Cover Image
Görüş

İsrail'in Yayılmacı Politika Anlayışı ve Bölgesel Yansımaları

İsrail’in bölgedeki askeri hamleleri yalnızca güvenlik kaygılarına mı dayanıyor? Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den İran’a uzanan çatışma hattı, Tel Aviv’in bölgesel düzeni yeniden şekillendirme arayışına işaret eden çok katmanlı bir stratejiyi gözler önüne seriyor. Peki bu süreç, Orta Doğu’da yeni ve daha sert bir jeopolitik dönemin habercisi olabilir mi?

Doç. Dr. Abdullah Altuncu | 14. Sayı 2026
Aydın Adnan Menderes Üniversitesi

İsrail’in bölgesel yayılmacı politikalarının arkasında derin, uzun vadeli ve çok katmanlı bir süreç bulunmaktadır. Bu süreç, Yahudi geleneğinde erken dönemlerden itibaren varlığını sürdüren bazı temel anlatıların modern çağda farklı bir içerikle yeniden yorumlanmasıyla varlık göstermektedir. Özellikle seçilmişlik, ahit, toprak, düşman ve savaş gibi unsurlar, modern dönemde Siyonizm eliyle yeni bir siyasal işlev kazanmaktadır. Böylece geçmişte dini ve tarihsel bir çerçevede var olan kavramlar ulusal egemenlik, askerî meşruiyet, kimlik inşası ve yerleşim için kullanılan ideolojik araçlara dönüşmektedir. Siyonizm, Yahudi geleneği içindeki farklı unsurları seçen, onları ayıklayan, bazılarını etkisizleştiren, bazılarını ise yeni hedefler doğrultusunda öne çıkaran bir ideolojik kurgu üretmiştir. Bu kurguda ele alınan konular seküler bir anlatıyla yeniden şekillendirilmiştir. Böylece dini hafızaya ait birçok unsur, modern, seküler ve ulusal bir kimlik inşasının malzemesi haline getirilmiştir. Dolayısıyla Siyonizm ile Yahudi geleneği arasında düz bir süreklilikten söz etmek yanıltıcı olacaktır. Siyonist hareketin bölgesel faaliyetleri arttıkça bu seçici tavır daha görünür hale gelmiştir. Bu anlayış doğrultusunda dünyanın farklı bölgelerine dağılmış Yahudi toplulukları için ortak bir kimlik üretmek, bu kimliği vaat edilmiş toprak anlatısı üzerinden sağlamlaştırmak ve söz konusu coğrafyayı siyasi hakimiyetin temel zemini haline getirmek öncelikli amaç haline gelmiştir. Bu söylem siyasi bir proje olmanın ötesine geçerek İsrail’de toplum mühendisliğine yönelen bir hareketin de belirleyicisi olmuştur. Bu tarihsel arka planı merkeze aldığımızda İsrail’in kendi bünyesine ve dışarıya yönelik farklı söylemleri, yürütmüş olduğu politikaların anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

