21. yüzyıl, insanlık tarihinin en hızlı teknolojik ve toplumsal dönüşümlerinin yaşandığı bir dönemi temsil etmektedir. Bilgiye erişimin artmasıyla birlikte bu yeni yüzyılda, ekonomik ve stratejik süreçlerin takibi dahi zaman zaman güçleşmektedir. Bu dönüşüm ortamında Afrika kıtası, sahip olduğu yer altı kaynaklarıyla küresel ilginin yeniden merkezine oturmuştur. Geçmişte sömürgeci güçlerin yoğun ilgi gösterdiği bu kıta, günümüzde verimli arazilerinin yanı sıra kritik maden rezervleriyle de küresel stratejilerde belirleyici bir aktör hâline gelmiştir.
7. yüzyılda İslamiyet’in gelişiyle Müslüman Araplar doğuya ilerleyerek Türkleri bölgeye getirmiş, 9. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar Afrika’nın kuzeyinde ve iç kesimlerinde varlıklarını sürdürmüşlerdir. Memlükler ve Osmanlılar, yüzyıllar boyunca bu coğrafyayı istilalardan korumuştur. Ancak Afrika, Avrupalı sömürgeciler için en kolay nüfuz edilebilecek kıta olarak görülmüş; 16. yüzyıldan itibaren kıyı bölgelerinde başlayan faaliyetler, 1885’te Berlin Konferansı ile yedi Avrupa devletinin kıtanın paylaşımı konusunda uzlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreçte sömürgeciler için Osmanlı varlığı en büyük engellerden biri olarak görülmüş ve Osmanlı’nın bölgeden tamamen çıkarılması hedeflenmiştir. 1922 yılında Osmanlı Devleti’nin yerini alan Türkiye’nin Afrika’daki yeniden varlık gösterememesi için çeşitli siyasi ve diplomatik önlemler alınmıştır. Sömürgeci güçler, bu dönemde hem yerel yönetişim yapısını ortadan kaldırmış hem de Afrika toplumlarının görüşünü dikkate almadan yer altı ve yer üstü kaynaklarının keyfi kullanımına yönelmiştir. 1950’li yıllara gelindiğinde ise Afrika’da bağımsızlık hareketleri ivme kazanmış ve kıta genelinde birçok yeni devlet, ya tarihsel kimliklerini yeniden inşa ederek ya da modern ulus-devlet yapısıyla uluslararası sistemde yer edinmiştir. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısı, birçok Afrika ülkesi için siyasi bağımsızlığa rağmen ekonomik ve yapısal anlamda hâlen sömürgeci güçlerin etkisinden tam anlamıyla kurtulamadıkları bir dönem olarak kalmıştır.
Kıtada Değişim Rüzgarı: Afrika Birliği
1990’lı yıllarda Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Afrika’daki birçok genç devlet daha istikrarlı bir döneme geçiş yapma imkânı bulmuştur. Gelişme potansiyeli sıklıkla göz ardı edilen Afrika ülkeleri, 1990’lı yıllarda %10’a varan büyüme oranlarıyla ekonomik ve sosyal kalkınma yönünde önemli adımlar atmıştır. Bu olumlu ivme, küresel çokuluslu şirketler için hem fırsat hem de belirsizlik kaynağı olmuş, bölgede askerî darbelerin ve iç çatışmaların sona erdiğine dair algıyı yeniden sorgulatmıştır. 1963’te kurulan Afrika Birliği Teşkilatı’nın 2002’de Afrika Birliği adını alarak kurumsal dönüşüm geçirmesi, kıtanın kendi iç dinamikleriyle hareket eden çok yönlü bir bölgesel örgüte kavuştuğunu göstermektedir. Artık kıta genelinde siyaset, ekonomi, güvenlik, eğitim, sağlık ve kültürel alanlarda kendi kendine yeterli yapılar şekillenmektedir.
21. yüzyıla hızlı bir giriş yapan Afrika ülkeleri için 2002 yılı, siyasal ve ekonomik iş birlikleri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Kıta, bir yandan tarihsel olarak etkisinden kurtulmakta zorlandığı eski sömürgeci güçlerle ilişkilerini sürdürürken, diğer yandan Çin, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi yeni aktörlerle çok yönlü ortaklıklar geliştirmeye başlamıştır. Bu süreçte sadece siyasi ilişkiler değil, aynı zamanda ekonomik etkileşim alanları da çeşitlenmiştir. Özellikle altın, bakır, boksit ve fosfat gibi bilinen madenlerin sınırlı işletildiği dönemler geride kalmış; kıta, büyük ölçekli madencilik şirketlerinin faaliyet alanı hâline gelmiştir. Artık mesele yalnızca yeni maden yataklarının tespiti değil, bu kaynakların artan küresel talep doğrultusunda sürdürülebilir biçimde nasıl işletileceği sorusudur.
