Uluslararası ilişkilerde küresel sistemi, gücün devletler arasındaki dağılımına işaret edecek şekilde ve güç merkezlerinin niceliğine göre tanımlamak geleneksel bir yaklaşımdır. Bu çerçevede uluslararası sistem genellikle tek kutuplu, iki kutuplu ya da çok kutuplu olarak tanımlanır. Günümüzde uluslararası düzenin Sovyetler Birliği’nin dağılmasından itibaren şekillendiği hâliyle ABD liderliğindeki tek merkezli yapısından daha karmaşık ve çok kutuplu bir yapıya doğru kaydığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu bağlamda, ana aktörler olarak Çin ve Rusya’nın öne çıktığı ve bu aktörlerin klasik askerî ittifaklardan farklı olarak Avrasya eksenli yeni bir küresel güç ekseni oluşturduğu ileri sürülmektedir. Bu yeni eksende Rusya’nın enerji kaynakları, askerî kapasitesi ve jeopolitik ağırlığıyla yapının güvenlik omurgasını tesis ettiği; Çin’in ise devasa ekonomik hacmi, teknolojisi ve finans gücüyle ekonomik omurgayı inşa ettiği ifade edilmektedir. Eşzamanlı olarak da, sistemdeki liberal normların zayıfladığı, bunun yerine egemenlik ve içişlerine karışmama gibi devlet merkezli prensiplerin giderek daha fazla öne çıkarıldığı ileri sürülmektedir.
Öte yandan küresel sistemin bu türden çok kutuplu bir yapıya evrildiği genel kabul görse de, dünya sisteminin işleyişine ilişkin farklı aktörlerin muhtelif algıları ve beklentileri söz konusudur. Başka bir deyişle, “çok kutupluluk” mefhumu küresel tartışmalarda merkezî bir referans noktası olsa da, farklı ülkeler bu mefhuma farklı anlamlar yükleyebilmektedir. Dolayısıyla çok kutupluluk, analitik bir tanımlama olmaktan çok, her aktörün kendi siyasî gündemine göre biçimlendirdiği normatif ve stratejik bir inşa niteliği taşımaktadır. Dış politika yapıcılarının gözlemlenebilir algıları, yorumları ve siyasî hedefleri açısından bir analiz yapıldığında, mevcut dünya sistemi içerisinde her bir aktörün küresel yapıya dair birbirinden farklı yaklaşımlar benimsediği görülmektedir. ABD, Rusya ve Çin ile orta ölçekli güç olarak nitelendirilebilecek Türkiye’nin çok kutupluluk anlayışlarına odaklanmak gerekirse, her birinin bu hususta birbirinden farklı yaklaşımlara sahip olduğu görülecektir.
ABD: Stratejik Bir Araç Olarak Çok Kutupluluk
ABD, küresel rolünü tarihsel olarak “liderlik” ya da “üstünlük” kavramlarıyla tanımlamaktadır. Bu nedenle “çok kutupluluk” terimi, ABD’nin güncel dünya siyasetine dair resmî söylemlerinde ancak seyrek ve yüzeysel biçimde yer bulmaktadır. Bununla birlikte, ikinci Trump dönemi, Washington’ın çok kutupluluk tartışmalarındaki konumunu karmaşıklaştıran yeni bir boyut eklemiştir. Nitekim ABD içerisinde çok kutupluluğun artık kaçınılmaz olduğunu kabullenen bir eğilimin ortaya çıktığı söylenebilir. Tarife politikasını dış politika amacıyla araçsallaştırma girişimi ve zaman zaman aldığı tarife kararlarından dönüşler yapması ABD’yi -kendi iradesiyle olmasa da- tek kutuplu mantığın sınırlarını zorlayan bir konuma taşımaktadır. Başka deyişle, ABD resmi söyleminde çok kutupluluğu reddetmeye çalışsa da, ikinci Trump dönemindeki bu tutarsız ve zorlayıcı ticaret politikaları, ABD’nin kendi gücünün sınırlarına çarpmasına neden olmaktadır. Esasında Washington, istemeden de olsa, küresel sistemin artık tek bir liderin keyfi kararlarına göre dönmeyecek ölçüde çok kutuplu bir evreye geçtiğini kendi pratiğiyle tescillemiş olmaktadır.
ABD, çok kutupluluğu ideolojik olarak hiçbir zaman arzulamasa da; Çin’in yükselişi karşısında artık küresel jandarmalık rolünü tek başına sürdüremeyeceğinin de farkındadır.
