve güvenliğin merkezileşememesidir. Petrol gelirine dayalı kırılgan ekonomik yapı, merkezi hükümetin tüm ülkeye eşit hizmet ve kalkınma sunmasını imkânsız kılmaktadır. Bu da hem merkeziyetçiliği meşrulaştırmakta zorlayan hem de bölgesel/yerel aktörlerin özerkliğini daha cazip kılan bir dengeye neden olmaktadır. Güvenliğin finansmanı ise giderek daha fazla yerel grupların ve dış destekçilerin eline geçmekte, devletin tekil güvenlik sağlayıcısı rolünü zayıflatmaktadır.


2025 seçimleri böyle bir yapısal krizin gölgesinde gerçekleşti. Güncel sorunların devam ettiği Irak’ta 2026’ya devreden yapısal sorunlar sürmektedir. Haşdi Şabi yasasıyla kurumsallaşmak isteyen milis gruplar, Kürt siyasi yapıları arasındaki rekabet ve Erbil’de hükümet kurma çabaları, Sünni siyasette hizipleşmeler; bunların tümü güvenliğin yerel, parçalı ve rekabetçi bir yapıya büründüğünü teyit etmektedir.


Ekonomik olarak ise Irak hâlâ yapısal reformlardan uzak. Kalkınma vizyonu olmayan ve yalnızca petrol gelirlerine bel bağlamış bir ekonomi, toplumsal huzursuzlukları hafifletmekte başarısız oldu. Ne tarım ne sanayi ne de teknoloji alanında üretken bir dönüşüm yaşanamadı. Bu durum özellikle genç nüfus arasında ciddi bir işsizlik ve aidiyet krizine neden olmaya devam etti.


Devletin ekonomik imkanları bir yandan silahlı grupların finansmanına giderken, öte yandan toplumsal refah üretmeyen bir savunma harcamasına dönüşmektedir. Ekonomi ile güvenlik arasında kurulması gereken üretken bağ, Irak’ta tam tersine birbirini tüketen iki ayrı kriz alanına dönüşmüş durumdadır.


Sonuç olarak Irak, 2025 yılında ekonomik dönüşümü ıskalamış, güvenlik reformunu ise askıya almış bir ülke görünümündedir. Seçimler bu çıkmazı görünür kılmakla birlikte, çözüm üretmemiştir. Irak’ın küresel ekonomik dönüşüm sürecine entegre olabilmesi için önce içeride güçlü bir güvenlik reformu ve ardından üretime dayalı bir ekonomik çerçeve inşa etmesi gerekiyor. Aksi halde güvenlik riskleri sadece devletin değil, toplumun da geleceğini ipotek altına almayı sürdürecektir.


Filistin-İsrail: Soykırım Eşiğinde Bir Trajedi


2025 yılı Filistin-İsrail hattında yaşananlar, yalnızca klasik bir çatışmanın ötesine geçerek, küresel sistemin adalet üretme kapasitesini de test eden yapısal bir krize dönüştü. 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze kuşatması ve saldırıları, 2025 yılına girerken artık yalnızca bir askeri operasyon değil, sosyoekonomik varoluşu hedef alan çok boyutlu bir “imha stratejisi” haline geldi. Bu süreç, Filistinlilerin hem fiziki hem kurumsal hem de psikolojik olarak sistematik bir dışlanmaya tabi tutulduğunu ortaya koyuyor.


Ekonomi-güvenlik ilişkisi bu kriz hattında neredeyse tek yönlü bir güvensizlik rejimine dönüşmüş durumda. İsrail’in güvenliği, Filistinlilerin yaşamsal alanlarını ortadan kaldırarak sağlanmaya çalışılıyor. Sadece Gazze soykırımı değil Batı Şeria’da da süren ihlal ve işgal; İsrail saldırganlığının yayılmacı ve sınır tanımayan yüzünü göstermektedir.


