Cover Image
Görüş

Jeopolitik Teoriler ve Avrasya’da Güç Mücadelesi

"Coğrafya kaderdir" sözü geride kaldı sanılırken, iklim krizi ve ticaret yolları coğrafyayı yeniden sert bir gerçeğe mi dönüştürdü? Çin karadan genişleyip ABD denizden çevrelerken, 19. yüzyılın "Büyük Oyun"u tedarik zincirleri ve limanlar üzerinden yeniden mi kuruluyor? Peki Türkiye bu satranç tahtasında bir tampon mu, yoksa Avrasya'da oyun kuran bir merkez mi olacak?

Prof. Dr. Fahri Erenel | 20. Sayı 2026
İstinye Üniversitesi Rektörü

Coğrafya, klasik jeopolitik teorilerin en önemli ve değişmez belirleyicisi olarak devletlerin dış politikalarını ve güvenlik stratejilerini şekillendiren temel unsur olma özelliğini sürdürmektedir. Nitekim Tunuslu sosyolog İbn Haldun’a atfedilen ve klasik teorilerin özünü oluşturan “Coğrafya kaderdir” sözü, günümüzde geçerliliğini büyük ölçüde korumaktadır. Ancak küreselleşme ve teknolojik inovasyonların getirdiği yapısal dönüşümün, coğrafyayı mutlak bir kader olarak gören mevcut anlayışta ciddi kırılmalara yol açtığını da söylemek gerekir.


Daron Acemoğlu ve James A. Robinson gibi ekonomistler, Ulusların Düşüşü kitabında coğrafi determinizme karşı çıkmaktadırlar. Kuzey ve Güney Kore veya Nogales şehri (ABD ve Meksika sınırı) örnekleri; aynı coğrafyaya, iklime ve kaynaklara sahip toplulukların kaderini coğrafyanın değil, kurumsal yapılar, hukuk ve demokrasinin belirlemekte olduğunu göstermektedir. Singapur ve Tayvan gibi doğal kaynakları neredeyse hiç olmayan veya çok küçük topraklara sahip ülkeler; teknoloji, finans ve lojistik üstünlükle dünyanın en ileri hamlelerini yapmışlardır. Siber alan, yazılım ve yapay zekâ sektörleri için fiziksel coğrafyanın önemi minimuma inmiş, uydular ve hızlı ulaşım ağları dünyayı küresel bir köy haline getirmiştir. Mesafeler artık ticari veya kültürel etkileşim için aşılmaz engeller olmaktan çıkmıştır.


Bütün bu gelişmeler ışığında coğrafyanın önemini kaybetmediği, ancak, kaçınılmaz bir “kader” olmaktan ziyade ülkelerin doğru strateji, teknoloji ve güçlü kurumlarla yönetilmesi gereken bir veri kümesine dönüştüğü söylenebilir. Ne var ki iklim krizi, küreselleşme ve teknolojinin “coğrafyanın sınırlarını aştık” iddiasını sarsarak fiziki coğrafyayı insanoğlu için yeniden sert ve kaçınılmaz bir kadere dönüştürmektedir. Nitekim insanların nerede doğduklarına bağlı olarak hayatta kalma şanslarının belirlendiği, tarihte benzeri görülmemiş keskinlikte bir dönem yaşanmaktadır.


Klasik Jeopolitik Teorilerin Değişen Dünyadaki Karşılığı


Coğrafyanın temelini oluşturduğu klasik jeopolitik teoriler, günümüzde geçerliliklerini korumakla birlikte geleneksel kalıplarından sıyrılarak dijitalleşme ve küreselleşmenin dinamiklerine uygun bir dönüşüm geçirmiştir. Bu teoriler geçmişte yalnızca kara, deniz ve hava sahalarına odaklanırken günümüzde siber jeopolitik, uzay jeopolitiği, kritik altyapı ve teknolojilerini de kapsayacak biçimde genişlemiştir.