İç Siyasete Yönelik Söylem


İsrail siyasetinde en uzun süre başbakanlık koltuğunda oturan kişi Binyamin Netanyahu olmuş, göreve başladığı ilk dönemlerden itibaren dünyadaki tüm Yahudilerin İsrail’e göç etmeleri konusunda birçok defa çağrıda bulunmuştur. Bu bağlamda diasporada yaşayan Yahudilerin İsrail’e göç etmesi için “çıkış” ve “yükseliş” anlamlarına gelen aliya (עלייה) ifadesinin kullanılması dikkat çekicidir. Bu politika bağlamında bir Yahudinin İsrail’den ayrılıp başka bir ülkeye yerleşmesi ise “düşüş” ve “iniş” anlamlarına gelen yerida (ירידה) kelimesiyle ifade edilmektedir. Netanyahu, dünyadaki antisemitizm, saldırılar ve artan güvensizlik ortamı üzerinden diaspora hayatını kırılgan ve tehdit altında bir varoluş alanı olarak resmederken “İsrail Yahudi halkının evidir. Buraya çok sayıda Yahudinin gelmesini görmek istiyoruz. İsrail’e göç etmek isteyen bütün Yahudiler burada sıcak biçimde karşılanacaktır.” şeklinde açıklamalar da yapmıştır. İsrail’in kendi tabanına ve dünyadaki Yahudilere yönelik resmî söyleminde aliya, Yahudi halkının yeniden toplanması ve devletin demografik-siyasal tahkimi için temel bir hedef olarak sunulmaktadır. Hükümet metinlerinde İsrail açıkça aliyayı teşvik eden Yahudi ve Siyonist devlet olarak tanımlanmakta, “Dönüş Yasası” anlatısında ise devletin kuruluş amacı diaspora Yahudilerinin “anavatana dönüşünü” ve “sürgünlerin toplanmasını” mümkün kılmak olarak ifade edilmektedir. Kriz dönemlerinde daha da vurgulanan bu söylem, diaspora Yahudilerine İsrail’i bir alternatif olarak sunmamakta, Yahudilerin sığınacağı zorunlu adres olarak takdim edilmektedir. Yine Filistin topraklarındaki Yahudi olmayan nüfusun artış göstermesine rağmen Yahudiler açısından bu oranın düşük olması da İsrail’deki birçok raporun ve akademik çalışmanın ana konusunu oluşturmaktadır. Yasa dışı yerleşimcilerin güvenliği konusundan sağlanan destek, Regavim gibi örgütlere devlet eliyle sunulan katkı ve Batı Şeria başta olmak üzere işgal edilen tüm bölgelerdeki Yahudi olmayan nüfusa yönelik baskı, toprak ve nüfus ilişkisi üzerinde uzun vadeli veriler doğrultusunda yürütülmektedir.


İsrail’in Kuruluş Bildirgesi ve onu tekrar eden resmî metinler, Yahudi halkının bu topraklarda devlet kurduğunu, sürgün edilse de bu topraklarla bağını hiç koparmadığını ve her nesilde geri dönüş umudunu canlı tuttuğunu belirtmektedir. Böylece bugünkü siyaset, tarih, sürgün (galut), Tanrı’nın vaadi ve geri dönüş söylemiyle meşrulaştırılmıştır.

Bu bağlamda İsrail’de kullanılan madeni paraların üzerindeki resim ve semboller de Yahudi krallıkları ya da Bar Kohba İsyanı sırasında bastırılan sikkelerden birebir alınmıştır. Dolayısıyla Yahudi tarihindeki yaklaşık 2 bin yıllık süre ve bu süreç içindeki Filistin toprakları İsrail politikaları açısından “kayıp zaman” ve “boş ülke” imgeleriyle tasvir edilmektedir. Yahudilerin MS 70 yılında Roma İmparatorluğu tarafından sürgün edilmesine rağmen, Netanyahu’nun Hindistan Başbakanı Modi’nin ziyareti sırasında Osmanlı dönemini bir işgal olarak niteleyen açıklamaları, bu seçici tarih anlatısının bir sonucudur. Bu söylem, yaklaşık 2 bin yıllık bir tarihsel süreci yok sayarak siyasi egemenliği doğrudan kadim köklere dayandırma çabasını yansıtmaktadır.


İsrail göçle inşa edilmeye çalışılan bir nüfus sistemi kurgulamış olması nedeniyle çok parçalı bir toplum yapısına sahiptir. Belki de dünya üzerinde bir ikincisinin görülemeyeceği çeşitlilik İsrail’de bulunmaktadır. Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi, Teymani ve Beta Yisrael gibi etnik-kültürel aidiyetler ile Hilonim, Masortim, Datim ve Haredim gibi dindarlık seviyesiyle ilgili gruplar buradaki toplum yapısının sadece bir bölümünü oluşturmaktadır. Yüzlerce yıl boyunca farklı ülkelerin içinde ayrı dilleri konuşarak yaşamış, farklı gelenekler içinde varlık göstermiş ve hayat tarzı bakımından çeşitlilik barındırmış Yahudilerin İsrail’e entegrasyonu da bölgedeki kontrol alanlarını genişletmeye çalışan yetkililerin ele almak zorunda kaldıkları önemli bir mesele olmuştur. Kamuoyuna yansıyan birçok rapor ve analizde Aşkenazların etkili olduğu devlet yönetimi ve bürokraside Sefaradların dahi ikinci plana itildiği belirtilmektedir. Bunun dışında farklı operasyonlarla İsrail’e taşınan Yemen Yahudilerinin entegrasyonu ciddi bir sorun olarak görülmekte, Etiyopya’dan nakledilenlerin ise Yahudilikleri dahi sorgulanmaktadır.

