Cover Image
Görüş

Kızıldeniz, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’nda Talasokrasi ile Tellurokrasi Rekabet

Kızıldeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan hatta yaşananlar sıradan krizler mi? Deniz gücü ile kara merkezli ittifaklar arasındaki rekabet, bölgenin güvenlik dengesini dönüştürüyor. Peki bu mücadele, jeopolitik dengeleri kalıcı biçimde yeniden mi şekillendiriyor?

Prof. Dr. İsmail Şahin | 13. Sayı 2026
USKAM Başkanı

Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesi, Soğuk Savaş sonrası dönemin güvenlik mimarisinin giderek parçalandığı ve yerini çok daha değişken ve rekabetçi bir ortama bıraktığı derin bir dönüşümden geçmektedir. Bir zamanlar ayrı güvenlik sistemleri olarak kabul edilen Doğu Akdeniz, Ortadoğu ve Afrika Boynuzu, artık siyasi ve askeri dinamiklerin birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduğu tek ve entegre bir güvenlik kompleksi haline gelmiştir. Bu yeni ve kırılgan denge içerisinde, bölgenin kaderini şekillendiren üç ana rakip eksen ortaya çıkmıştır: Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve İsrail’in öncülük ettiği revizyonist eksen, Suudi Arabistan’ın geleneksel devlet ittifaklarına dayanan karşı stratejisi ve bu iki güç bloğu arasındaki çatlaklardan faydalanan İran-Husi ekseni.


Rakip eksenler arasındaki stratejik satranç oyunu, üç ana coğrafyada somut askerî ve siyasi hamlelerle sahnelenmektedir: Yemen, Afrika Boynuzu ve Doğu Akdeniz. Her bir bölge, daha büyük jeopolitik mücadelenin bir parçası olup, bu sahalardaki gelişmeler birbiriyle derinden bağlantılıdır. Yemen, BAE’nin deniz temelli güç projeksiyonu ile Suudi Arabistan’ın kara temelli güvenlik derinliği arasındaki ana çarpışma noktası olarak öne çıkarken, Afrika Boynuzu’ndaki istikrarsızlık ve Doğu Akdeniz’deki enerji denklemi de bu rekabetin seyrini belirlemektedir.


Bu yeni jeopolitik gerçeklikte, artık bir kelebek etkisi hakimdir: Somaliland/Hargeisa’da alınan diplomatik bir karar, Aden’de bir siyasi krizi tetikleyebilir, Körfez piyasalarını istikrarsızlaştırabilir ve nihayetinde İslamabad gibi uzak bir başkentte askeri konuşlanmalara yol açabilir. Bu karmaşık etkileşim ağı, bölgesel olayları izole vakalar olarak görmeyi imkânsız kılmaktadır. Bu analizin ilerleyen bölümlerinde, Abraham Anlaşmaları’nın diplomatik çerçevesinin çok ötesine geçerek derin bir operasyonel ortaklığa dönüşen BAE-İsrail ekseninin stratejik hedefleri ve bu hedeflere ulaşmak için kullandığı yöntemler ayrıntılı olarak incelenecektir.


BAE-İsrail Ekseni: Deniz Yolları ve Ayrılıkçı Hareketler Üzerinden Nüfuz İnşası


BAE-İsrail ekseninin yükselişi, bölgedeki güç dengelerini temelden değiştiren stratejik bir gelişmedir. Bu ortaklık, Abraham Anlaşmaları’nın oluşturduğı diplomatik ivmeyi aşarak, askeri ve istihbarat alanlarında derin bir operasyonel iş birliğine dönüşmüştür. Eksenin temel amacı, Hint Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e uzanan kritik deniz koridorları üzerinde kontrol ve nüfuz tesis ederek bölgesel güvenlik mimarisini kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmektir. Bu strateji, ABD’nin bölgedeki güvenlik garantörlüğü rolünden çekildiği algısıyla oluşan boşluğu doldurma ve yeni bir jeopolitik gerçekliği empoze etme çabasının en somut ifadesidir.