Filistinlilerin yaşam alanlarında alt yapının bilinçli bir şekilde yok edilmesi, ekonomik kaynakların tahribi, insani yardımların engellenmesi ve üretim-tüketim zincirlerinin parçalanması Filistin toplumunu doğrudan açlık, göç ve güvencesizliğe mahkûm ediyor. Bu anlamda Filistin meselesi, ekonomik dönüşümün değil, sistematik bir ekonomik dışlama ve çökertme stratejisinin en uç örneği hâline geldi.


Diğer yandan İsrail açısından da güvenlik artık kendi içinde bir paradoksa dönüşmüş durumda. Aşırı güvenlikçi refleksler, yalnızca askeri değil aynı zamanda diplomatik ve ahlaki meşruiyet krizini de beraberinde getiriyor. İsrail, uluslararası hukuku sistemli olarak ihlal ederken, bu ihlallerin kendi toplumu için uzun vadeli bir güvenlik üretip üretmeyeceği artık sorgulanıyor. Çünkü Batı dünyasının sessizliği, yalnızca İsrail’in değil, onunla aynı güvenlik stratejilerini benimseyen aktörlerin de meşruiyet zeminini aşındırıyor.


Bölgesel ve küresel aktörlerin tutumu da bu güvenlik-ekonomi denklemine yön veriyor. Katar’ın arabuluculuk girişimleri, ABD’nin koşulsuz desteği, Körfez ülkelerinin sessizliği ve Türkiye’nin diplomatik baskısı gibi faktörler, çatışmanın yalnızca bölgesel değil, küresel düzlemde de kırılganlık üreten bir dosya olduğunu gösteriyor.


Özellikle Arap dünyasında sokak ile yönetim arasındaki ayrışma, Filistin meselesinin artık yalnızca bir dış politika başlığı değil, iç siyasetin meşruiyet sınavı hâline geldiğini göstermektedir.


Filistin-İsrail dosyası 2025 yılında küresel sistemin hem güvenlik üretme kapasitesinin hem de ekonomik adalet vizyonunun iflasını gözler önüne sermiştir. Buradaki trajedi, sadece bir halkın değil, bütün bir sistemin sürdürülebilirliğine dair ciddi soruları gündeme taşımaktadır.


Sonuç olarak önümüzdeki dönemde özellikle Gazze barış kurulu çerçevesinde ulaşılan kapsamlı uzlaşı mekanizmasının önemli bir gelişme olduğunun altını çizmek gerekir. Daha önceki barış planlarından en önemli farkı küresel ve bölgesel aktörlerin desteği ile Ortadoğu’daki diğer güvenlik sorunları ile ilişki kurularak ele alınmasıdır. Bu kapsamlı uzlaşı planının hayata geçirilmesi önümüzdeki süreçte öncelikle Gazze ve Batı Şeria’daki insani dramı sonlandırması ve hemen ardından kapsamlı bir anlaşma ile Filistin devletinin tanınarak iki devletli çözümü teşvik eden kurumsal bir modele dönüşmesi beklenebilir. Ancak İsrail’in yayılmacı politikaları ve istikrarsızlığı bir politika aracı olarak kullanma alışkanlığının önüne geçecek alternatif güvenlik mekanizmaları kurulmadığı müddetçe ne kadar farklı olursa olsun Filistin-İsrail çatışmasının yeni bir güvenlik krizine girme ihtimali de dışlanmamalıdır.


Körfez: Rantın Güvenliğe Dönüşümü


2025 yılı Körfez ülkeleri için çelişkili bir tablo sundu: bir yandan küresel ekonomik dönüşümün imkânlarını kullanarak teknoloji, savunma ve diplomasi alanlarında yeni yatırımlar yapan; öte yandan güvenlik harcamalarıyla bölgesel ve yerel güvenlik sorunlarının kontrol altında tutulmaya çalışıldığı bir dönem yaşandı. Körfez, bölgedeki diğer aktörlere göre dijitalleşme, yapay zekâ, yeşil dönüşüm ve savunma sanayi yatırımlarına en hızlı uyum gösteren coğrafya oldu. Ancak bu dönüşüm, hâlâ enerji gelirine dayalı rantiyer ekonomilerin üzerinde yükselmekte ve bu da sosyal adalet, istihdam ve üretim dengelerinde ciddi bir yapısal sınır üretmektedir.


