Nüfus, sadece istatistiksel bir veri değil, emek arzını ve milli geliri belirleyen birincil güçtür. Ancak Türkiye’de doğurganlık hızının 1,48’e gerilemesi ve nüfusun hızla yaşlanması, üretim ve sosyal güvenlik dengelerini tehdit etmektedir. Peki bu süreç esnek çalışma ve göç politikalarıyla aşılabilecek bir geçiş mi, yoksa ekonominin sürdürülebilirliğini riske atan yapısal bir kriz mi?
Bir ülkenin nüfusunun yapısı birçok açıdan önemli olmaktadır. Nüfus yapısını doğurganlık, ölüm oranları, göç ve nüfusun yaş durumu gibi faktörler doğrudan etkilemektedir. Bununla birlikte nüfusun kendisi de birçok alanı etkileyen bir özelliğe sahiptir. Nüfus politikaları ile ilgili ailenin ve toplumun sürekliliği başta olmak üzere birçok konuya temas edilebilir. Bu yazıda nüfus politikalarının çalışma hayatına yansımaları üzerinde durulacaktır.
“Nüfus, çalışma hayatında emek arzını doğrudan etkilemektedir. Emek, iktisadi faaliyetteki insan unsuru olduğuna göre, emek arzını tayin eden birinci unsur Nüfus Miktarı’dır. Diğer üretim unsurlarının eşit olduğunu farzedersek, nüfusu fazla olan ülkede emek arzı daha fazla ve o ülkenin üretim kapasitesi, milli hasılası ve iktisadi gücü daha üstün olacaktır (Zaim, 1997: 108).”
Emek arzı, yani çalışma hayatında yer almak için talepte bulunanların sayısı nüfus politikaları ile doğrudan ilgilidir. Bu kapsamda üzerinde durulmak istenen nüfusun çalışma hayatına yansımaları; istihdam ve işgücü piyasası, sosyal güvenlik ve emeklilik sistemi, çalışma biçimleri ve iş hukuku ile göç politikaları açılarından değerlendirilmiştir.
Nüfus politikalarının çalışma hayatına yansımalarının boyutları değerlendirilmeden önce demografik yapı ile ilgili bazı temel göstergelere yer verilmesi faydalı olacaktır.
Tablo 1. Türkiye’nin Nüfusu ile İlgili Genel Bilgiler

Kaynak: https://data.tuik.gov.tr
Ülkemizdeki nüfusun son yıllardaki artış hızının hedeflenen düzeyde gerçekleşmediği bilinen bir gerçektir. Tablo 1’de yer alan bilgilere göre son 3 yıldaki genel nüfusun 85 milyon civarında olduğu görülmektedir. Toplam doğurganlık hızındaki azalmanın bu durumun ortaya çıkmasına doğrudan etkisi olduğu anlaşılmaktadır.
2018 yılında 2,0 olan toplam doğurganlık hızı 2024 yılı itibariyle 1,48’e gerilemiştir. Nüfusun kendisini yenilemesi için gerekli olan 2,1 oranından yıllar itibariyle giderek uzaklaşılmaktadır.
Nüfusun doğurganlık hızının azalması aynı zamanda yaşlı nüfusun artmasına neden olmaktadır. 2020 yılında 32,7 olan ortanca yaş 2024 yılında 34,4’e yükselmiştir. Yaşlı bağımlılık oranı da 2020 yılında % 14,1 iken; 2024 yılında % 15,5’e yükselmiştir. Son dönemlerde evlilik kurumunun teşvik edilmesi ve çocuk yardımı gibi uygulamalar olmasına rağmen nüfusun kendini yenilemesi zorlaşmaktadır.
Doğurganlık oranlarının uzun süre düşük seyretmesi sonucu nüfusun kendini yenileyememesi, yalnızca demografik bir konu olarak değerlendirilemez; bu durum çalışma hayatı, göç hareketleri, güvenlik politikaları ve jeopolitik dengeler üzerinde çok boyutlu etkiler doğurmaktadır.
Örneğin işgücü arzının azalması, ekonomik büyüme kapasitesini zayıflatmakta; özellikle verimlilik artışlarıyla telafi edilemeyen sektörlerde üretim kayıplarına yol açabilmektedir. İşgücü açığını kapatma ihtiyacının göçü kaçınılmaz hâle getirmesi, entegrasyon sorunlarıyla birlikte toplumsal gerilim riskini de artırmaktadır. Askerlik çağındaki nüfusun azalması ise savunma ve güvenlik kapasitesini olumsuz etkileyerek ülkeler arasındaki güç dengelerinin yeniden şekillenmesine neden olmaktadır. Bu nedenle nüfusun kendini yenileyememesi, çalışan refahı başta olmak üzere çalışma hayatı, göç, güvenlik ve jeopolitik boyutları bulunan kapsamlı bir toplumsal ve ekonomik dönüşüm meselesi olarak değerlendirilmelidir.