Bu durumu müttefiklerine karşı stratejik bir kaldıraç olarak kullanırken izlediği iki temel taktik bulunmaktadır: Öncelikle, Washington artık her krizle kendisi ilgilenmeyi tercih etmemektedir. Bunun yerine, çok kutuplu dünyada kendi güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiğini ileri sürerek Avrupalı müttefiklerini daha fazla askeri harcama yapmaya zorlamaktadır (NATO’nun %2 GSYİH hedefi gibi). Bir yandan Rusya tehdidini Avrupa’nın kendi sırtlanması gereken bir sorun olarak konumlandırırken, öte yandan Çin’i çevrelemek için AUKUS Paktı ve QUAD gibi daha küçük ölçekli ve esnek ittifaklar kurarak yükü Japonya, Avustralya ve Hindistan ile paylaşmaktadır. İkinci olarak ABD, küresel çok kutupluluğu kabul etmiş gibi görünerek müttefiklerine şayet “ellerini taşın altına koymazlarsa” ABD’nin yalnızca kendi güvenliğine odaklanacağı mesajını vermektedir. Bu örtülü tehdit, müttefikleri (özellikle Avrupa ve Asya’daki gelişmiş ekonomiler) savunma bütçelerini artırmaya ve ABD liderliğindeki yeni blok yapısına daha sadık kalmaya zorlamaktadır. Bu perspektiften değerlendirildiğinde, ABD açısından çok kutupluluk söylemi, bir nevi küresel hegemonyayı korumanın maliyetini düşürme stratejisi anlamına gelmektedir.
Rusya: Yıkıcı ve Devrimci Bir Geçiş Vizyonu
Rusya’nın çok kutupluluk vizyonu ise radikal bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir. Rusya açısından çok kutupluluk, ABD hegemonyasının sona ermesinin ötesinde Batı’nın bütünüyle gerilemesini ifade etmektedir. Bu perspektifle Rusya, sistemin çok kutuplu bir yapıya geçişini kaçınılmaz görmekte ve hatta bizzat hızlandırılması gereken tarihî bir süreç olarak değerlendirmektedir. “Kurallara dayalı düzen” kavramını ABD hegemonyasının bir meşruiyet kılıfı olarak reddeden Moskova, çok kutupluluğa geçişi keskin bir kopuş olarak tanımlamaktadır. Bu vizyonun en somut yansıması Ukrayna Savaşı’nda görülebilir. Zira Moskova, 2022’de başlattığı savaşı yeni çok kutuplu sistemin ve daha âdil bir dünya düzeninin “doğum sancısı” olarak konumlandırmaktadır. Öte yandan Rusya, BM Şartı’na ve uluslararası hukuka sıklıkla atıfta bulunmakla birlikte, bu kavramları kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaktan çekinmemektedir. Rusya bu noktada çarpıcı bir hukuki kurgu inşa etmektedir. Örneğin Rusya, bir yandan Ukrayna’nın egemenliğini fiilen inkâr ederek Donetsk ve Luhansk’ı bağımsız devlet olarak tanımış; öte yandan bu tanımayı kendi askeri müdahalesini BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamında meşru müdafaa olarak sunmanın zeminini hazırlamak için araçsallaştırmıştır. Başka bir deyişle, egemenliğin inkârı ile meşru müdafaa iddiası çelişkili olmaktan ziyade, Moskova’nın kurguladığı hukuki mantığın birbirini tamamlayan iki halkasıdır.
Öte yandan Rusya’nın çok kutupluluk stratejisi esas olarak sert güce, askerî kapasiteye, enerji kartına ve Batı merkezli kurumlara doğrudan meydan okumaya dayanmaktadır. Rus dış politika düşüncesini derinden etkileyen Avrasyacı perspektife göre dünya, güç merkezlerinin etrafında şekillenen ‘periferik kuşaklar’dan oluşan hiyerarşik bir yapı olarak kurgulanmaktadır. Bu bağlamda Rusya, Doğu Avrupa’yı ve “Yakın Çevre” olarak nitelendirdiği eski Sovyet coğrafyasını kendi meşru etki alanı olarak görmektedir. Bu alanda demokratik hareketlerin güçlenmesi, Moskova için mevcut konumunu zayıflatan bir tehdit olarak algılanmaktadır.
Dolayısıyla Rusya, çok kutupluluğu kaybolan süper güç statüsünü yeniden kazanma ve eski nüfuz alanını koruma aracı olarak kullanmaktadır.