Bütün bunlar, İsrail’i tek bir toplumsal kategori olarak sunmaya çalışan söylemin algı ve propaganda ürünü olduğunu göstermektedir. Bu parçalı yapıda İbranice ile kimlik oluşturma siyaseti öne çıkmaktadır.

İbranicenin devlet dili olarak özel biçimde vurgulanması ve Aliya Bakanlığı’nın göçmenlere yönelik İbranice eğitimi ve Ulpan programlarını merkezi bir uyum politikası olarak sunması, dil üzerinden ulusal aidiyetin ve İsrail kimliğinin inşa edilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bu bağlamda Netanyahu’nun 28 Ekim 2019’da Jewish Agency Board of Governors’taki “İbranice, Yahudi kimliği ve İsrail’le kurulan bağ, Yahudi geleceğini güvence altına almak için hayati önemdedir.” şeklindeki açıklaması oldukça dikkat çekicidir.


Siyonizmin şekillendirmeye çalıştığı yeni Yahudi kimliği, diaspora hayatının edilgen ve dağınık yapısından farklı olarak Tanrı tarafından vaat edildiğine inanılan toprağın sınırlarına bağlı, yerleşen, kalıcı yapı oluşturmaya çalışan, şiddete yönelebilen ve savaşabilen bir özne şeklinde tasarlanmıştır. Bu tasarıda geçmiş İbranice metinlerdeki kelimeler, bugünün ulusal hedeflerine bağlanarak hafızanın siyasal bir hareket alanına dönüştürülmesine ve kadim metinlerin dili üzerinden yeni bir toplumsal gerçeklik üretilmesine çalışılmaktadır.

Bu çerçevede Tevrat’ta yer alan pek çok kelime, kendi tarihsel ve dini bağlamlarından koparılarak seküler veya ulusal bir terminolojinin parçası haline getirilmiştir. Bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri halutz kavramında görülür. Orta Çağ döneminde kullanımı büyük ölçüde azalmış olan bu kelime, Siyonist hareket tarafından Filistin’deki ilk yerleşimci faaliyetleri yürüten öncü grupları tanımlamak için son dönemlerde yeniden gündeme taşınmıştır. Böylece kadim metinlerde askeri ya da öncü savaşçı çağrışımı taşıyan bu ifade, modern yerleşimci ideolojinin simgesine dönüştürülmüştür. Yine Siyonist hareket, şehirlerin, kasabaların, sokakların, yeni kurulan yerleşimlerin ve kamusal alanların isimleri üzerinden toprağın anlamını yeniden belirlemiştir. Tevrat’taki bölge adlarının, Yahudi tarihindeki sembol kişilerin ya da Siyonist hareketin öncü isimlerinin yer adı olarak kullanımı, coğrafyanın egemenlik kurma pratiğinde başlıca unsur olarak kabul edildiğini göstermektedir. İsrail’in yayılmacı politikalarında bir yere yeni bir ad vermek, o alanı yeni bir hafızaya bağlamakta, onun geçmişinin yeniden yorumlanmasını sağlamakta ve mevcut toplumsal gerçekliğin ikinci plana itilmesini kolaylaştırmaktadır. Filistin topraklarında yürütülen bu uygulamalar, yasadışı yerleşimlere meşruiyet zemini oluşturma amacını da taşımaktadır. Bütün bunlar gündelik dini emirlere, klasik rabbani otoriteye, diaspora döneminde gelişen teolojik sınırlamalara ve Mesih gelmeden kitlesel dönüşü yasaklayan yorumlara karşı mesafe gösteren hatta bütün bu külliyatı büyük ölçüde geri plana iten Siyonist ideologların Yahudi ulusal yurdu inşa etme girişimlerinde belli temaları iç siyasette yoğun şekilde kullandıklarını net bir şekilde göstermektedir.

Bu bağlamda Yahudi geleneğine sırtını dönen ve Tevrat’ı yalnızca antik Yahudi metinleri olarak gören İsrail’in ilk başbakanı David Ben Gurion, henüz kuruluşundan önce Tevrat’ta bahsi geçen yerleşim alanlarını inceleyerek İsrail’in sınırlarını belirlemeye çalışmıştır. İsrail’de son yıllarda radikal sağın din merkezli söylemlerinde sıklıkla kullandığı “Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan…” ifadesi de Tevrat’ın yeniden ele alınarak biçimlendirilen ideolojik bir kaynak deposu olarak görüldüğünün kanıtıdır.