Deniz gücüne dayalı bir imparatorluk anlayışını ifade eden “talasokrasi” kavramı, BAE–İsrail ekseninin bölgesel ve küresel ölçekte benimsediği stratejik yaklaşımı açıklamak açısından son derece elverişlidir. Yunanca kökenli bir terim olan talasokrasi, kelime anlamıyla “deniz hâkimiyetine dayalı yönetim ya da güç” anlamına gelmektedir. Bu kavram, bir devletin veya siyasal aktörün kara hâkimiyetinden ziyade; deniz gücü, deniz ticareti, deniz ulaşım hatları ve donanma üstünlüğü üzerinden güç ve nüfuz tesis etmesini ifade eder. Bu çerçevede talasokrasi, denizlere erişim, boğazlar ve stratejik deniz yolları üzerindeki kontrolün dış politika ve güvenlik stratejilerinin merkezine yerleştirildiği bir güç inşa modelini tanımlar. BAE ve İsrail’in birlikte yürüttüğü bu strateji, iki temel ve birbiriyle bağlantılı hedefi takip etmektedir. Bunlardan birincisi, İran ve Husi tehditlerinin Kızıldeniz boyunca bölgeden temizlenmesidir. Nitekim BAE-İsrail bölgesel iş birliğinin en önde gelen amacı, İran ve onun vekil gücü olan Husilerin deniz güvenliğine yönelik oluşturduğu tehditleri bertaraf etmektir.


İkincisi ise İsrail ve BAE’nin jeopolitik ve ekonomik nüfuzun bölgesel düzeyde artırılmasıdır. Daha geniş bir perspektifte, bu eksen Abu Dabi ve Tel Aviv’i küresel ticaret ve enerji güvenliğinde merkezi bir role oturtmayı amaçlamaktadır. Bu, sadece askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve jeopolitik bir yeniden mühendislik projesidir. Araştırmalar ve analizler bu stratejinin sadece fırsatçı bir hamle olmadığını, ABD’nin bölgeden çekildiği algısıyla oluşan güvenlik boşluğunu doldurmak ve bölgesel düzeni kendi şartlarına göre temelden yeniden tasarlamak için doğrudan bir girişim olduğunu öne sürmektedir.


Öyle ki İsrail ve BAE’nin proaktif adımlarla oldubittilere neden olarak hem rakiplerini hem de geleneksel müttefiklerini kendi belirlediği oyun kurallarına uymaya zorlaması buradan ileri gelmektedir.


Ayrılıkçı Aktörlere Verilen Stratejik Destek


BAE-İsrail ekseninin ortak girişimleri incelendiğinde, bu eksenin İsrail’in 1950’lerdeki çevreleme doktrininin güncellenmiş bir versiyonunu uygulamaya çalıştığı görülmektedir. Ancak bu modern versiyonun bir öncekinden farkı, Arap dünyasını çevreleyen Arap olmayan devletlerle ittifak kurmak yerine, meşruiyet arayışındaki “devlet altı aktörleri” ve “ayrılıkçı hareketleri” hedef almasıdır. Bu stratejinin en belirgin iki örneği Somaliland ve Güney Yemen’de görülmektedir.


Bu doğrultuda İsrail’in 26 Aralık 2025 tarihinde Somali Federal Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğü içerisinde yer alan Somaliland’ı egemen bir devlet olarak tanıması, sembolik bir jestin çok ötesinde, BAE’nin arabuluculuğunda aylarca süren yoğun diplomatik ve istihbarî faaliyetlerin bir sonucudur. Bu hamlenin temel amacı, İsrail’e dünyanın en hassas jeopolitik konumlarından birinde askeri ve istihbarat alanında stratejik bir dayanak noktası sağlamaktır. Anlaşma kapsamında İsrail, Berbera Limanı ve havaalanında önemli askeri ve istihbarat ayrıcalıkları elde etmiştir.


Bu konum, İsrail’e sadece İran, Pakistan ve Çin’in deniz faaliyetlerini izleme gibi bir stratejik derinlik sağlamakla kalmayıp aynı zamanda Yemen kıyılarına olan yakınlığı sayesinde Husi hedeflerine karşı hassas operasyonlar düzenleme kabiliyeti de sunar.


