İsrail’in Gazze’ye yönelik hücumları sürerken, sis perdesi ardında yıllardır bekleyen bir tasavvur olan Ben Gurion Kanalı yeniden zuhur ediyor. Gazze’nin geleceğini örten belirsizlik, bu eski fakat zinde fikri yeniden ön safa taşıyor. Altmış yılı aşkın bir mazisi bulunan bu proje, salt bir mühendislik hayali olmanın ötesinde, Doğu ile Batı arasındaki seyrüsefer hatlarını, ticaret akışlarını ve bölgesel güç dengelerini dönüştürme iddiasını da içinde taşımaktadır.
Kanal fikrinin kökleri, 1956 Süveyş Krizi’nin oluşturduğu gerilim dolu süreçten 1960’ların başına kadar uzanır. Howard D. MacCabee tarafından 1963’te kaleme alınan ve otuz yıl boyunca sır gibi saklanan rapor, bu vizyonun ilk çerçevesini teşkil etmekte. Belge 1996’da arşivlerden sızdığında dönemin siyasî konjonktürü içinde büyük yankı uyandırmasa da bugün Gazze’nin geleceğinin yeniden tasarlandığı bir eşikte, bütün şatafatıyla yeniden tartışılmakta. Bu geri dönüşün rastlantı olmadığı açık. Zamanlama manidar; askerî bir şokun ardından, kalıcı bir ekonomik ve stratejik dönüşüm fırsatı... Bu, şüphesiz ki sırf bir kanal inşası değil, bir sinsi emelin yansıması.
Ben Gurion Kanalı, Kahire’ye bölgesel ve küresel düzeyde hayati bir kaldıraç gücü kazandıran Süveyş Kanalı’nın stratejik etkisini kırmayı hedefleyen bir projedir. Süveyş’in üzerinde durduğu kırılgan jeopolitik zemini -Mısır’ın Rusya ile yakınlığı, bölgesel gerilimler, siyasî istikrarsızlık, kanalın dar ve müdahaleye açık yapısı, geçiş ücretleri- bertaraf eden alternatif bir koridor vaat etmektedir. Bu bağlamda söz konusu girişim, basit bir rota değişikliğinin ötesinde, doğrudan bir güç transferi projesi niteliği taşımaktadır. Proje, Mısır’ı en önemli gelir kaynaklarından birinden mahrum bırakarak stratejik olarak zayıflatmayı; İsrail’i ise küresel ticaretin yeni merkezlerinden biri hâline getirmeyi amaçlamaktadır. Ekonomik fizibilitenin ötesinde, bu projenin merkezinde bölgenin jeopolitik kodlarını yeniden şekillendirme iradesi yatmaktadır.
Çin’in Küresel Nüfuzuna Karşı
Süveyş Kanalı’nın hikâyesi, aynı zamanda modern Mısır’ın da hikâyesidir. Avrupa ve Uzak Doğu limanları arasındaki mesafeyi yaklaşık 7 bin kilometre kısaltması, zaman ve yakıt tasarrufu sağlaması, Süveyş Kanalı’nı günümüzde dünya ticaretinin belkemiği hâline getiriyor. Yaklaşık olarak küresel ticaretin %12-13’ü bu su yolundan geçiyor ve kanalın kontrolü, Mısır’ın ekonomik ve siyasî istikrarı açısından hayatî bir unsur teşkil ediyor.
Fakat bu stratejik değer, onu uluslararası siyasetin fırtınalı okyanusunda bir hedef hâline getirdi. İngiliz işgali, 1956’da Cemal Abdünnasır’ın millileştirme hamlesiyle tetiklenen ve tarihe Süveyş Krizi olarak geçen çatışma, kanalın aynı zamanda bir bağımsızlık ve egemenlik simgesi olduğunu bütün dünyaya gösterdi.