Bütün bu hususlar birlikte ele alındığında Filistin topraklarının Yahudi dışı tüm unsurlardan arındırılmaya, ele geçirilen bölgelerin tamamının farklı ülkelerden gelen Yahudi nüfus ile doldurulmaya ve İsrail’in sınırlarının Tevrat’ta yer alan coğrafyayı kapsayacak şekilde genişletilmeye çalışıldığı görülmektedir. Son yıllarda birçok İsrailli yetkilinin bu üç hususu açık bir şekilde vurgulayan net açıklamalarda bulunması da bu durumu doğrulamaktadır.


Yayılmacı Politikalar ve Bölgesel Söylem


Siyonizmin izlemekte olduğu bu seçici yaklaşımın merkezinde Tevrat’taki toprak anlatıları salt dinsel hafıza unsurları olarak bırakılmamış, siyasi egemenliğin meşrulaştırıcı temeline dönüştürülmüştür. Filistin bu çerçevede geri dönülmesi, yeniden ele geçirilmesi ve mutlak biçimde sahip olunması gereken tarihsel bir mekân olarak sunulmuştur. Böyle bir zihniyet, “boş ülke” olarak kabul ettikleri bölgede yüzyıllar boyunca yaşamış olan toplulukların varlığını tali bir meseleye indirgemekte ve coğrafyanın insansızlaştırılmasına çalışmaktadır. Toprağın mevcut sakinleri tarihsel özne olmaktan çıkarılmakta ve bölge anlatısının dışına itilmektedir. Filistinlilere yönelik şiddet ve soykırım da büyük ölçüde buradan kaynaklanmaktadır. İsrail açısından konu müzakere edilmesi gereken bir ihtilaf olarak değil Yahudi ulusuna yönelik kadim bir hakkın yeniden tesis edilmesi şeklinde ele alınmaktadır. Bu anlayış doğrultusunda şekillendirilen ve yeni anlamlar yüklenen bir diğer kavram düşman ifadesi olmuştur. Siyonizm’in erken dönemden itibaren geliştirdiği güvenlik dili ile Tevrat kökenli düşman imgeleri arasındaki yakınlık bu nedenle önemlidir. İsrail’in savaş tarihinde ve siyasi söyleminde sık sık karşılaşılan Amalek, yedi Kenan ulusu, Tanrı’nın düşmanları, ebedi yurt ve vaat edilen topraklar gibi kavramlar, gündelik dini betimlemeler değildir. Bunlar, modern düşman tasavvurunu derinleştiren ve karşı tarafın tarihsel bakımdan yok edilmesini meşrulaştıran zihinsel araçlardır. Özellikle Netanyahu’nun Gazze saldırıları ve ABD ile müşterek şekilde yürüttüğü İran Savaşı sırasında defalarca vurguladığı Amalek kelimesi bu bağlamda özel bir yere sahiptir. Yahudi dini geleneğinde Amalek, en büyük kötülükle, unutulmaması gereken saldırılarıyla ve ortadan kaldırılması meşru görülen tehditle ilişkilendirilen, varlığı günümüze ulaşmamış antik dönem topluluklarından biridir. Bu nedenle İsrailli yöneticilerin söylemleriyle Amalek kelimesinin yeniden dolaşıma sokulması şiddetin dilini sertleştirmeye, düşmanı insani ve siyasi düzlemden çıkarıp metafizik bir kötülük figürüne dönüştürmeye ve uygulanacak şiddetin sınırlarını ortadan kaldırmaya imkan tanımaktadır. Dolayısıyla düşman olarak tanımlanan topluluklarla yaşamak, tartışmak ya da anlaşmak bir tarafa tüm unsurlarını yok edip ortadan kaldırmak öncelikli hale gelmektedir. Gazze’ye yönelik saldırı ve gerçekleştirilen soykırım sırasında İsrail’in üst düzey siyasi aktörlerinin Amalek ifadesine başvurması, gerçekleştirilecek saldırıların fiziki çerçevesine de işaret etmiştir. Bu söylemle tarihsel düşman anlatıları devreye sokularak İsrail tarafından gerçekleştirilen şiddet ve soykırımın meşrulaştırılması da amaçlanmıştır. Böylece savaş, uluslararası hukukun, sivillerin korunmasının ya da askeri ölçülülüğün tartışıldığı bir alan olmaktan çıkarak tarihsel bir intikam ve yok etme sahnesinin gerçekleştirildiği bir alana dönüşmektedir.