Uzun yıllar boyunca Afrika kıtası, daha çok jeopolitik önemiyle gündeme gelmiştir. Ancak teknolojinin hızla gelişmesi ve doğal kaynaklara olan küresel ihtiyaç, kıtaya yönelik ilgiyi artırmıştır. 2000’li yıllardan önce Avrupa malları için büyük bir pazar olan Afrika, aynı zamanda dünya genelindeki ekilebilir ancak henüz işlenmemiş tarım arazilerinin yaklaşık %60’ına ev sahipliği yapmasıyla da dikkat çekmiştir. Bu potansiyel, aralarında Çin, Hindistan, Avrupa ülkeleri, Körfez devletleri ve Güney Kore’nin de bulunduğu birçok aktörü kıtaya yönlendirmiştir. Bu ülkeler, geniş tarım arazilerini düşük bedellerle kiralamış ya da satın almış; daha sonra bu arazileri ya doğrudan kullanmış ya da yüksek fiyatlarla üçüncü taraflara pazarlamıştır.
Güç Merkezlerinin İlgi Odağı
2030’lu yıllara yaklaşırken, artan küresel nüfusla birlikte gıda güvenliği konusu öncelikli gündem maddelerinden biri hâline gelmiştir. Bu çerçevede Afrika kıtası, çay, kahve, Arap zamkı, karite yağı, vanilya, kakao, kola, zeytin, yer fıstığı, kaju ve çeşitli tahıllar gibi birçok yerel ürünün ana tedarik merkezi konumundadır. Günümüzde ise neredeyse her doğal kaynağın potansiyeli önceden belirlenmiş durumda olup altyapı eksikliği bulunan bölgeler dahi küresel aktörlerin radarındadır. Bu kapsamda Çin’in agresif yatırım hamlelerinin yanı sıra Rusya, Hindistan, ABD, Avustralya, Kanada, İran ve Körfez ülkeleri ile çok sayıda uluslararası kuruluş (BM, AB, DSÖ, DTÖ vb.) Afrika ülkeleriyle çok yönlü anlaşmalar imzalamaya başlamıştır.
Afrika’da Nadir Toprak Elementleri
Uluslararası kamuoyu, Afrika’nın sahip olduğu 60’tan fazla mineral türüyle küresel düzeyde bir “maden kıtası” olduğu konusunda ortak bir görüşe sahiptir. Altın, demir, elmas, bakır ve fosfat gibi tarih boyunca bilinen ve çıkarılan madenlere ek olarak, 21. yüzyılda Afrika, kritik hammadde kaynakları bakımından da ön plana çıkmıştır. Nitekim niyobyum, titanyum, koltan, kobalt, nikel, çinko, kalay, zirkon, krom, manganez, paladyum, lityum, uranyum, tantal, rodyum, iridyum, rutenyum, siyah granit, tungsten, zümrüt ve yarı değerli taşlar gibi çok sayıda stratejik mineral, Afrika ülkelerinin yakın gelecekte daha müreffeh ve sürdürülebilir kalkınma temelli toplumlara dönüşmesi için önemli bir potansiyel sunmaktadır.
Son 50 yılda enerji kaynaklarına yönelik artan küresel talep, Afrika kıtasının ekonomik yapısını önemli ölçüde etkilemiştir. Özellikle petrol ve doğalgaz, birçok Afrika ülkesine ciddi gelir kaynakları sağlamıştır. Kıtada en büyük petrol üreticisi konumundaki Nijerya’yı Angola, Cezayir, Libya, Mısır, Mozambik, Çad, Senegal ve Moritanya gibi ülkeler izlemektedir. Güney Afrika ise kömür madeni rezervleri açısından öne çıkmakta ve bölgedeki en zengin maden yataklarına ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca altın, elmas ve platin gibi değerli madenler bakımından Botsvana, Zimbabve ve Zambiya da dikkate değer rezervlere sahiptir.