Bununla birlikte, Avrasya'nın merkezini kontrol edenin dünyaya hükmedeceğini savunan Mackinder’in Kalpgâh (Heartland) Teorisi; Rusya-Ukrayna Savaşı, Rusya ile Çin arasındaki stratejik ortaklık ve Çin'in Kuşak ve Yol Projesi gibi gelişmelerle güncelliğini korumaktadır. Denizler ile Kalpgâh arasındaki kıyı şeridinin (Avrupa, Orta Doğu, Güney Asya) kritik önem taşıdığını savunan Spykman’in Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi ise Orta Doğu'daki güç mücadelelerinde ve ABD'nin Tayvan ile Güney Çin Denizi üzerinden Çin'i çevreleme stratejisinde karşılık bulmaktadır. Ticaret yollarının ve okyanusların kontrolüne odaklanan Mahan’ın Deniz Gücü Teorisi de Kızıldeniz'deki Husi saldırıları, Süveyş Kanalı'nın güvenliği ve küresel tedarik zinciri krizleri karşısında önemini her geçen gün yeniden kanıtlamaktadır.


İklim Değişikliği ve Jeopolitiğin Yeniden Şekillenen Coğrafyası


Küresel ısınma; coğrafi sınırları, ticaret yollarını ve kaynak erişilebilirliğini yeniden şekillendirirken jeopolitik güç merkezlerinin de kaymasına yol açmaktadır. Mackinder’in “Avrasya’nın merkezine hükmeden dünyaya hükmeder” tezindeki Avrasya merkezi, küresel ısınmayla birlikte Orta Asya ve Kuzey Buz Denizi'ne (Arktik) doğru genişlemektedir. Buzulların erimesiyle açılan Kuzey Deniz Rotası, Asya ile Avrupa arasındaki seyir mesafesini Süveyş Kanalı'na kıyasla yaklaşık %40 oranında kısaltmaktadır. Bu durum Mahan'ın geleneksel deniz rotalarına dayanan teorilerini sarsmakta ve Rusya ile Çin'e (Kuzey Kutbu'na yakınlığı nedeniyle) muazzam bir lojistik üstünlük sağlamaktadır. Üstelik eriyen buzların altında kalan milyarlarca varil petrol, doğalgaz ve nadir toprak elementleri, bölgeyi ABD, Rusya, Çin, Kanada ve İskandinav ülkeleri arasında yeni bir egemenlik savaşı alanına dönüştürmüştür. Spykman’in denizler ile iç kara arasında köprü vazifesi gördüğünü savunduğu Kenar Kuşak (Rimland) coğrafyası —özellikle Orta Doğu, Güney Asya ve Akdeniz havzası— ise iklim krizinin yıkıcı etkilerine en açık alanlar haline gelmiştir.


Diğer taraftan klasik teorilerin günümüzdeki gelişmeleri açıklamakta yetersiz kalmasının ardında başlıca şu nedenler yatmaktadır: Durağan bir coğrafyaya odaklanan bu yaklaşımların bugünün baş döndürücü hızına ayak uyduramaması, devlet dışı aktörlerin sahaya egemen olması ve mücadelenin somut fiziki sahalardan (kara, deniz, hava) insan zihnine ve dijital evrene kayması.


Avrasya: Küresel Güç Mücadelesinin Ana Sahnesi


Coğrafya ve klasik jeopolitik teoriler üzerinden yürütülen bu analizi Avrasya örneğiyle somutlaştırmak mümkündür. Dünyanın en büyük kara kütlesini, en kalabalık nüfusunu ve en zengin kaynaklarını barındıran Avrasya, tarih boyunca küresel imparatorlukların ve süper güçlerin hegemonya mücadelesine sahne olmuştur. Brzezinski, bölgedeki bu güç ve üstünlük yarışını satranca benzeterek Avrasya’yı bu mücadelenin satranç tahtası olarak nitelendirir. Dahası ABD’nin küresel liderliğini sürdürmesinin tek yolunun Avrasya’da kendisine rakip olabilecek bir gücün ya da koalisyonun ortaya çıkmasını engellemek olduğunu savunur. Ancak 21. yüzyıl, Avrasya coğrafyasında çok kutupluluğun pekiştiği ve yeni aktörlerin sahneye çıktığı bambaşka bir dinamik sergilemektedir.


