Cover Image
Görüş

Mekke Savunma Anlaşması ve Ortadoğu’da Yeni Dönem: Türk Bakışı

Mekke’deki üçlü imza, Ortadoğu'nun dış güçlere bağımlı güvenlik düzenini kırabilir mi? Türkiye’nin teknolojisi, Suudi Arabistan’ın sermayesi ve Pakistan’ın nükleer gücü bölgede dengeleri nasıl değiştirecek? Bu ittifak geçici bir savunma adımı mı, yoksa bölgesel yeni bir güvenlik mimarisinin doğuşu mu?

Prof. Dr. Ahmet Uysal | 20. Sayı 2026
Akademisyen

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan liderleri tarafından imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Ortadoğu’nun hızla değişen güvenlik mimarisi açısından tarihi öneme sahip bir gelişme olmuştur. Anlaşmanın temel mantığı, üç ülkeden herhangi birine yönelik saldırının diğer iki ülkeye de yapılmış sayılması ve tarafların saldırıya karşı ortak biçimde hareket etmesidir. Bu yönüyle anlaşma, yalnızca teknik bir savunma işbirliği metni olmanın ötesine geçerek Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bölgesel ve uluslararası sistemde daha bağımsız, koordineli ve etkili hareket etme iradesini ortaya koymaktadır.


Değişen bölgesel ve küresel jeopolitikte taraflar savunma işbirliğini geliştirmeyi, caydırıcılığı artırmayı ve karşılıklı güvenliği güçlendirmeyi hedeflerken, aynı zamanda bölgede istikrarın korunması ve dış müdahalelere karşı daha dayanıklı bir güvenlik düzeninin kurulması konusunda ortak bir yaklaşım sergilemektedir. Bu nedenle Mekke’de atılan imzalar, Ortadoğu’daki taşların yerinden oynadığı bir dönemde siyasi, askerî, ekonomik ve sembolik boyutları bulunan kapsamlı bir stratejik açılımı ifade etmektedir.


Bu yeni güvenlik arayışını yalnızca üç ülke arasındaki askerî yakınlaşma olarak okumak eksik kalacaktır. Çünkü Ortadoğu’da güç dengesi bugün bölgenin önemli aktörleri olan Türkiye, İsrail ve İran’ın farklı güvenlik anlayışları, nüfuz alanları ve jeopolitik öncelikleri etrafında yeniden şekillenmektedir. Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’nden Hürmüz ve Babülmendep’e uzanan hatlarda yaşanan rekabet, bölgenin enerji yollarını, ticaret koridorlarını ve askerî dengesini doğrudan etkilemektedir. Mekke Anlaşması da bu geniş jeopolitik zeminde, Türkiye’nin Körfez ve Güney Asya ile bağlantısını güçlendiren ve bölgesel güç dengesine yeni bir unsur ekleyen girişim olarak değerlendirilmelidir.


Tarihsel Arka Plan ve Dış Güvenlik Garantilerinin Aşınması


Anlaşmanın önemi, Ortadoğu’nun son yüzyılda yaşadığı kötü tecrübeler dikkate alındığında daha açık biçimde görülmektedir. Sykes-Picot düzeniyle siyasi olarak parçalanan bölge, uzun yıllar savaşlar, darbeler, işgaller, dış müdahaleler, vekâlet çatışmaları ve devletler arası rekabetlerle karşı karşıya kalmıştır. Batı ülkelerinin çizdiği sınırlarda oluşan bölge ülkelerinin güvenliği büyük ölçüde yine dış güçlerin (Batı) askerî üslerine, güvenlik garantilerine ve stratejik tercihlerine bağımlı hâle gelmiştir.


Ancak son yıllarda yaşanan krizler, dış güvenlik garantilerinin her zaman bölge ülkelerinin çıkarlarıyla örtüşmediğini ve kritik anlarda yeterli olmayabileceğini göstermiştir.

Özellikle büyük güçlerin önceliklerini değiştirmesi, Asya-Pasifik’e yönelmesi ve Ortadoğu’daki askerî yükümlülüklerini azaltma eğilimi, son savaşı başlatırken ABD’nin Arap ülkelerinin itirazlarını dikkate almadığı gibi bu ülkeleri tehlikeye atması, onları kendi aralarında yeni güvenlik mekanizmaları geliştirmeye yöneltmektedir. Mekke Anlaşması bu eğilimin en somut örneklerinden biri olarak görülebilir.