Bugün Süveyş, Mısır için gurur abidesi olmanın çok ötesinde bir anlam taşımakta. Devletin bütçesine yılda milyarlarca dolar ciro aktaran, doğrudan ve dolaylı olarak yüzbinlerce kişiye istihdam sağlayan, limanları, lojistik ağı ve yan sanayileriyle ülkenin gayrisafi hasılasına can veren bir ekonomi lokomotifi konumunda. 2015’te tamamlanan ve çift yönlü trafiğe imkân tanıyan genişletme projesiyle değişen küresel ticaret hacimlerine ve daha büyük gemilere uyum sağlayarak rekabet gücünü muhafaza etmekte. 2022-2023 mali yılında 9.4 milyar dolar gibi tarihî bir gelire ulaşması, bu canlılığın en somut kanıtı. Bunlar, kanalın Mısır’ın döviz kaynakları ve makroekonomik dengesi üzerindeki belirleyici rolünü somut biçimde gösteriyor.
Küresel ticaretin ritmini belirleyen ana arterlerden olan Süveyş Kanalı, mart ayının puslu bir sabahında beklenmedik bir sessizliğe büründü. Ever Given adlı devasa konteyner gemisi, bir kum fırtınasının kollarında sürüklenerek kanalın en hassas noktasında karaya oturdu ve dünyanın mal akışının kalbine adeta bir hançer sapladı. Altı gün boyunca, 360 gemi bu dar geçidin iki yakasında demirlemek zorunda kaldı; her geçen saat, küresel ekonomiye milyarlarca dolarlık yük bindirdi. Bu kısa ama şiddetli kriz, modern ticaretin ne denli kırılgan bir iplikle örüldüğünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Yemen’deki Husî saldırıları nedeniyle Kızıldeniz’de yaşanan güvenlik endişeleri de küresel tedarik zincirlerinin bu darboğaza ne kadar bağımlı olduğunu ve alternatif rotalara duyulan ihtiyacı gösterdi. Husîlerin İsrail bağlantılı gemilere yönelik saldırıları, birçok büyük denizcilik firmasını gemilerini Ümit Burnu’na yönlendirmeye zorladı; bu da nakliye sürelerini ve maliyetlerini önemli ölçüde artırdı. İşte Ben Gurion projesi, tam da bu “kırılganlık” algısı üzerine inşa edilen fırsatçı bir teklif olarak okunabilir.
Mısır'ın Çin ile derinleşen stratejik ortaklığının Batı dünyasında uyandırdığı rahatsızlık İsrail’in elini güçlendiriyor. Mısır'ın 2014'te Pekin'le imzaladığı Stratejik Ortaklık Anlaşması ve Kuşak-Yol Girişimi'ndeki aktif rolü, Washington ve müttefikleri için endişe verici bir gelişme olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda, Ben Gurion Kanalı, Çin’in küresel nüfuzuna karşı Batı’nın jeo-ekonomik bir cevabı, yeni bir güç manifestosu niteliği taşıyor.
Kanal Hayata Geçirilebilir mi?
Ben Gurion Kanalı, derin ideolojik kökleri ve potansiyel olarak yıkıcı jeopolitik sonuçları olan stratejik bir hamle. İsrail’in kurucu babası David Ben Gurion’un, ülkesini sadece bir vaha değil, aynı zamanda bir ticaret ve lojistik imparatorluğuna dönüştürme rüyasının da somut ifadesi. Ben Gurion Kanalı projesi, Necef Çölü’nü aşarak Hayfa Limanı’na ulaşacak alternatif bir su yolunun oluşturulmasına yönelik devasa stratejik ve lojistik bir meydan okumanın parçasıdır. Süveyş Kanalı'nın basit ve düz çöl arazisindeki güzergahının aksine, bu proje Necef Çölü'nün engebeli ve dağlık kesimlerinden geçmek zorundadır. Bu da milyarlarca metreküp sert kayanın kırılıp kazılması anlamına gelir. İşgal edilmiş kadim Filistin topraklarının en güney ucundaki Eilat limanından başlayarak Akabe Körfezi’ni geçmekte, Ürdün sınırını aşmakta, Arabe Vadisi boyunca uzanmakta; Necef Dağları ve Ürdün Yaylaları arasında yaklaşık 100 kilometrelik bir koridor oluşturmakta ve Ölü Deniz’e yönelip Gazze Şeridi’ni dolanarak Akdeniz’e ulaşmakta.