Çok yakın zamana kadar adını sıkça duymasak da zirkon madeninde, yıllık 540 bin tonluk işlenebilir kaynağa sahip Avustralya ilk sırada yer alıyor. Onu, yaklaşık 400 bin ton üretimle bir Afrika ülkesi olan Mozambik izliyor. ABD ve Çin ise her biri 100 bin tonu aşan üretimleriyle öne çıkarken, bir diğer Afrika ülkesi olan Senegal bu iki ülkeye yakın seviyede üretim gerçekleştiriyor. Zirkon, başta diş protezleri olmak üzere telefon, televizyon ve bilgisayar ekranları ile madencilikte kullanılan eritme kazanları ve nükleer tesislerin dış kaplamalarında tercih edilen vazgeçilmez bir malzemedir. Tıpkı Arap zamkının ilaç, kozmetik, matbaacılık ve gıda sanayilerinde oynadığı kritik rol gibi, zirkon da modern teknoloji ürünlerinin üretiminde temel bir unsur olarak öne çıkmaktadır.
Temiz enerji üretimi, 21. yüzyılda ülkelerin ekonomik ve çevresel sürdürülebilirlik politikalarında vazgeçilmez bir alan hâline gelmiştir. Elektrikli araç teknolojilerinin hızla yayılmasıyla birlikte, bu araçların uzun ömürlü bataryalarla donatılması kritik bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Lityum iyon pillerin üretiminde kullanılan hammaddeler genellikle sıvı tuzlardan veya sert taşlardan elde edilmekte olup çevresel etkileri bakımından taş bazlı yöntemlerin daha az zarar verdiği değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Mali ve diğer bazı Afrika ülkeleri, sahip oldukları lityum rezervleriyle gelişmiş ekonomilerin yoğun ilgisine konu olmaktadır.
Güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri gibi yenilenebilir enerji teknolojilerinde kullanılan madenlerin önemli bir bölümü Afrika kıtasında bulunmaktadır. Bu sistemlerin bileşenlerinde yer alan hammaddeler açısından Afrika, küresel tedarik zincirlerinde kritik bir rol üstlenmektedir. Yakın gelecekte devreye alınması beklenen yeşil hidrojen ise hem düşük maliyetli hem de yüksek verimli bir enerji kaynağı olarak öne çıkmaktadır. Bu alanda Almanya başta olmak üzere pek çok ülke önemli yatırımlar gerçekleştirmektedir. Namibya, Angola ve Güney Afrika ile Moritanya, özellikle de Kuzey Afrika bölgesinde geleceğin enerjisi gözüyle bakılan bu üretim için Afrika merkezi konumdadır.
Günümüzde akıllı telefonlar, yapay zeka, bilgisayar üretimi, uzay araçları, havacılık ve ulaşım vasıtaları gibi ileri teknoloji ürünlerinin üretimi, bazı madenlere bağımlıdır. Bu madenlerin başında niyopyum, tatanyum, koltan ve kobalt gibi nadir toprak elementleri (NTE) bulunmaktadır. Bu madenlerin en yoğun bulunduğu ülkelerin başında Kongo Demokratik Cumhuriyeti gelmektedir. Ayrıca Mısır’dan Fas’a, oradan tüm Batı Afrika sahillerinden Güney Afrika bölgesine, Doğu Afrika ülkeleri ve Kızıldeniz’i çevreleyen sahillerden Çad Gölü havzasına kadar, hatta Büyük Sahra Çölü de dahil Afrika tamamen tüm dünyanın gereksinim duyduğu bu madenlerin anavatanıdır.
Afrikalı devlet adamları günümüzde ABD, Çin, Türkiye, Rusya, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Brezilya, Kanada ve Avustralya dahil Avrupa Birliği üyesi devletlerle yeni maden anlaşmaları imzalamaktadır. Bu süreçte, geleneksel ham madde ihracat modelinden uzaklaşarak minerallerin yerinde işlenerek katma değer kazandırılması öncelik hâline gelmiştir. Örneğin, dünyanın en önemli boksit madenlerinden birisine sahip olan Gine Cumhuriyeti’nde bu ham maddenin tonu 65 dolar iken, alüminyum üretiminde kullanılmak üzere işlendiğinde bu değer ton başına 2400 dolara ulaşabilmektedir. Bu dönüşüm, hem kıtanın ekonomik kalkınması için sermaye oluşumunu kolaylaştıracak hem de yerel düzeyde nitelikli istihdam olanakları sunacaktır.
Bu madenler modern teknoloji için ne kadar gerekli bulunursa bulunsun uluslararası pazarlardaki fiyat dalgalanmaları onlara sahip bulunan ülkelerde ciddi ekonomik buhranlara yol açabilmektedir. Örneğin, 2020’li yılların başında gıda sanayisinde yoğun olarak kullanılan vanilyanın kilogram fiyatı 50 avro civarındayken kısa sürede 700 avroya kadar yükselmiş, ardından tekrar 250 dolar seviyesine gerilemiştir. Bu durum, maden ve tarım ürünlerine dayalı ekonomilerde fiyat istikrarsızlığının yapısal riskler barındırdığını göstermektedir.