Bu dönüşüm, Gazze’de kullanılan yöntemlerde de kendini belli etmiştir. Yoğun bombardıman, sivil alanların hedef haline gelmesi, saldırı araçları, açlığın bir baskı unsuruna dönüştürülmesi, gündelik hayatın yaşanamaz hale getirilmesi, bebek, kadın ve yaşlıların da aralarında bulunduğu on binlerce sivilin öldürülmesi, ayakta kalan hiçbir binanın bırakılmaması bu yöntemlerden sadece bir kısmını oluşturmaktadır.


Filistin’de devam eden işgal, yasadışı yerleşimlerin genişletilmesi, Batı Şeria’daki parçalama siyaseti, Kudüs’ün statüsünü tek taraflı biçimde dönüştürme çabaları ve Gazze’de yürütülen yıkım politikaları; Siyonizmin uzun vadeli ve çok katmanlı ideolojik programının sadece bir bölümünü oluşturmaktadır. 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail’in yürüttüğü saldırı ve yayılmacı politikalar, rehinelerin kurtarılması söylemi etrafında sunularak başlamıştır. Fakat yürütülen askeri operasyonların seyri, kullanılan yöntemler, hedef seçimi, siyasi açıklamalar ve bölgesel çatışma alanlarının peş peşe genişlemesi, İsrail’in kapsamlı bir yayılma programı yürüttüğünü göstermiştir. Gazze’deki saldırılar sürerken İsrail’in aynı anda işgal altındaki Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve İran’da yeni savaşlara girişmesi, bölgesel genişlemeyi merkeze alan askeri ve siyasi bir gündemle hareket ettiğini ortaya koymaktadır. İmzalanan ateşkeslere rağmen askeri operasyonların sürdürülmesi, yüzlerce Filistinlinin öldürülmesi, yerinden edilmiş ailelerin kaldığı çadırlara, sivil yerleşim noktalarına, sağlık personeline ve gazetecilere kasıtlı saldırıların düzenlenmesi, sınır kapılarının kapatılması ve insani yardım akışının durdurulması bölgesel yayılma mantığın parçası olmuştur. Öyle ki Birleşmiş Milletler insan hakları ofisi, yardım dağıtım noktaları ve insani yardım konvoylarının çevresinde 798 Gazzelinin öldürüldüğünü açıklamıştır. Bu bağlamda farklı bölgelerden getirilen Yahudilerin Gazze’ye yerleştirileceğine yönelik çeşitli program ve girişimlerin medyaya yansımış olması da oldukça dikkat çekicidir.


İsrail Yayılmacılığının Bölgesel Yansımaları


Gazze’de soykırımla ilerleyen savaş mantığı, kısa sürede kuzeye doğru taşınmıştır. İsrail-Lübnan hattında 2023 sonundan itibaren tırmanan gerilim, Mart 2026 itibarıyla çok daha yıkıcı bir evreye girmiştir. İsrail, Litani Nehri üzerindeki Zrarieh Köprüsü’nü vurmuş, Beyrut’un güney banliyölerine saldırıları yoğunlaştırmış ve broşürlerle Lübnan’a “Gazze ölçekli” yıkım tehdidinde bulunmuştur. Bu saldırılar, 700’den fazla kişinin ölümü, 800 bini aşkın insanın yaşadıkları yerleri terk etmesiyle neticelenmiştir. İsrail tarafından dağıtılan tahliye bildirgelerinde boşaltılması istenen alanın Lübnan topraklarının yaklaşık yüzde 14’ünü kapsaması ise üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. İsrail kara unsurlarının Lübnan sınırından yaklaşık 7 kilometre içeri girmiş ve yol blokajları kurmuş olması da yürütülen askeri operasyonların sınır güvenliğinin ötesine geçerek fiili nüfuz alanını genişletme amacı taşıdığını göstermektedir. 12 Mart 2026’da İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın, saldırıların durdurulmaması halinde Lübnan’ın İsrail tarafından işgal edileceğini belirtmesi de askeri yolla ilerleyen bölgesel yayılma faaliyetlerinin sonraki aşamalarına işaret etmektedir.