Sembolik Anlam, İslam Dünyası ve Bölgesel Pragmatizm


Anlaşmanın Mekke’de ve Cuma günü imzalanması önemli sembolik mesajlar içermektedir. Mekke, yalnızca Suudi Arabistan’ın bir şehri değil, bütün Müslümanların kıblesinin bulunduğu ve İslam dünyasının ortak manevi merkezini temsil eden bir mekândır. Bu nedenle anlaşmanın burada imzalanması, üç ülkenin stratejik ortaklığına yalnızca askerî değil, aynı zamanda güçlü bir sembolik (dini) boyut kazandırmaktadır. Bununla birlikte anlaşmanın herhangi bir ülkeye veya mezhebe karşı kurulmuş bir blok olarak değerlendirilmesi doğru olmayacaktır. Tarafların verdiği temel mesaj, kendi güvenliklerini ortak imkânlarla sağlama, tehditler karşısında koordinasyonu artırma ve dış bağımlılığı azaltma arzusudur.

Bu açıdan bakıldığında anlaşma, İslam dünyasında ortak güvenlik ve dayanışma fikrinin modern devletlerarası ilişkiler çerçevesinde yeniden yorumlanması anlamına gelmektedir.


Bu gelişmenin büyüklüğünü görmek için Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yakın geçmişine bakmak yeterlidir. Yaklaşık dokuz yıl önce Riyad yönetimi, Katar’daki Türk askerî varlığından ciddi biçimde rahatsızlık duyarken bugün Türkiye ile stratejik savunma ortaklığına yönelmektedir. Muhtemelen Suudi Arabistan’da da Türk askeri birlikleri konuşlanacaktır. Bu değişim, Ortadoğu’da ittifakların artık eski kalıplarla açıklanamayacağını göstermektedir.


Bölge ülkeleri, ideolojik ayrışmalardan ziyade güvenlik, ekonomi, teknoloji, enerji ve devlet çıkarları üzerinden daha pragmatik ilişkiler kurmaktadır. Bu ilişkilerde ortak çıkarlar rol oynadığı gibi, ortak tarihi miras da işbirliğini kolaylaştırmaktadır. Ankara ile Riyad arasındaki yakınlaşma da bu yeni pragmatizmin en önemli göstergelerinden biridir. Pakistan’ın bu eksene katılması ise ittifakı Ortadoğu sınırlarının ötesine taşıyarak Güney Asya’yı da kapsayan daha geniş bir stratejik çerçeve oluşturmaktadır.


Zamanlama, Kriz Dinamikleri ve Çok Kutuplu İttifak Mantığı


Yeni ittifakın zamanlaması da son derece önemlidir. Ortadoğu’da ve uluslararası sistemde belirsizlik hızla arttığı bir zamana rastlamıştır. İran-ABD çatışmasının neden olduğu güvenlik kaygıları, İsrail’in bölge ülkelerine yönelik saldırgan askerî faaliyetleri, Kızıldeniz’deki gerilimler, Babülmendep ve Hürmüz Boğazı çevresindeki riskler ve küresel güç rekabetinin sertleşmesi Körfez ülkelerini güvenlik politikalarını yeniden değerlendirmeye itmiştir. Özellikle son İran-ABD savaşında Batılı güvenlik garantilerinin Körfez ülkeleri açısından beklendiği gibi işe yaramadığı yönündeki algı, alternatif ve tamamlayıcı güvenlik mekanizmalarına duyulan ihtiyacı artırmıştır.

Mekke ittifakı talep aşamasını geçmiş, hazırlık aşamasına varmıştır ve daha sonra uygulama aşamasına gelinecektir.