Her yönüyle kadın-erkek eşitliği benimsenmiş olsa dahi nüfusun devamlılığının sağlanmasında annelere önemli roller düşmektedir. Bu kapsamda özellikle kadın çalışanlar için kullanılan iş-yaşam dengesini sağlayıcı politikaların varlığına gereksinim duyulmaktadır. Doğurganlığı artırmaya yönelik politikalar uzun vadede çalışma çağındaki nüfusu genişleterek işgücü arzını artıracaktır. Buna karşılık, düşük doğurganlık sayısı ve hızlı yaşlanma verileri, işgücü arzını daraltacaktır. Bu durum işgücü açığı ile birlikte üretkenlik baskısı oluşturabilir. Nüfusun yaşlanmasını önlemede genç nüfus önemli bir yer tutmaktadır. Hem toplumsal yapının hem de nüfusun dinamikliğini genç nüfus oluşturmaktadır. Son 5 yıllık verilere bakıldığında doğurganlık oranlarındaki azalmanın istihdamdaki genç nüfus verilerini doğrudan etkilediği görülmektedir.
Tablo 2. 15-24 Yaşları Arasındaki Genç Nüfusun İstihdam Durumu

Tablo 2’de de görüldüğü üzere yıllar itibariyle 15-24 yaş aralığındaki genç işsizlik oranları azalış göstermektedir. Bu durum istihdam yapısı açısından önemli olmakla birlikte 2022 yılında 12.122.000 olan genç nüfusun 2024 yılında 11.566.000’e gerilediği anlaşılmaktadır. İstihdamın genel durumunun geleceği açısından olumsuz bir işaret şeklinde yorumlanabilir.
1929 Ekonomik Krizi sonrasında Keynes’in ekonomi politikalarının II. Dünya Savaşı’ndan sonra uygulanmaya başlamasıyla toplumdaki bireylerin refahını artırıcı araçların hayata geçirilmesine önem verilmeye başlanmıştır. Her ne kadar ilk sosyal güvenlik uygulamaları 1880’lerde hayata geçirilmiş olsa da bu dönemde yaygınlaşmaya başlamıştır. Sosyal güvenlik uygulamalarının giderlerinin karşılanması, çalışma hayatında yer alanların ödedikleri sigorta miktarlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla bu süreçte çalışan sayısının fazla olması aktüeryal dengenin sağlanması açısından hayati derecede öneme sahiptir.
Sosyal güvenlik sistemi içerisinde dengenin sağlanmasında dikkat edilmesi gereken önemli bir noktayı emeklilerin durumu oluşturmaktadır. Sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliği açısından sigortalı olarak çalışanların sayısı ve ödedikleri sigorta ödemelerinin emeklilik döneminde yer alanların gelirlerini karşılayabilir durumda olması gerekir.
Tablo 3. Türkiye’de Çalışan ile Emekli Sayıları

Kaynak: https://net.sgk.gov.tr/SgkVeriV2/ ,
Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) ile ilgili düzenlemenin 03.03.2023 tarihinde yürürlüğe girmesiyle halihazırda emekli olanlara yeni emeklilerin eklenmesi neticesinde sosyal güvenlik sistemindeki aktif/pasif dengesi zarar görmüştür. Aktif/pasif oranı 2024 yılı itibariyle 1,61’e gerilemiş durumdadır. Öyle ki ülkemizdeki 21 ilde emekli sayısı, sigortalı olarak çalışanların sayısını geçmiştir. Çalışma hayatında yer alan bireylerin bir kısmının erken sayılabilecek yaşlarda emekli nüfusuna dahil olmaları sosyal güvenlik primlerinin azalmasına neden olmaktadır.
Belirtilen çalışma biçimleri ve iş hukuku düzenlemeleri, nüfus politikalarının demografik hedeflerine ulaşmasında tamamlayıcı ve destekleyici araçlar olarak işlev görmektedir. Özellikle doğurganlığı teşvik etmeyi veya nüfusun yaşlanmasının olumsuz etkilerini dengelemeyi amaçlayan nüfus politikaları, klasik tam zamanlı ve katı çalışma modelleriyle uyumlu değildir. Bu nedenle uzaktan çalışma, kısmi süreli çalışma ve esnek çalışma saatleri gibi uygulamalar; bireylerin çocuk sahibi olma kararlarını ertelememelerini, kadınların doğum sonrası işgücü piyasasında kalabilmelerini ve yaşlı nüfusun daha uzun süre çalışma hayatında yer alabilmesini mümkün kılmaktadır. Bu yönüyle esnek çalışma biçimleri, nüfus politikalarının öngördüğü demografik dönüşümler için çalışma hayatının uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. Esnek çalışma biçimlerinin uygulanmasında çalışanlarının emeklerinin karşılığını tam olarak alabildikleri ‘güvenceli esneklik’ olarak da ifade edilebilecek çalışma biçimlerinin uygulanması gerekir.