Yaklaşık 1,5 milyar nüfusa sahip Afrika kıtasında, hâlâ her iki kişiden yalnızca biri elektrik erişimine sahiptir. Ancak güneş ve rüzgâr enerjisi, yeşil hidrojen üretimi ve nükleer santral yatırımları ile enerji altyapısında kapsamlı dönüşümlerin yaşanması öngörülmektedir. Bu dönüşüm sürecinde ihtiyaç duyulan stratejik madenlerin önemli bir kısmı Afrika’da bulunmaktadır. Kıta içi ve küresel ölçekte yaklaşık 8,8 trilyon dolarlık bir iş hacmi potansiyeli mevcuttur. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, yıllık 136 ton altın üretimiyle öne çıkan Gana, dünya çapındaki en zengin manganez rezervlerine sahip Gabon ve köklü madencilik geçmişiyle Güney Afrika gibi ülkeler, ihracat gelirlerinin büyük kısmını madencilik sektöründen elde etmekte ve Gayri Safi Yurtiçi Hasılalarının önemli bir bölümünü bu sektöre dayandırmaktadır.
Afrika’da, özellikle genç nüfusun madencilik sektöründe teknik eleman ve mühendislik düzeyinde eğitim alması, kıtanın doğal kaynaklar üzerindeki kontrolünü güçlendirmektedir. Bu gelişme, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik anlamda da bölge aktörlerinin daha etkin rol oynamasına imkân tanımaktadır. Uluslararası pazarlarda yaşanan fiyat dalgalanmaları, ticari manipülasyonlar ve tahkim süreçlerindeki tuzaklara karşı, daha bilinçli ve hazırlıklı bir kuşak yetişmektedir. Bu sayede Afrika, yalnızca hammadde sağlayıcısı değil, aynı zamanda küresel kaynak politikalarında yön belirleyici bir aktör olma yolunda ilerlemektedir.
Afrika’nın Doğal Kaynaklarına Sahip Çıkma Mücadelesi
Ancak, kıtanın bu potansiyeli aynı zamanda dış müdahaleleri de beraberinde getirmektedir. Zenginliğiyle ünlü, Büyük Sahra Çölü’nü çevreleyen Sahel bölgesinde 2020’li yıllarda yaşanan askeri darbelerin ardında, merkezi yönetimlere karşı faaliyet gösteren terör örgütlerine silah ve teçhizat sağlayan, geniş bir coğrafyadaki halkı terörize eden güçlerin bulunduğu sıkça dile getirilmektedir. Bu güçlerin, Afrika’dan en fazla çıkar elde eden çok uluslu şirketler ve onların etkisi altındaki siyasi yapılar olduğu vurgulanmaktadır. Bu bağlamda, Ukrayna-Rusya Savaşı yalnızca iki ülke arasında cereyan eden bir çatışma değildir. Taraflar, bu savaşı farklı boyutlarıyla Sudan, Libya, Nijer, Mali, Burkina Faso, Orta Afrika Cumhuriyeti gibi Afrika ülkelerine de taşımaktadır. Savaşın merkez üssü Afrika olmasa da asıl mücadele kıtanın kritik madenlerinin en düşük maliyetle çıkarılması ve bu kaynakların kıta dışında kimin çıkarına kullanılacağı üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Gözden kaçırılmaması gereken temel bir gerçek şudur ki, Afrika halkları tüm baskılara ve dış müdahalelere rağmen doğal kaynaklarını büyük ölçüde korumuş ve sömürgeci yapılar karşısında direnç göstermiştir. Özellikle 20. yüzyılın ortalarında gerçekleştirilen bağımsızlık mücadeleleri, kıtanın kendi kaderini tayin etme iradesini ortaya koymuş; yerli halklar, Amerikan yerli halklarında olduğu gibi kültürel yok oluşa maruz kalmadan toplumsal değerlerini muhafaza etmeyi başarmıştır. Bugün Afrika, dünyanın en zengin mineral rezervlerinin önemli bir bölümünü barındırmaktadır ve bu kaynaklar sayesinde ya teknoloji çağında etkin bir aktör hâline gelecek ya da geçmişteki sömürgecilik tecrübelerinden daha yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya kalabilecektir. Geçmişte Çin olmadan yaşamış olan Afrika halkları, bugün de kendi ayakları üzerinde durabilecek potansiyele sahiptir. Ama Çin bugünkü Afrika ülkelerine bağımlılığı yüzünden mevcut kurabildiği düzenin en ufak bir sendelemesi sonucu kazanımlarının büyük bir kısmını kısa zamanda kaybedecektir.