Çin: Evrimci Dönüşüm ve Sistemi İçeriden Yeniden Şekillendirme
Çin mevcut dünya düzeninin ABD’nin tek taraflı hâkimiyetinden çok kutuplu bir dünyaya (duo jihua) geçiş sürecinde olduğu kanısındadır. Bu çerçevede, Xi Jinping’in söylemlerinde çok kutupluluk, her devletin uluslararası hukuk çerçevesinde kendi yerini bulabileceği eşitlikçi ve kurallara dayalı bir sisteme işaret etmektedir. Öte yandan aynı Çin, BM sisteminin reform edilmesi gerektiğini söylerken, pratikte uluslararası sistemde giderek daha belirleyici hâle gelen aktörlerin ya da başka ifadeyle yükselen güçlerin Güvenlik Konseyi’ne daimi üye olmasını engellemekte; bunun yerine alternatif çok taraflı kurumları kendi çıkarları açısından daha işlevsel bulmaktadır. Bu durum Çin’in çok kutupluluk söylemindeki temel paradoksu gözler önüne sermektedir:
Pekin, çok taraflılığı savunurken mevcut kurumsal avantajlarını koruma güdüsüyle hareket etmekte; reform taleplerini seçici biçimde desteklemekte ya da engellemektedir.
Diğer taraftan Çin, elini kolunu bağlayacak resmi ittifaklar yerine, kendisine hareket alanı tanıyan esnek ortaklıkları tercih etmektedir. Çünkü Çin’e göre “müttefiklik” sistemi Soğuk Savaş’tan kalma demode bir yaklaşımdır. Çin’in derdi dünyayı ikiye bölmek değil; Rusya ile ABD’yi dengelemek, Avrupa ile ticaretini yürütmek, Orta Doğu’dan petrolünü almak ve gelişmekte olan ülkelere “bağımsız bir güç” olarak görünmektir. Bu yüzden Çin, askeri bloklar kurmak yerine dünyayı ekonomik ve diplomatik bağlarla kendisine bağlamaktadır. Dolayısıyla günümüz Çin stratejisinde katı ittifaklar devre dışı kalmış, yerini tamamen esnek iş birliklerine bırakmıştır.
ABD ve Rusya Liderlerinin Son Çin Ziyaretleri
2026 yılı mayıs ayında hem ABD lideri hem de Rusya lideri Çin’i ziyaret etmişlerdir. Trump’ın 14-15 Mayıs’taki ziyareti 2017’den bu yana bir ABD başkanının Çin’e yaptığı ilk ziyaret olması bakımından önemliydi. ABD Başkanı Trump’ın Pekin ziyareti, iki ülke arasında 2025 yılında zirve yapan gümrük ve ticaret savaşlarının ardından önemli bir yumuşama adımı olmuştur. Bu zirvede iki ülke, derin anlaşmazlıkları çözmekten ziyade, süreci yönetilebilir kılmayı amaçlayan “stratejik istikrar” vizyonunda uzlaşmıştır. Busan’da temelleri atılan ticari ateşkes uzatılmış; Çin ABD’den milyarlarca dolarlık tarım ürünü ve uçak almayı taahhüt etmiştir. Tayvan konusunda ise statüko korunurken, İran’ın nükleer silahlara erişememesi ve Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması gibi konularda da ortak bir dil yakalanmıştır.
Çin, bir yandan ABD ile ilişkilerini belirli bir dengede tutarak rekabeti dondururken, Moskova ile de stratejik koordinasyonunu pekiştirmektedir. Nitekim Trump’ın hemen ardından gerçekleşen Putin’in 19-20 Mayıs 2026’daki Pekin ziyareti sıradan bir diplomatik temasın ötesinde, iki ülke ilişkilerindeki iki önemli dönüm noktasına denk gelmesi açısından sembolik ve tarihi bir öneme sahipti. Zira ziyaret hem Çin-Rusya Stratejik Koordinasyon Ortaklığı’nın 30. Yılına hem de Çin-Rusya İyi Komşuluk, Dostluk ve İşbirliği Antlaşması’nın 25. yılına tekabül ediyordu. Taraflar 2001’de imzalanan bu kritik antlaşmanın süresinin uzatılması konusunda mutabık kalmış; bu ziyarette toplamda 42 anlaşma, protokol ve mutabakat metnine imza atmışlardır.