Nüfus politikalarının hem gençler hem de kadınlar için dışlayıcı değil kapsayıcı düzenlemeleri içermesiyle makro düzeyde ülkenin genel üretkenlik durumu da zarar görmemiş olacaktır.
Türkiye özelinde nüfus politikaları ile göç politikaları ve çalışma hayatı arasındaki ilişki, özellikle iç göç dinamikleri, uluslararası göç ve geçici koruma altındaki nüfusun varlığı üzerinden şekillenmektedir. Türkiye’de 1950’lerden itibaren hızlanan iç göç süreci, nüfusun kırsaldan kente yoğun biçimde taşınmasına yol açmış; bu durum büyükşehirlerde işgücü arzının hızla artmasına, buna karşılık bölgesel işsizlik ve kayıt dışı istihdam sorunlarının derinleşmesine neden olmuştur. Bununla birlikte güvencesiz çalışma koşulları da oluşmaya başlamıştır.
Göç-çalışma hayatı ilişkisi bir başka yönü ile uluslararası göç bağlamında değerlendirilebilir. Uluslararası göç ise Türkiye’de nüfus ve çalışma hayatı ilişkisini daha karmaşık bir yapıya dönüştürmüştür. Özellikle 2011 sonrası dönemde geçici koruma altındaki Suriyeli nüfusun artışı, çalışma hayatında düşük ücretli, emek yoğun ve kayıt dışı sektörlerde göçmen işgücünün yoğunlaşmasına yol açmıştır. Bu durum, bir yandan işgücü açığının bulunduğu alanlarda üretimin sürdürülmesine katkı sağlarken, diğer yandan yerli işgücü açısından ücret baskısı ve çalışma koşullarında bozulma risklerini artırmıştır. Literatürde tartışmalı bir şekilde değerlendirilen bu durum genel üretkenliğin devam etmesi boyutu ile önemli bir kazanım olarak değerlendirilmelidir. Göç, sadece kavramsal olarak değerlendirildiğinde göç edilen yerdeki birçok kurum ve kuruluşun işleyişini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle ortaya çıkaracağı sonuçların bütün boyutları ile değerlendirilmesi zorlaşabilmektedir.
Oysaki özellikle işgücü ihtiyacının yüksek seviyede olduğu ‘ara eleman’ pozisyonları başta olmak üzere göç eden bireyler istihdama olumlu düzeyde katkı sağlayabilmektedir. Göç eden bireyler çalışma hayatında yer almaksızın var olan kaynakları paylaşma durumunda ise olumsuz bir durum olarak eleştirilebilir ama var olan kaynakların artırılmasına katkı sunarak paylaşma yoluna gidiliyorsa toplam üretim açısından olumlu bir durum olarak değerlendirilmelidir. Bu nedenle sürdürülebilir göç politikasının varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır.
Nüfusun yapısı ve nüfus politikaları çalışma hayatını doğrudan etkilemektedir. Toplam doğurganlık hızının azalması çalışma çağına gelen nüfusun yıllar itibariyle azalması anlamına geleceği için ulusal düzeyde ortaya çıkan üretkenlik de azalacaktır. Buna ek olarak çalışma hayatında yer alan aktif sigortalıların sayısının yıllar içerisinde azalması ve ortalama insan ömrünün artmasıyla emeklilerin sayısının artış göstermesi aktüeryal dengenin bozulmasına ve başka alanlarda kullanılması gereken bazı ekonomik kaynakların sosyal güvenlik sistemine transfer edilmesine neden olabilmektedir. Bununla birlikte standart istihdam biçimlerinin bazı açılardan doğurganlık oranlarını etkilediği ifade edilebilir. Part-time başta olmak üzere esnek çalışma biçimlerinin uygulanması ailede çocuğun yetiştirilmesine ve iş-özel yaşam dengesinin sağlanmasına olumlu katkı sunabilir. Bunlara ek olarak bir ülkedeki nüfusun üretim açısından önemi dikkate alındığında planlı göç politikalarının da hayata geçirilmesine önem verilmesi gerekmektedir. Doğurganlığı teşvik edici uygulamaların artırılmasının yanında göç politikalarının gözden geçirilerek revize edilmesi gerekmektedir.
1. Zaim, Sebahattin (2007), Çalışma Ekonomisi (10. Baskı), İstanbul: Filiz Yayınları.