Demografi ve Orta Asya’nın Yükselen Stratejik Önemi


Klasik jeopolitik, gücü kara kütlesi ve nüfus büyüklüğü üzerinden tanımlamıştır. 21. yüzyılda belirleyici olanın ise toplam nüfus değil, çalışma çağındaki nüfusun büyüklüğü ve yaş yapısı olduğu söylenebilir. Bu ölçüt kullanıldığında, Avrasya’nın büyük güçlerinin ortak bir yapısal zaafı paylaştıkları görülmektedir. Rusya uzun süredir nüfus kaybı yaşamakta, savaş ve göç bu eğilimi derinleştirmektedir. Çin’in nüfusu 2022 yılından itibaren azalmaya başlamış ve ülke, zenginleşmesini tamamlamadan hızla yaşlanan bir toplum profiline girmiştir. Japonya ve Güney Kore’de tablo daha da keskindir. Avrupa Birliği ise iş gücü açığını göçle kapatmakta, bu da iç siyasi gerilimleri beslemektedir.


Bu tablo içinde Orta Asya, genç ve büyüyen nüfusuyla belirgin bir istisna teşkil etmektedir. Bu demografik avantaj bölgeyi salt bir ham madde havzası ve transit koridor olmaktan çıkararak küresel ve bölgesel iş gücü arzının stratejik bir kaynağı haline getirmektedir.

Nitekim Rusya’nın bölgeden aldığı göçmen iş gücü ve bu göçmenlerin gönderdiği havalelerin kaynak ülke ekonomilerindeki ağırlığı, Moskova’nın elinde askeri olmayan fakat etkili bir baskı aracı oluşturmaktadır. Çalışma izni düzenlemeleri ve sınır dışı uygulamaları ise bölge başkentlerine karşı fiili bir yaptırım aracı olarak kullanılabilmektedir. Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden inşa ettiği stratejik ortaklığın uzun vadeli derinliği de tam olarak bu zeminde anlam kazanmaktadır. Ortak dil ve kültür zemininde kurulacak entegre bir eğitim, diploma denkliği ve nitelikli iş gücü dolaşımı rejimi, kısa vadeli ticaret hacmi rakamlarından çok daha kalıcı bir bağ üretme potansiyeli taşımaktadır.

Zira demografi, Avrasya rekabetinin en yavaş işleyen fakat geri döndürülmesi en zor değişkeni olma özelliğini korumaktadır.


Neo-Avrasyacılık ve Dugin'in Çok Kutuplu Dünya Tezi


Sovyet sonrası dönemde toparlanan Rusya, kaybettiği etki alanlarını geri kazanmak için jeopolitik teorilere sıkı sıkıya sarılmıştır. Aleksandr Dugin gibi düşünürler tarafından şekillendirilen Neo-Avrasyacılık, Rusya’nın ne tamamen Avrupalı ne de Asyalı olduğunu, aksine Avrasya’nın merkezinde özgün bir medeniyet ve güç odağı olduğunu savunur. Günümüzde Dugin, küreselleşme ve liberalizmin çöktüğünü, insanlığın “Çok Kutuplu Bir Dünya” (Multipolar World) aşamasına geçtiğini savunmaktadır. Bu yeni düzende Avrasya, Atlantik hegemonyasına karşı direnişin ana kalesi ve kutuplardan biridir. Rusya’nın Gürcistan (2008) ve Ukrayna (2014 ve 2022) müdahaleleri, NATO’nun Kalpgah’a doğru genişlemesini durdurma ve Kenar Kuşak’taki tampon bölgeleri koruma içgüdüsünün bir sonucudur.

Dugin, son dönemdeki makale ve konuşmalarında, ABD'nin 19. yüzyıldaki Monroe Doktrini'ne benzer şekilde, Avrasya coğrafyasında da dış güçlerin (özellikle ABD ve NATO) müdahalesini tamamen yasaklayan bir "Avrasya Monroe Doktrini" uygulanması gerektiğini ileri sürmektedir.


Benzer bir değişim Türkiye için de geçerlidir. İlk yazılarında Türkiye’yi Atlantik cephesinin (NATO) Kenar Kuşak'taki ileri karakolu ve Rusya’nın tarihsel rakibi olarak gören Dugin, günümüzde Türkiye’nin Batı'dan özerkleşen dış politikasını övmektedir. Türkiye’nin “Ankara merkezli” çok yönlü siyasetini ve Avrasya güçleriyle (Rusya, Çin, İran) kurduğu pragmatik ilişkileri, Atlantik zincirinin kırılması açısından hayati bulmaktadır.