Diğer taraftan BAE, Yemen’de Güney Geçiş Konseyi’ne (STC) sağladığı kapsamlı siyasi, askerî ve lojistik destek aracılığıyla, Aden başta olmak üzere stratejik limanları kontrol eden ve Abu Dabi’ye yakın bir siyasi yapılanma tesis etmeyi hedeflemektedir. Bu yaklaşım, BAE’nin Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na uzanan deniz ticaret hatları üzerindeki etkisini artırma ve deniz merkezli güç projeksiyonunu kurumsallaştırma stratejisinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Nitekim STC lideri Aidarous al-Zubaidi, Batılı başkentlere kendilerini deniz yollarını koruyabilecek laik, güvenilir ve Batı yanlısı bir ortak olarak sunmaktadır. Al-Zubaidi, bağımsız bir Güney Yemen devletinin kurulması halinde Abraham Anlaşmaları’na katılmaya açık olduklarını, ancak bu adımın Gazze ve Filistin’in haklarını geri kazanması şartına bağlı olduğunu belirtmiştir. Bu koşul, konunun Arap dünyasındaki siyasi hassasiyetini ve STC’nin bu dengeleri gözetme zorunluluğunu ortaya koyarken, projenin BAE-İsrail ekseninin daha geniş vizyonuyla ne kadar iç içe geçtiğini de göstermektedir.


Operasyonel Altyapı: Askerî Üsler ve İstihbarat Ağı


Eksenin bir diğer stratejisi, siyasi desteğin yanı sıra yıllar içinde titizlikle inşa edilmiş somut bir askerî ve istihbarat altyapısına dayanmaktadır. Bu altyapı, bölgedeki deniz yollarını etkin bir şekilde kontrol etmeyi amaçlamayan bir “Kontrol Halkası” kurma stratejisine dayanmaktadır. BAE, Sokotra takımadalarından başlayarak Mocha limanı, Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki Mayyun (Perim) Adası ve Afrika Boynuzu’ndaki Berbera (Somaliland) ile Bosaso (Puntland) limanlarına kadar uzanan yoğun bir askeri, lojistik ve istihbarat tesisleri ağı kurmuştur. Bu ağ, dünyanın en önemli deniz geçiş noktalarından birini fiilen kontrol altına almaktadır.


Operasyonel altyapı kapsamında öne çıkan bir diğer girişim Crystal Ball (Kristal Küre) Projesi’dir. Microsoft, Abu Dabi merkezli CPX ve İsrail merkezli Rafael Advanced Defense Systems gibi teknoloji devlerinin teknik altyapısını ve uzmanlığını sağladığı Kristal Küre’nin en kritik unsuru, Abu Dabi ve Tel Aviv arasında uydu, İHA ve elektronik gözetleme verilerinin paylaşıldığı ortak istihbarat merkezi oluşturmasıdır.


Raporlar, Sokotra adasında İsrailli subayların ve teknik uzmanların varlığına ve “Crystal Ball” kod adıyla anılan bu merkezde gelişmiş İsrail teknolojisinin kullanıldığına işaret etmektedir. Bu proje, iki ülke arasındaki istihbarat iş birliğinin en üst düzeydeki somut örneğidir.


BAE-İsrail ekseninin oldubittiler meydana getirerek attığı bu adımlar, Riyad’ın perspektifinden sadece bir meydan okuma değil, bir stratejik kuşatma eylemi olarak algılanmıştır. Riyad’ın bu varoluşsal tehdit algısı, Suudi Arabistan’ı geleneksel güvenlik çerçevelerine olan bağımlılığını terk etmeye ve tamamen farklı bir jeopolitik mantık üzerine kurulu bir karşı ittifak inşa etmeye mecbur bıraktığı görülmektedir.


Suudi Arabistan’ın Karşı Stratejisi: BAE-İsrail Kuşatmasına Karşı Tellurokratik İttifak Arayışı


Riyad, BAE-İsrail ekseninin hamlelerini, özellikle de güney sınırında İsrail ile müttefik bir varlığın ortaya çıkma potansiyelini, doğrudan bir stratejik kuşatma ve varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu algı, Suudi Arabistan’ı ABD’nin güvenlik garantilerine olan geleneksel bağımlılığını sorgulamaya ve kendi çıkarlarını korumak için yeni, çok katmanlı bir caydırıcılık stratejisi oluşturmaya yöneltmiştir.