Soğuk Savaş’ın en şiddetli yıllarından 1963’te, bu fikir şaşırtıcı ve ürpertici bir boyuta ulaşmıştı. Amerikan Enerji Bakanlığı’na ait, bugün kamuya açılan belgeler, kanalın inşası için nükleer patlayıcıların kullanılmasını öngören radikal bir planı ortaya koyuyordu. Project Plowshare adı verilen bu girişim kapsamında, Necef Çölü’nün sert kayalarını, 520 yeraltı nükleer patlamasıyla parçalayarak bir geçit açmak tasarlanıyordu.
Belgede 160 millik güzergahın 130 milinin "insansız çöl arazisi" olduğu not düşülürken, asıl çözülmesi gereken meselenin, yoğun nüfuslu Gazze Şeridi'ndeki halkın nasıl yerinden edileceği sorusunda düğümlendiği ifade ediliyordu. Aynı belge, projenin siyasî fizibilitesine dair kaygıları da dile getiriyor ve İsrail’i çevreleyen Arap ülkelerinin böyle bir girişime şiddetle karşı çıkacağını öngörüyordu. İşte bu ağır siyasî gerçeklik, radyasyon riski ve insanî maliyet, projenin onlarca yıl rafa kaldırılmasının temel sebebi olmuştu.
Hayata geçirilmesi hâlinde, Ben Gurion Kanalı, Süveyş’i gölgede bırakacak iddialı teknik özelliklere sahip olmayı hedefliyor. 292 kilometre uzunluğuyla 193.3 kilometrelik Süveyş’ten üçte bir oranında daha uzun olan kanal, 50 metre derinliği ve 200 metre genişliğiyle dünyanın en büyük konteyner gemilerine dahi ev sahipliği yapabilecek kapasitede tasarlanıyor. Kayalık zemin üzerine inşa edileceği için kumlu zemine sahip Süveyş’e kıyasla erozyon ve tortulaşma nedeniyle çok daha az bakım gerektireceği, ayrıca çift şeritli bir tasarımla gemilerin aynı anda iki yönde kesintisiz geçiş yapabilmesine olanak tanıyacağı öne sürülüyor.
Proje, etrafında inşa edilecek yeni yerleşimler, limanlar, enerji hatları, oteller ve devasa lojistik merkezleriyle bütünleşik bir kalkınma hamlesi olarak tasarlanıyor. Özellikle Necef Çölü'nün güneyinin canlandırılması ve İsrail'in "ikinci bir Singapur" olma hedefi, bu vizyonun merkezinde yer alıyor.
Proje, İbrahim Anlaşmaları bağlamında yeni bir stratejik derinlik kazanıyor. Kanal, geleceğin şehri NEOM ve Suudi Arabistan ile doğrudan bir deniz bağlantısı kurma potansiyeli taşıyor. Bu da İsrail'i, Hindistan'dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan üzerinden İsrail'e ve oradan Avrupa'ya uzanan yeni Baharat Yolu’nun denizdeki kritik halkası hâline getirebilir. Ben Gurion Kanalı’nın önündeki en büyük engel, muazzam maliyeti ve çetin coğrafî şartlardır. Mevcut planlar, kanalın Süveyş’e kıyasla daha uzun, daha derin ve inşa sürecinin çok daha karmaşık olacağına işaret ediyor. Dağlık arazide kazı yapmanın teknik zorlukları ve bunun getireceği yüksek maliyet, projenin finansal fizibilitesini ciddi şekilde sorgulatıyor.
Yüz yılı aşkın bir süredir işleyen, uluslararası kabul görmüş bir kurum olan Süveyş Kanalı’nın yerini almak, yalnızca bir kanal inşa etmekten çok daha fazlasını gerektirir. Bu, küresel denizcilik sektörünün güvenini, yerleşik lojistik ağlarını ve diplomatik mutabakatları da kazanmayı icap ettirir. Mısır’ın en büyük stratejik avantajı, süre ve yerleşik düzendir. Süveyş’in konumu, hâlâ Asya-Avrupa arasındaki en kısa rota olma özelliğini korumaktadır. Mısır’ın yapması gereken, bu doğal üstünlüğü daha da pekiştirmek olmalıdır.