Çin'in Kuşak ve Yol İnisiyatifi ile ABD'nin Hint-Pasifik Karşılığı


Buna karşılık Amerikalı stratejist Nicholas Spykman, Mackinder’ın teorisini revize ederek “Kenar Kuşak Teorisi” ni (Rimland Theory) geliştirmiştir. Spykman’a göre asıl güç Kalpgah’ta değil, onu çevreleyen ve denizle temas halinde olan Kenar Kuşak’tadır. Türkiye, Orta Doğu, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Batı Avrupa’yı kapsayan bu kuşak, küresel ticaretin ve nüfusun yoğunlaştığı yerdir. Spykman, “Kenar Kuşak’a hükmeden Avrasya’yı kontrol eder; Avrasya’yı kontrol eden dünyanın kaderini kontrol eder” diyerek, ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki “Çevreleme Politikası”nın entelektüel temelini atmıştır.


Günümüzde Avrasya’daki en büyük jeopolitik hamle Çin’den gelmektedir. Pekin yönetiminin 2013 yılında ilan ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi Mackinder ve Spykman’ın teorilerini yapay zeka, hızlı trenler ve liman ağlarıyla modernize eden devasa bir jeo-ekonomik projedir. Çin, hem kara yollarıyla (Kuşak) Kalpgah’ı boydan boya geçmekte hem de deniz yollarıyla (Yol) Kenar Kuşak’ı kendi hinterlandına dahil etmektedir. Bu hamle, ABD’nin deniz hakimiyetine dayalı küresel hegemonyasına karşı karadan verilen en büyük lojistik ve stratejik yanıttır.


ABD, Çin’in Avrasya’da mutlak bir hegemon haline gelmesini engellemek için stratejik odağını Orta Doğu ve Avrupa’dan Hint-Pasifik bölgesine kaydırmıştır. QUAD (ABD, Japonya, Avustralya, Hindistan) ve AUKUS (Avustralya, ABD, Birleşik Krallık) gibi yeni ittifaklar, Spykman’ın Kenar Kuşak teorisinin 21. yüzyıl versiyonudur. ABD, Çin’i denizden çevreleyerek Avrasya’nın dışına taşmasını engellemeye çalışmaktadır.


Batı’nın (ABD ve NATO) kenardan çevreleme stratejisi ile Doğu’nun (Rusya ve Çin) merkezden dışarıya doğru genişleme ve entegrasyon hamleleri, küresel siyasetin ana dinamiğini oluşturmaktadır.

Ukrayna’daki çatışmalardan Tayvan Boğazı’ndaki gerilime, Orta Asya’daki nüfuz mücadelelerinden Akdeniz’deki enerji rekabetine kadar karşılaştığımız tüm krizler, aslında Avrasya’yı kontrol etme arzusunun birer parçasıdır. Tarihin ve coğrafyanın gösterdiği üzere, Avrasya’ya yön veren, dünyaya yön vermeye devam edecektir.


Türkiye’nin Avrasya Jeopolitiğinde Değişen Konumu


Türkiye'nin Türk Devletleri Teşkilatı üzerinden inşa ettiği yeni jeopolitik hat, Ankara'yı klasik bir "Kenar Kuşak tamponu" olmaktan çıkarıp, Avrasya'nın kalbinde (Heartland) doğrudan oyun kurabilen kıtasal bir aktör haline getirmektedir. Bu hat, Türkiye'ye hem Batı (NATO/AB) ile ilişkilerinde elini güçlendirecek devasa bir koz vermekte hem de Rusya ve Çin karşısında bağımsız bir jeopolitik kutup olarak ayakta kalma imkanı tanımaktadır. Türkiye artık sadece Doğu ile Batı arasında bir köprü değil, Doğu'nun içinde, kendi etki alanına sahip bir merkez güçtür.


Avrasya Rekabetinin Yeni Boyutları


Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ), günümüz Avrasya jeopolitiğinde Batı merkezli küresel düzene karşı karadan yükselen en büyük kurumsal ve stratejik bloktur. 1996 yılında "Şanghay Beşlisi" adıyla sınır güvenliği sorunlarını çözmek amacıyla kurulan yapı, günümüzde küresel nüfusun yaklaşık %40'ını, dünya ekonomisinin ise çeyreğinden fazlasını temsil eden devasa bir devler ligine dönüşmüştür. Klasik jeopolitik teoriler açısından bakıldığında ŞİÖ, Mackinder'ın korktuğu senaryonun, yani "Kalpgah" (Heartland) güçlerinin bir araya gelerek küresel bir ittifak oluşturması durumunun modern bir yansımasıdır. ŞİÖ’nün Avrasya jeopolitiğine en büyük etkisi, Çin’in devasa Kuşak ve Yol İnisiyatifi ile olan ekonomik sinerjisidir. Örgüt, Orta Asya’daki ulaştırma koridorlarının, enerji hatlarının ve altyapı projelerinin güvenli bir şekilde hayata geçirilmesi için kurumsal bir zemin sunmaktadır.