Özellikle Suudi Arabistan’ın Vision 2030 hedefleri, BAE’nin teknolojik diplomasi hamleleri, Katar’ın yumuşak güç stratejileri ve Kuveyt’in mali istikrar arayışı gibi başlıklar Körfez’in geleceğe dair vizyonlarını ortaya koysa da bu vizyonların gerçek toplumsal dönüşümlere ne kadar nüfuz ettiği tartışmalıdır. Eğitim, emek piyasası, toplumsal katılım ve gelir dağılımı konularındaki yapısal kırılmalar, bu ülkelerin küresel sistemle entegre olmalarını yalnızca ekonomik ve diplomatik düzlemde sınırlı bırakmakta, toplumsal olarak kırılgan ve dışa bağımlı bir görünüm meydana getirmektedir.


Körfez ülkeleri, küresel dönüşüme kısmen uyum sağlayabilen, ama bölgede ve içerideki yapısal sınırlılıklarla bu dönüşümün yaygınlaşmasını engelleyen bir noktadadır.


Ekonomik olarak dijitalleşen, güvenlikte çeşitlenen ama siyaseten ve toplumsal olarak dönüşemeyen bir Körfez, gelecekte bu çelişkili gelişimi daha derin krizlerle deneyimleyebilir. Bu da gösteriyor ki rantın güvenliğe dönüşmesi yeterli değildir; güvenliğin refaha ve kapsayıcı yönetime dönüşmesi gerekmektedir.


Parçalı Dönüşüm, Parçalı Krizler ve Geleceği Belirleyecek Sorular

 

Ortadoğu, 2025 yılı itibarıyla küresel dönüşüm sürecine bütünlüklü bir cevap verememektedir. Bölgedeki aktörlerin bazıları ekonomik dönüşümün fırsatlarını değerlendirme çabasında görünse de güvenlik odaklı politikalar ve toplumsal kırılganlıklar bu çabaların önüne geçmektedir. Suriye, Irak ve İran gibi ülkelerde güvenlik kaygıları, ekonomik reformları ve toplumsal iyileşmeyi sürekli olarak gölgelemekte, dış politikada agresifleştiren stratejiler iç istikrarı daha da kırılgan hale getirmektedir. Filistin meselesi ise yalnızca bölgesel bir sorun değil, küresel sistemin ahlaki meşruiyetini sorgulatan bir sınama alanına dönüşmüştür.

 

Bu parçalı dönüşüm, beraberinde parçalı krizleri getirmektedir: ekonomik eşitsizlik, siyasi temsilsizlik, toplumsal yorgunluk ve uluslararası sistemin işlevsizliği artık Ortadoğu’nun yeni normları hâline gelmiştir. 2026 yılının başlarında bölgede hâlâ yanıt bekleyen kritik sorular şunlardır: Ortadoğu küresel üretim ve teknoloji zincirlerine nasıl entegre olacak? Güvenlik mimarisi yerli mi, dışa bağımlı mı kurulacak? Yeni bölgesel liderlik kimde toplanacak?  Ortadoğu’da dijital çağın toplumsal karşılığı nasıl şekillenecek?

 

Bu sorulara verilecek cevaplar, sadece Ortadoğu’nun değil, küresel düzenin de geleceğini belirleyecek parametreler arasında yer almaktadır. 2025 yılı, bir yandan umut verici diplomatik açılımlara, diğer yandan derinleşen insani trajedilere sahne olmuş; ancak en önemlisi, bölgenin küresel dönüşüm karşısında nasıl konumlanacağına dair önemli ipuçları sunmuştur.