İttifak, Türkiye açısından NATO’nun alternatifi olmadığı gibi, Suudi Arabistan açısından da ABD güvenlik garantilerinin alternatifi olarak görmek de doğru değildir. Günümüz uluslararası sisteminde devletler aynı anda farklı güvenlik yapılarına katılabilmektedir. ABD ve Fransa gibi NATO ülkeleri kendi ihtiyaçları doğrultusunda ittifak dışı askerî operasyonlar gerçekleştirdiği gibi, Körfez ve başka ülkelerle ayrı anlaşmalar yapmıştır. Türkiye de Azerbaycan, Suriye ve Libya gibi ülkelerle NATO çerçevesinin dışında bağımsız güvenlik ilişkileri geliştirmiştir.


Tarafların Tamamlayıcı Kapasiteleri ve Nükleer Caydırıcılık


Mekke Anlaşması’nın en güçlü tarafı, üç ülkenin sahip olduğu tamamlayıcı kapasitelerdir. Türkiye son yirmi yılda savunma sanayiinde önemli ilerleme kaydetmiş insansız hava araçları, elektronik harp sistemleri, füze teknolojileri, zırhlı araçlar, deniz platformları ve çeşitli mühimmat alanlarında ciddi üretim kapasitesini geliştirmiştir. Bunun yanında Türk Silahlı Kuvvetleri; Suriye, Karabağ, Irak, Libya ve diğer bölgelerde kazandığı operasyonel tecrübeyle önemli bir askerî bilgi birikimine sahiptir.

Pakistan ise geniş insan gücü, güçlü ordusu, stratejik coğrafi konumu ve özellikle nükleer kapasitesiyle ittifakın caydırıcılık boyutunu güçlendirmektedir. Pakistan’ın Orta Asya ile Hint Okyanusuna ve Basra Körfezi’ne bağlantısallığı da önemlidir ve Çin için de kritiktir. Suudi Arabistan ise finansal kaynakları, enerji gücü, İslam dünyasındaki manevi ağırlığı ve Kızıldeniz ile Basra Körfezi’ni birbirine bağlayan stratejik konumuyla bu yapının üçüncü temel ayağını oluşturmaktadır.


Bu tamamlayıcılığın savunma sanayiine yansıması özellikle dikkat çekicidir. Dünyanın en büyük silah ithalatçılarından biri olan Suudi Arabistan, uzun yıllar askerî ihtiyaçlarını büyük ölçüde ABD ve Avrupa ülkelerinden karşılamıştır. Ancak günümüzde yaşanan savaşlar, tedarik zinciri sorunları ve siyasi gereklilikler Riyad’ı daha fazla yerli ve ortak üretim kapasitesi oluşturmaya yöneltmektedir. Çünkü dışarıdan alınan silah, mühimmat ve hizmetler uzun vadede faturayı artırdığı gibi, Korona’daki kapanma, Hürmüz’ün tıkanması ve bazen de ABD Kongresi’nin kararları ürün tedariği noktasında ciddi engeller oluşturabilmektedir.


Suudi finans kaynaklarının Türkiye’nin savunma sanayii tecrübesiyle birleşmesi, iki ülkede ortak üretim tesisleri kurulmasını, teknoloji transferini, ortak araştırma-geliştirme projeleriyle hem kendi ihtiyaçlarını karşılamayı hem de bu ürünleri üçüncü ülkelere ihraç edebilmeyi sağlayacaktır. Böyle bir işbirliği yalnızca silah satın alma ilişkisini aşarak kalıcı bir savunma sanayii ekosistemine dönüşebilir. Pakistan’ın mühendislik, üretim ve askerî insan kaynağının eklenmesi ise üçlü yapının kapasitesini daha da artıracaktır.


Pakistan’ın nükleer kapasitesi de ittifakın stratejik önemini yükselten unsurlardan biridir. Ortadoğu’da nükleer caydırıcılık meselesi uzun zamandır İran ve İsrail üzerinden tartışılmaktadır. Pakistan’ın ittifakın parçası olması, doğrudan bir nükleer garanti anlamına gelmese bile, üçlü güvenlik yapısının stratejik caydırıcılık algısını önemli ölçüde artıracaktır.

İttifak’ın bir gereği olarak Türkiye ve Suudi Arabistan’a saldıran ülkeler kendilerinin de nükleer silahla karşılaşabileceklerini dikkate alacaklardır. Özellikle İsrail’in nükleer silahla tehdit etmesi mümkün olmayacaktır.