Jeopolitiğin alt dallarından bir olan Jeoekonomi, coğrafi pozisyonların ve uluslararası ilişkilerin ekonomik güç unsurları (ticaret yolları, enerji koridorları, yatırımlar, yaptırımlar ve finansal araçlar) üzerinden yönetilmesini ifade eder. Klasik jeopolitikteki "toprak kazanımı ve askeri işgal" mantığı, günümüz dünyasında yerini "pazarların, boru hatlarının, limanların ve veri hatlarının kontrolüne" yani jeoekonomiye bırakmıştır. Bu küresel mücadelenin merkez üssü ise yine Avrasya’dır. Dünyanın en büyük pazarını, üretim gücünü ve hammadde rezervlerini barındıran Avrasya, günümüzde askeri paktlardan ziyade devasa jeoekonomik projelerin çarpıştığı bir satranç tahtasıdır.


Büyük Oyun'dan Yeni Büyük Oyun'a


Avrasya’daki hâkimiyet mücadelesinin bugünkü görünümü, tarihsel bir sürekliliğin son halkası olarak okunabilir. 19. yüzyıl boyunca Rusya İmparatorluğu’nun Orta Asya hanlıklarına doğru güneye inişi ile Büyük Britanya’nın Hindistan’daki hâkimiyetini koruma kaygısı arasındaki rekabet, literatüre “Büyük Oyun” (The Great Game) adıyla geçmiştir. Mackinder, Kalpgâh tezini formüle ederken zihnindeki somut manzaranın da tam olarak bu rekabet olduğu hatırlanmalıdır. Teori, bu mücadelenin entelektüel bir soyutlaması olarak doğmuştur.


21. yüzyıla gelindiğinde, aynı coğrafyada benzer bir mücadelenin bu kez Amerika Birleşik Devletleri ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında yürütüldüğü söylenebilir. Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin Orta Asya üzerinden batıya uzanması ile Washington’un Hint-Pasifik odaklı çevreleme stratejisi, 19. yüzyıl mantığının çağdaş bir tekrarı gibi görünmektedir: Bir kara gücü merkezden dışarıya doğru genişlemekte, bir deniz gücü ise kenardan çevrelemeye çalışmaktadır. Klasik Büyük Oyun, iki imparatorluk arasında ve büyük ölçüde tek bir coğrafi sahnede oynanan kapalı bir oyundu. Bugünkü rekabet ise coğrafi olarak sınırsızdır; Orta Asya’nın yanı sıra Afrika limanlarında, Latin Amerika madenlerinde, yörüngede, denizaltı kablolarında ve yarı iletken tedarik zincirlerinde eş zamanlı olarak sürmektedir.


Diğer fark, oyuncu sayısındadır. On dokuzuncu yüzyılda Orta Asya halkları oyunun nesnesi konumundaydı. Bugün ise bölge devletleri, büyük güçler arasındaki rekabetten pazarlık payı üreten özerk aktörler haline gelmiştir. Kazakistan ve Özbekistan’ın çok yönlü denge siyaseti, Hindistan’ın hem Şanghay İşbirliği Örgütü hem de QUAD içinde yer alması, Körfez ülkelerinin teknoloji ve enerji alanında iki tarafla da eş zamanlı çalışması ve Türkiye’nin NATO üyeliğiyle Avrasya açılımını birlikte yürütmesi, tabloyu iki kutuplu bir satranç oyunu olmaktan çıkarmaktadır. Büyük Oyun toprak ve tampon bölge üzerinden oynanırken bugünkü rekabet; ağlar, standartlar, tedarik zincirleri ve finansal altyapılar üzerinden yürütülmektedir. Bu nedenle “Yeni Büyük Oyun” kavramı, tarihsel sürekliliği göstermesi bakımından değerli olsa da bugünkü mücadelenin çok aktörlü ve çok katmanlı yapısını tek başına karşılamakta yetersiz kalmaktadır.