Ben Gurion Kanalı’nın önündeki en büyük engel karmaşık jeopolitik çatışmalardır. Proje, kaçınılmaz olarak Mısır’ın bölgedeki stratejik konumuna, ekonomik güvenliğine ve ulusal prestijine yönelik doğrudan ve tarihî bir tehdit olarak algılanıyor. Sözgelimi Suudi Arabistan’ın Mısır ile olan tarihî ve dinî bağları, Riyad’ı zor bir diplomatik dengeye itebilir. Ürdün ise, kanalın sınırlarına yakınlığı ve tek deniz çıkışı olan Akabe Limanı'nın rolünün görece azaltma riski nedeniyle coğrafî ve ekonomik bakımdan doğrudan etkilenecek bir aktör olarak, muhtemelen projeden bir pay kapma ya da tamamen karşı çıkma ikilemiyle karşı karşıya kalacak.
Yepyeni Bir İstikamete Doğru
Daha da önemlisi, kanalın inşası, özellikle Gazze Şeridi gibi hassas bölgelerden geçmesi planlanan tarihî güzergahı düşünüldüğünde, yeni bir nüfus mühendisliği ve kitlesel katliamın tetikleyicisi olabilir. Bu durum, projeyi sadece jeopolitik değil, aynı zamanda ağır bir insanî krizin ve uluslararası hukuk tartışmasının merkezine taşıyor.
Güvenlik boyutu da en az diğerleri kadar kritik. 300 kilometrelik bir su yolu, İsrail’in yaymış olduğu istikrarsızlık karşısında nasıl hayata geçirilecek? Bölgedeki Hamas ve Hizbullah gibi aktörlerin, bu projenin kendi varlıklarını tehdit ettiğini düşünmesi muhtemel. Bu da bölgedeki istikrarsızlığa bir yenisinin daha eklenmesi demek. Bu nedenlerle bu girişim, İsrail için devasa bir askerî ve istihbarî yük getirecek. Ayrıca, Süveyş Kanalı uluslararası anlaşmalarla "tarafsız" bir su yolu statüsüne sahipken, Ben Gurion Kanalı tamamen İsrail kontrolünde olacak. Bu da İsrail'in, siyasî anlaşmazlıklarda kanalı bir koz olarak kullanıp belirli ülkelere ait gemilerin geçişini yasaklama ihtimalini doğuruyor.
Projenin teknik ve çevresel maliyetleri ise en az siyasî boyutu kadar çetrefilli. Kanal, Necef Çölü’nün amansız topoğrafyasını aşmak için devasa bir kazı çalışması gerektiriyor. Akdeniz ile Kızıldeniz arasındaki seviye farkının üstesinden gelmek, Panama Kanalı’ndakine benzer bir havuz ve kapak sistemi ya da devasa pompa istasyonlarının inşasını zorunlu kılıyor. Ayrıca, zaten su kıtlığı çeken bir bölgede bu ölçekte bir su yolunu beslemek için gerekli olan su kaynağının temini, yer altı sularının tuzlanma riskiyle birlikte ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Necef’in nadir flora ve faunası, kazı ve patlatma çalışmaları nedeniyle geri dönüşü olmayan bir tahribatla karşı karşıya kalabilir. Üstelik, kanalın lojistik merkezler, enerji depolama tesisleri ve boru hatlarıyla desteklenmesi planlandığından, olası bir petrol sızıntısı veya endüstriyel kirlilik, bu kırılgan çöl ekosistemini çok daha geniş ölçekte ve kalıcı olarak etkileyebilir. Finansal analizlere bakıldığında, projenin yaklaşık 100 milyar dolara mal olacağı öngörülüyor. Ancak, uluslararası ticaretin sürekli genişleyen hacmi göz önüne alındığında, kanalın orta vadede kâra geçmesi ve yıllık 10 milyar dolar civarında bir gelir getirmesi bekleniyor. Bu rakamlar, projeyi yatırımcılar nezdinde finansal açıdan son derece cazip kılıyor.
Netice itibarıyla, Ben Gurion Kanal Projesi, 21. yüzyılın küresel rekabet dinamiklerini anlamak adına bir mercek vazifesi görüyor. Bu kanal, inşa edilip edilmemesinden bağımsız olarak, Ortadoğu’daki güç dengelerinin ve küresel ticaret rotalarının yeniden nasıl tasavvur edildiğine dair kuvvetli bir işaret fişeği yakmış durumda. Küresel ticaretin geleceği, belki de yepyeni bir istikamete doğru akmaya hazırlanıyor.