Bunun yanında Türkiye’nin NATO standartlarındaki askerî eğitim ve planlama tecrübesi, Suudi Arabistan’ın ordu modernizasyonuna katkı sağlayabilir. Ortak tatbikatlar, subay değişim programları, müşterek komuta-kontrol mekanizmaları ve hava savunma sistemlerinin entegrasyonu anlaşmanın zamanla daha kurumsal bir niteliğe kavuşmasını sağlayabilir. Askeri stratejilerde askerin eğitimi ve ordunun her daim tehditlere ve savaş hazır olması çok önemlidir.


Savunma Sanayii, Teknoloji ve Ekonomik Ekosistem


Anlaşmanın ekonomik boyutu da en az askerî tarafı kadar değerlidir. Savunma sanayii geniş bir ekonomik ekosistem oluşturmakta; geleneksel sanayi üretimi yanında elektronik, yazılım, yapay zekâ, havacılık, uzay, mühendislik ve ileri malzeme teknolojilerini de kapsamaktadır. Bu ekosistemleri oluşturmak kolay değildir ve bir sanayi ülkesi olarak Türkiye bu konuda oldukça öndedir. Henüz erken olmakla beraber NATO içindeki üretim ekosistemi gibi bir başlangıç yapılabilir.


Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında geliştirilecek ortak projeler, yalnızca savunma üretimini değil, yüksek teknoloji yatırımlarını ve nitelikli insan kaynağını da destekleyebilir. Bu durum özellikle Suudi Arabistan’ın ekonomik çeşitlenme politikaları ile Türkiye’nin yüksek teknoloji ihracatını artırma hedeflerinin örtüşmesini sağlayacaktır. Pakistan ise düşük maliyetli ama geniş insan kaynağı ve askerî-endüstriyel altyapısıyla bu ekosistemi tamamlayıcı olacaktır.


Jeoekonomik Koridorlar, Ulaştırma Hatları ve Yeni Ulaşım Ağları


Türkiye’nin stratejik önemini artıran bir diğer konu, bu dönemde enerji ve ticaret yollarındaki belirsizliklerdir. Hürmüz Boğazı, Babülmendep ve Kızıldeniz’de yaşanan güvenlik sorunları, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini alternatif boru hatları, limanlar ve kara ulaştırma koridorları geliştirmeye zorlamaktadır.

Bu noktada Türkiye hem büyük bir pazar hem de Avrupa’ya uzanan stratejik bir transit ülke olarak öne çıkmaktadır.


Körfez’den Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşabilecek kara ve demiryolu bağlantıları, uzun vadede bölgesel ticaretin yapısını değiştirecek potansiyeldedir. Tarihî Hicaz Demiryolu fikrinin modern şartlarda yeniden gündeme gelmesi de bu açıdan anlamlıdır. Böyle bir ulaşım ağı, Arap Yarımadası’nı Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlarken, Süveyş Kanalı ve riskli deniz yollarına alternatif veya tamamlayıcı güzergâhlar oluşturabilir.


Bölgesel Güvenlik Modellerine Karşı Üçüncü Alternatif ve Genişleme Potansiyeli


Ortadoğu’da 7 Ekim sonrası yaşanan Gazze’ye yönelik İsrail soykırımıyla daha da belirginleşen İsrail merkezli agresif ve revizyonist güvenlik yaklaşımı Türkiye’nin politikalarıyla rekabet oluşturmuştur. İsrail, bölgesel üstünlüğü askerî caydırıcılık ve tek taraflı müdahale serbestisi üzerinden tesis etmeye çalışırken, Suriye ve Kızıldeniz’deki operasyonlarla bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirmektedir. Türkiye ise Suriye’nin yeniden yapılanma sürecinde, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları meselesinde ve Filistin davasına verdiği siyasi destekte İsrail ile giderek daha görünür bir nüfuz mücadelesi içine girmiştir.