İsrail’in yayılma amacıyla faaliyet yürüttüğü bir başka alan Suriye olmuştur. 2025 yılı boyunca Suriye’de hava saldırılarını artırmış ve bunu yeni Şam yönetimine dönük bir uyarı şeklinde tanımlamıştır. Ayrıca Suriye’yi Türkiye’nin nüfuz sahasına dönüşen bir tehdit olarak algıladığını ifade eden İsrail, Şam’dan tampon bölgeye kadar uzanan ve Hermon Dağı çevresini de kapsayan silahsızlandırılmış bir hat oluşturulması beklentisini açıkça dile getirmiş ve belli alanları “İsrail vatandaşlarının güvenliği” gerekçesiyle elinde tuttuğunu belirtmiştir. Bütün bu saldırı ve tehdit içeren söylemler, İsrail’in Suriye dosyasında anlık hava saldırılarının dışında daha kalıcı, coğrafi ve güvenlikçi bir yeniden düzenleme arayışında olduğunu göstermektedir. Kuzey hattında “tampon bölge” fikrinin giderek daha geniş ve daha derin bir jeopolitik hedefe dönüşmesi Suriye’nin egemenlik alanı içinde uzun süreli askeri denetim, hava üstünlüğü ve siyasi baskı üretmenin yanı sıra Türkiye’nin bölgesel etkinliğini azaltmaya yönelik bir amacı da taşımaktadır.


İsrail’in kendine bölgesel alan açmak için başlattığı 2026’daki son saldırılar İran’a yönelik olmuştur. Nükleer kapasite ve teröre destek veren rejim kurgusuyla ABD’nin de desteğiyle 28 Şubat 2026’da başlayan saldırılar, İran’ın askeri ve nükleer tesislerini, güvenlik noktalarını ve rejimin önemli temsilcilerini hedef almakla birlikte kamusal alanlara da yönelmiş fakat İran halkına yönelik “rejimi devirme” çağrılarını da barındırmıştır. Enerji piyasalarını sarsan ve Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği ciddi biçimde aksatan saldırılar, İsrail’in İran’ı artık vekil aktörler üzerinden çevrelemeye çalışmakla yetinmediğini ve doğrudan rejimi hedef alan bir stratejiye yöneldiğini göstermektedir. Ayrıca İsrail’in İran’a uzanan savaş hattının küresel yardım ağlarını, enerji fiyatlarını, nakliye maliyetlerini ve gıda güvenliğini de etkileyen sonuçlar ürettiği belirtilmektedir. Bu süreçte İsrail iç siyasetinde savaşın kurumsallaştırılmasına yönelik adımlar da atılmıştır. İsrail kabinesinin savunma harcamalarını 32 milyar şekel artıran revize bütçeyi onayladığı, toplam savunma bütçesinin ise 143 milyar şekele çıktığı açıklanmıştır. Bu artış, İran savaşı ve bölgesel cephelerdeki saldırıların aynı anda sürdürülmesi bağlamında gerekçelendirilmiştir. Dolayısıyla İsrail’in yürütmüş olduğu bölgesel yayılmacılık dönemsel bir süreçten çıkarak devlet maliyesini yeniden şekillendiren kalıcı bir öncelik olarak görülmektedir.

Son yıllarda yaşanan tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde 7 Ekim sonrasındaki İsrail politikaları üç temel hat halinde belirginleşmektedir. İlk olarak, Gazze’de geliştirilen kuşatma, yerinden etme ve yıkım mantığı başka cephelere taşınmıştır. İkinci olarak, güvenlik söylemi sınır savunması çerçevesini aşmış, Lübnan’da fiili derinlik, Suriye’de tampon bölge, İran’da ise doğrudan rejime ve altyapıya yönelik saldırılar şeklinde kendini göstermiştir.  Üçüncü olarak da bütün bu askeri genişleme tarihsel-dini çağrışımlarla beslenen bir meşruiyet diliyle desteklenmiştir.