Riyad’ın stratejisi, BAE-İsrail’in ticari-askeri merkezlere ve devlet dışı aktörlere dayanan deniz odaklı (talasokratik) yaklaşımına karşılık, geleneksel devletten devlete savunma anlaşmalarına dayalı kara odaklı (tellurokratik) bir ittifak inşa etmektir.


Latince ve Yunanca’dan türetilen tellurokrasi, talasokrasinin karşıtı olan ve kara hâkimiyetine dayalı güç ve yönetim anlayışını ifade eden bir kavramdır. Bu strateji doğrultusunda Riyad bölgedeki büyük devletlerle ortaklıklar kurarak bir denge oluşturmayı amaçlamaktadır. Bazıları Riyad’ın bu girişimini “Sünni Kalkanı” olarak tanımlamaktadır.


Mısır ile Stratejik Ortaklık


Suudi Arabistan ve Mısır Kızıldeniz’in “Arapların gölü” kimliğini koruma ve bölgenin “İsrailleştirilmesini” önleme konusunda ortak bir stratejik vizyonu paylaşmaktadır. Kahire, özellikle Berbera’da kurulacak bir İsrail askeri üssünü, Süveyş Kanalı’nın güvenliği için doğrudan ve varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir. Bu ortak endişe, iki ülke arasındaki diplomatik, askeri ve istihbarat koordinasyonunu tarihteki en yüksek seviyeye çıkarmıştır. Bu ortaklık, Arap dünyasının güney kapısını korumaya odaklanmış ve Yemen’deki ayrılıkçı projeye karşı Suudi destekli güçlere örtülü destek sağlamıştır.


Pakistan ile Nükleer Caydırıcılık


Suudi Arabistan, caydırıcılık kapasitesini artırmak amacıyla Eylül 2025’te Pakistan ile olan askeri ittifakını niteliksel olarak yeni bir seviyeye taşımıştır. Bu hamlenin en kritik unsuru, Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif’in, “bir ülkeye yapılan saldırının her ikisine de yapılmış sayılacağı” yönündeki açıklamasıdır. Bu ifade, NATO’nun 5. Maddesi’ne benzer bir kolektif savunma taahhüdü olarak yorumlanmış ve Suudi Arabistan’a İslam dünyasının tek nükleer gücü olan Pakistan tarafından sağlanan “örtülü bir nükleer şemsiye” olarak görülmüştür. Bu stratejik hamle, hem nükleer silah kapasitesinin eşiğinde olan İran’a hem de bölgenin tek nükleer gücü İsrail’e yönelik son derece net bir caydırıcılık mesajı göndermiştir.


Türkiye ile Yakınlaşma ve Askeri Yeteneklerin Artırılması


Riyad, nükleer caydırıcılığı konvansiyonel askeri yeteneklerle tamamlamak amacıyla Ankara ile önceki siyasi farklılıkları bir kenara bırakmıştır. Bu yakınlaşmanın temel motivasyonu, Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin gelişmiş savunma sanayisine, özellikle de Bayraktar ve Akıncı gibi insansız hava aracı sistemleri ile deniz fırkateynleri teknolojilerinde Türkiye ile iş birliği yaparak askeri yeteneklerini güçlendirmeyi ve Batılı tedarikçilere olan bağımlılığını azaltarak stratejik özerklik kazanmayı hedeflemesidir. Bu ortaklık, Suudi Arabistan’ın bölgesel çıkarlarını korumak için müttefiklerini çeşitlendirdiği çok kutuplu bir güvenlik mimarisi inşa etmesine olanak tanımaktadır. İki ülke arasında artan askeri iş birliğinin en somut göstergesi, Riyad, Ankara ve İslamabad arasında savunma ve güvenlik konularında yoğunlaşan görüşmelerdir.


Bu görüşmeler, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin Kızıldeniz ve Akdeniz havzalarında eşgüdümlü bir deniz gücü tesis etme ve müşterek operasyon icra edebilme kapasitesini ortaya koyarak, rakip güç eksenlerine yönelik açık ve stratejik bir caydırıcılık mesajı verme potansiyeli taşımaktadır.