Ortadoğu’da dengeleri etkileyen konu ise İran’ın bölgedeki konumlanmasıdır. Tahran, uzun yıllar Hizbullah, Husiler ve Irak’taki çeşitli milis gruplarını içeren bir vekâlet ağı üzerinden bölgesel etkisini yaymıştır. Ancak İsrail’in Hizbullah’a yönelik ağır darbeleri, Suriye’de Esad rejiminin çöküşüyle kaybedilen stratejik derinlik ve son İran-ABD savaşının oluşturduğu askerî ve ekonomik yıpranma, İran’ın klasik vekâlet stratejisini büyük ölçüde zayıflatmıştır. Bu güç boşluğu, bölge ülkelerini hem İran hem de İsrail merkezli çatışmacı güvenlik modellerinin dışında yeni denge arayışlarına yöneltmiş; Mekke İttifakı da bu arayışın somut bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır.


Mekke ittifakının daha geniş bölgesel anlamı ise İran ve İsrail merkezli çatışmacı güvenlik modellerine karşı üçüncü bir alternatif oluşturma potansiyelidir. Bu model, bölgesel üstünlüğü sürekli askerî baskı veya vekil güçler üzerinden kurmaya çalışmak yerine devletlerarası işbirliği, caydırıcılık, ekonomik kalkınma ve karşılıklı bağımlılık üzerinden şekillendirmektedir.


Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu bu yapı, büyük güçlerle ilişkileri koparmadan fakat onlara bütünüyle bağımlı da kalmadan kendi güvenlik alanlarını genişletmeye ve kendi ihtiyaçlarını gidermeye çalışmaktadır. Türkiye askeri alanda dışa bağımlığı müthiş azaltmışken, Suudi Arabistan ve Pakistan da bu yönde ilerlemek istemektedir. Bu yönüyle ittifak, giderek çok kutuplu hâle gelen uluslararası sistemin Ortadoğu’da yerel dinamikleri harekete geçirmesi olarak da yorumlanabilir.

Anlaşmanın gelecekteki etkisini belirleyecek temel unsurlardan biri, yapının ne ölçüde kapsayıcı olacağıdır. İttifak yalnızca üç ülke arasında kapalı bir güvenlik düzenlemesi olarak kalsa bile bu ülkelerin ağırlığı dolayısıyla bölgesel etkisi büyük olacaktır. Buna karşılık Mısır, Katar, Suriye veya başka bölge ülkelerinin belirli aşamalarda bu yapıya katılması ya da onunla kurumsal işbirliği geliştirmesi, çok daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin ortaya çıkmasını sağlayacağı öngörülmektedir.


Mısır’ın İttifak’a katılması gündeme gelse de tereddüt ettiği görülmektedir. Özellikle Husilerin Babülmendeb’e hâkim olmasından sonra daha büyük jeopolitik tehdit hissettikleri için ittifaka katılma ihtimali artmıştır. Özellikle Mısır’ın askerî kapasitesi ve Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumu, Katar’ın diplomatik ve finansal kapasitesi, Suriye’nin Doğu Akdeniz ve Levant üzerindeki coğrafi önemi dikkate alındığında, böyle bir genişlemenin bölgesel güç dengelerine ciddi etkileri olacaktır.


Bölgesel Özerklik ve Yeni Güvenlik Mimarisinin Doğuşu


Sonuç olarak Mekke İttifakı, yalnızca üç ülkenin askerî çıkarlarını bir araya getiren bir düzenleme değil, Ortadoğu’nun kendi güvenlik ve kalkınma mimarisini oluşturma arayışının önemli bir göstergesidir. Türkiye’nin savunma teknolojisi ve operasyonel kapasitesi, Pakistan’ın insan gücü ve nükleer caydırıcılığı, Suudi Arabistan’ın finansal kaynakları, enerji gücü ve stratejik konumu birbirini tamamlamaktadır. Bu birlik ülkelerin güvenliğini, istikrarını ve kalkınmasını destekleyecektir.


Bu üçlü işbirliği savunma sanayii, enerji, ulaştırma, teknoloji ve ticarete yayılması açısından önemlidir ama başka ülkelerin katılması halinde, bölgesel düzende kalıcı etkiler oluşturabilir. En önemlisi de bu yapı, Ortadoğu ülkelerine dış güçleri bütünüyle dışlamadan fakat kendi güvenliklerini daha özerk, çok yönlü ve bölgesel işbirliğine dayalı olarak kurabileceklerini göstermektedir. Bu açıdan Mekke’de atılan imza, yeni bir ittifaktan çok daha fazlasını, Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlangıcını temsil etme potansiyeline sahiptir.