Sonuç


İçinde bulunduğumuz dönem İsrail’in uzun süredir vurguladığı güvenlik merkezli yaklaşımın, giderek bölgesel ölçekte kendine alan açmaya çalışan yayılmacı bir yaklaşıma evrildiği süreci barındırmaktadır. Gazze’deki imha ve soykırım uygulamaları, Lübnan’daki geniş tahliye ve bombardıman faaliyetleri, Suriye’de sınır ötesi güvenlik alanı kurma isteği ve İran’la doğrudan savaşa girilmesi, aynı büyük resmin farklı parçalarını oluşturmaktadır. Bu resimde İsrail, kendini bölgesel bir güç olarak konumlandırmaya çalışmakta, hava saldırılarında üstünlük kurmaya, çevre ülkeleri askeri açıdan baskı altına almaya, saldırılarla belli bölgedeki nüfusu boşaltmaya ve gerilim yaşadığı ülkelerin devlet sistemlerini zayıflatmaya gayret göstermektedir. Adeta bir puzzle görünümü veren kendi toplumsal çeşitliliğine ve birbirine ciddi tepki gösteren sosyal tabakalarına rağmen İsrail, Hizbullah karşıtlığı üzerinden Lübnan’a, Dürzi gibi etnik gruplara destek açıklamalarıyla da Suriye’ye müdahale etmeye çalışmaktadır. Benzer bir yaklaşım İran saldırılarının ilk günü olan 28 Şubat’ta Netanyahu’nun açıklamalarındaki “İran’daki halkın tüm kesimlerinin Persler, Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Ahvazilerin zulüm boyunduruğunu atma zamanı gelmiştir.” ifadelerinde de görülmektedir. İsrail’in atmış olduğu bu adımlar, Orta Doğu’da bölgesel barışın daha da zayıflamasına, insani yıkımın derinleşmesine ve küresel düzeyde yeni siyasi, ekonomik ve toplumsal krizlerin çoğalmasına neden olmaktan öteye geçmeyecektir. İsrail, bölgesel yayılmacı politikaları yürüttüğü tüm bu süreç içinde Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve onun liderliğindeki Türkiye’ye de diplomatik üslubun ötesinde tahrik edici bir dille söylemde bulunmaktadır. Netanyahu başta olmak üzere kabinenin tüm üyeleri sıklıkla Türkiye’ye yönelik ifadeler kullanmakta, ABD ve Batı ülkelerine karşı Sayın Erdoğan’ı ve Türkiye’yi belli bir çerçeveye konumlandırmaya çalışmaktadır. Halbuki Türkiye ve İsrail arasındaki esas ayrım, bölgesel gelişmeleri okuma biçiminde, kriz anlarında ortaya konulan reflekslerde ve uzun vadeli strateji üretme kabiliyetinde belirginleşmektedir. Türkiye, son yıllarda güvenlik, diplomasi, enerji, ticaret ve insani yardım araçlarını aynı anda devreye sokarak bölgesel denklemi etkileyen, yönlendiren ve yeni alanlar açan bir aktör görünümü kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye, tehditlere tepki veren bir ülke olmanın ötesine geçmiş, yeni siyasi ve jeopolitik gerçeklikler üretebilen bir konuma yerleşmiştir. İsrail ise uzun süre askerî üstünlük, teknolojik kapasite ve ABD ile kurduğu özel ilişki üzerinden güvenlik anlayışını tahkim etmiş olsa da yeni dönemde ciddi bir baskı içinde sıkışmaktadır. Türkiye, sahada varlık gösteren bir güç olmanın yanında siyasi meşruiyet üretebilen, müzakere kapasitesi taşıyan ve bölgesel krizlerin sonucunu etkileyebilen bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu yeni denklem karşısında İsrail, daha çok propagandaya ve algı yönetimine yönelmekte, farklı bölgelerde çatışma ve gerilim alanları oluşturmakta ve Türkiye’yi de bu çatışmanın içine dahil etmeye çalışmaktadır. Mevcut süreç, Türkiye’nin bölgesel ağırlığını tahkim ettiği, İsrail’in ise sert güç unsurlarına sahip olmasına rağmen çevresini dönüştürme ve bölgeyi kendi lehine biçimlendirme kapasitesinde aşınma yaşadığı bir döneme işaret etmektedir. Bölgede şekillenen yeni güç dağılımı, Türkiye’nin giderek daha merkezi ve belirleyici bir aktör hâline gelmesini, İsrail’in ise daha savunmacı, daha tedirgin ve daha tepkisel bir çizgiye sürüklenmesini sağlayacaktır. Bu yeni dönemde belirleyici unsur, operasyonel askeri faaliyetlerin dışında çok boyutlu strateji kurabilme, sahadaki gücü diplomatik akla dönüştürebilme ve krizleri yönetmenin ötesine geçerek yeni denklemler inşa edebilme kapasitesi olacaktır.