Açıkçası böyle bir senaryonun gerçekleşmesi hâlinde, Doğu Akdeniz–Kızıldeniz hattında deniz gücüne dayalı çok kutuplu bir rekabet dengesi ortaya çıkabilir. Mevcut BAE–İsrail merkezli talasokratik eksene karşı, Türkiye’nin askerî kapasitesi ile Suudi Arabistan ve Pakistan’ın jeopolitik ağırlığını birleştiren alternatif bir caydırıcı blok şekillenebilir. Bu durum, enerji hatları, deniz ticaret yolları ve limanlar üzerindeki rekabeti artırırken, bölgesel güçlerin manevra alanını da yeniden tanımlayan daha kırılgan fakat dengeleyici bir güç dağılımı oluşturabilir.


Türkiye: Merkezi Devletleri Güçlendirme Stratejisi


Etiyopya’nın liman arayışı, Somaliland’ın İsrail tarafından tanınması, Sudan’daki iç savaş ve Doğu Akdeniz’deki yeni ittifaklar, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını ve Mavi Vatan doktrinini doğrudan etkileyen bir jeopolitik kuşatma riski oluşturmaktadır. Etiyopya ve Somaliland eksenindeki gelişmeler, Türkiye’nin 2011’den bu yana Somali’de inşa ettiği stratejik ve ekonomik varlığa doğrudan bir tehdit niteliğindedir. Etiyopya’nın denize erişim için Somaliland ile imzaladığı mutabakat zaptı ve İsrail’in Somaliland’ı egemen bir devlet olarak tanıması, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunan Türkiye’yi bölgede İsrail ve BAE ile karşı karşıya getirmektedir.


İddialara göre İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Türkiye’nin Somali açıklarındaki petrol arama faaliyetlerine ve Mogadişu’daki askeri varlığına karşı bir karşı-caydırıcılık hamlesidir. Bu durum, Türkiye’nin Somali’nin birliğini koruma politikasını zorlaştırmakta ve Afrika Boynuzu’nu Türkiye ile İsrail arasında yeni bir rekabet alanına dönüştürmektedir.


Sudan’daki vekalet savaşı, Türkiye’nin Kızıldeniz’deki varlığını, özellikle Sevakin adası projesini ve bölgesel nüfuzunu risk altına sokmaktadır. Türkiye, Sudan’da merkezi devlet kurumlarını ve orduyu (SAF) desteklerken; BAE ve İsrail’in Hızlı Destek Kuvvetleri (RSF) gibi devlet dışı milis yapıları desteklemesi, bölgede Türkiye’nin merkezi devletleri güçlendirme stratejisine aykırı bir tablo oluşturmaktadır. Sudan’ın parçalanması veya milislerin kontrolüne geçmesi, Türkiye’nin Kızıldeniz’in güvenliği üzerindeki etkisini zayıflatabilir.


Doğu Akdeniz’de İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasında gelişen iş birliği, Türkiye’yi kendi kıyılarına hapsetmeyi amaçlayan bir “deniz ablukası” olarak değerlendirilmektedir. Ortak projeler ve ortak askeri tatbikatlar, Türkiye’nin en uzun kıyı şeridine sahip olduğu bu denizde karar alma mekanizmalarından dışlanması anlamına gelmektedir.


İddialar, İsrail’in Somaliland üzerinden Kızıldeniz’e sarkması ile Doğu Akdeniz’deki Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakının birleşerek Türkiye’yi hem kuzeyden hem güneyden çevreleyen geniş bir stratejik hat oluşturduğunu belirtmektedir.


Sonuç olarak Türkiye bu gelişmelere karşı, İsrail-BAE ve İsrail-Güney Kıbrıs ekseninden zarar gören bölge ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurarak karşılık vermek zorundadır. Buradaki en büyük engel, İsrail ve BAE’nin bölgedeki ayrılıkçı gruplar ve milislerle kurduğu ağların Türkiye’nin devletlerarası diplomasiye dayalı nüfuz alanını daraltma potansiyeli taşımasıdır. Ancak yeni küresel gelişmelerin, devlet dışı aktörlerden ziyade devlet merkezli güç rekabetini ve kurumsal ittifakları yeniden öne çıkarması, Türkiye açısından bu sınırlamaları aşabilecek önemli bir fırsat penceresi de sunmaktadır. Bu bağlamda Ankara, bölge ülkeleriyle egemenlik, toprak bütünlüğü ve ortak güvenlik kaygıları temelinde kuracağı çok taraflı ve sürdürülebilir iş birlikleri sayesinde, ayrılıkçı yapılar üzerinden kurulan esnek fakat kırılgan etki alanlarını dengeleyebilir. Böylelikle Türkiye, Doğu Akdeniz–Kızıldeniz hattında yalnızca reaksiyon veren bir aktör değil, diplomasi, güvenlik ve jeopolitik vizyonu birleştiren düzen kurucu bir güç olarak konumlanma imkânı elde edebilir.


Sonuç


Kızıldeniz, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’nu kapsayan geniş havza, günümüzde talasokratik (deniz odaklı) ve tellurokratik (kara odaklı) stratejilerin çarpıştığı bütünleşik bir güvenlik kompleksine dönüşmüştür. Bu rekabetin odağında, geleneksel devletlerarası hukuku savunan blok ile limanlar ve milis ağları üzerinden yeni bir bölgesel gerçeklik inşa etmeye çalışan blok arasındaki gerilim yer almaktadır.


İsrail ve BAE tarafından temsil edilen talasokratik eksen, Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki kritik su yollarını kontrol etmeyi amaçlayan bir kontrol halkası inşa etmektedir. Bu strateji, egemen devletlerin toprak bütünlüğünden ziyade, stratejik limanlar (Berbera, Aden, Sokotra), askeri üsler ve ayrılıkçı aktörlerle (Yemen’de STC, Somali’de Somaliland) kurulan işlemsel ortaklıklara dayanmaktadır.


İsrail’in Somaliland’ı tanıması ve BAE’nin Sokotra’daki varlığı, bu eksenin Bab el-Mendeb ve Süveyş Kanalı hattında kalıcı bir askeri-istihbarat tahakkümü kurma çabasının bir sonucudur. Bu gelişmeler, bölgenin “Balkanlaşması” ve merkezi Arap devletlerinin zayıflatılması riskini doğurmaktadır.


Buna karşı, Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve Pakistan arasında şekillenen tellurokratik eksen, devlet egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunmaktadır.


Suudi Arabistan liderliğindeki bu blok, İsrail-BAE ortaklığının oluşturduğu stratejik kuşatmayı yarmak için kara tabanlı savunma anlaşmaları ve merkezi orduları güçlendirme yoluna gitmektedir. Pakistan’ın sunduğu nükleer caydırıcılık şemsiyesi ve Türkiye’nin sağladığı ileri teknoloji savunma sanayi ürünleri, bu bloğun teknolojik ve askeri kapasitesini artırarak bölgede yeni bir denge kurmaktadır. Öyle ki, Türkiye’nin Somali ve Libya’daki merkezi hükümetlere verdiği destek, talasokratik eksenin milis-devlet modeline karşı “merkezi devlet kurumlarını koruma” doktrininin bir parçası olarak okunabilir.


Bu jeopolitik rekabet, Yemen ve Sudan’daki vekalet savaşları ile Etiyopya’nın denize erişim arayışında somutlaşmaktadır. Yemen’de BAE destekli ayrılıkçıların (STC) karşısında Suudi destekli merkezi güçlerin (PLC) yer alması, Sudan’da ise milis yapıların devlet ordusuna karşı desteklenmesi, her iki eksenin vizyon çatışmasını göstermektedir. Etiyopya’nın Somaliland üzerinden bir liman elde etme çabası ise, Mısır ve Somali gibi aktörleri bir araya getirerek Kızıldeniz Ekseni’ni oluşturmuş ve bölgeyi bir “Arap gölü” olarak koruma refleksini tetiklemiştir.


Sonuç olarak, ABD’nin bölgeden kademeli geri çekilişi varsayımıyla oluşan güvenlik vakumu; Çin, Rusya, İran ve bölgesel orta güçlerin katıldığı çok kutuplu ve yüksek riskli bir oyun alanına dönüşmüştür. Bölgenin geleceği, bu çatışan iki felsefeden hangisinin galip geleceğine bağlıdır: Ya milisler ve ayrılıkçı yapılar üzerinden su yollarının kontrol edildiği bir “limanlar mimarisi” ya da merkezi devletlerin iş birliği ve ekonomik entegrasyona dayalı bir “bölgesel güvenlik düzeni” hâkim olacaktır.