Dahası, Çin ve Rusya liderleri bu ziyaret kapsamında iki ortak bildiri yayımlamışlardır. Bunlardan biri, iki ülke ilişkilerinin 2030’a kadar olan yol haritası niteliğindeki Kapsamlı Stratejik Koordinasyonun Güçlendirilmesi ve İyi Komşuluğun Derinleştirilmesine İlişkin Ortak Bildiri iken diğeri ise Dünya Çok Kutupluluğunun ve Yeni Tip Uluslararası İlişkilerin Savunulması Hakkında Ortak Bildiri’dir. Bu ikinci ortak bildiri, Çin ve Rusya’nın Batı karşıtı çok kutuplu dünya vizyonunu geçici bir söylemden öte müşterek bir resmî doktrine dönüştürmeleri bağlamında ayrıca dikkate değerdir.
Zira bu belge iki ülkenin küresel düzene bakışını kurumsallaştıran en stratejik belgelerden biri olup sembolik bir dayanışma mesajı olmanın ötesinde, Batı merkezli uluslararası sisteme karşı somut ve alternatif bir küresel vizyon belgesi niteliği taşımaktadır. Bu belge ile her iki ülkenin de küresel sistemde tek kutuplu modele karşı çıktığı ve çok kutuplu bir dünya düzenini savunduğu metin düzeyinde teyit edilmiştir.
Rusya-Çin Ortaklığının Sınırları: Ortak Söylem, Farklı Stratejiler
Moskova için Çin, Batı’nın çevreleme politikalarına karşı vazgeçilmez bir ekonomik ve diplomatik denge unsuru iken; Pekin için ise Rusya, kritik bir enerji tedarikçisi, Avrasya lojistik koridorunun güvence altına alınması için stratejik bir ortak ve BM Güvenlik Konseyi’nde çok kutuplu dünya düzeni vizyonunu paylaşan bir müttefik konumundadır. Bununla birlikte, Rusya ve Çin çok kutupluluğu, ABD hegemonyasına itiraz etmek için yararlı bulsalar ve stratejik ortaklıklarını Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak kullansalar da, vizyonları arasında temel farklar vardır: Rusya mevcut düzeni bozmaya çalışırken, Çin sistemi içeriden ve kendi liderliğinde -ve aynı zamanda kendi lehine olacak şekilde- yeniden şekillendirmeye odaklanmaktadır.
Bir başka deyişle, Rusya dönüşüm için yıkıcı bir yolu savunurken, Çin evrimci bir dönüşümü hedefleyen daha sabırlı bir strateji izlemekte ve mevcut statükoyu kendi lehine değiştirmeyi amaçlamaktadır.
Rusya açısından durum esasında özellikle 2022 Ukrayna krizi sonrasında ekonomik yaptırımlara maruz kalması ve Batı liberal düzeninin temel uluslararası kurumlarından tasfiye edilmesi gibi süreçlerle desteklenen ve kendisinin Batı’nın (Çin’e göre) “daha ötekisi” olarak konumlandırıldığı bir duruma işaret etmektedir. Nitekim 7 Nisan 2022’de BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada, Rusya’nın İnsan Hakları Konseyi’ndeki üyeliği askıya alınmıştır. Bu kararın hemen ardından Rusya Konsey’den tamamen çekildiğini açıklamıştır. Keza 1996’da üyesi olduğu Avrupa Konseyi’ndeki temsil yetkisi işgalin ertesi günü 25 Şubat 2022’de askıya alınmış, kısa bir süre sonra da 16 Mart 2022’de üyelikten çıkarılmıştır. AGİT’ten ise sahip olduğu veto yetkisi nedeniyle tamamen çıkarılamasa da, Batılı ülkelerin vize engelleri ve kısıtlamaları sonrasında Rusya kurumdaki faaliyetlerini ve ödemelerini fiilen dondurmuştur. Yine Rusya’nın uzun süredir devam eden OECD’ye katılım ve üyelik müzakereleri ise, işgalin hemen ardından resmi olarak sonlandırılmış ve Moskova ofisi kapatılmıştır. Rusya Eurovision, UEFA, FIFA ve Olimpiyatlar (IOC) gibi organizasyonlardan da menedilerek veya üyeliği askıya alınarak yumuşak güç alanında da küresel olarak izole edilmiştir. En büyük Rus bankalarının Belçika merkezli bankacılık ağı SWIFT’ten çıkarılması ise, Rusya’nın Batı finans dünyasıyla olan bağlarını neredeyse tamamen koparmıştır.
Öte yandan Çin, mevcut uluslararası sistemi tamamen yıkmak yerine, bu sistemin içinde güçlenmeyi ve kendi lehine dönüştürmeyi tercih etmektedir. Nitekim Çin’in küresel sisteme eklemlenme sürecini ve on yıllar içindeki ekonomik yükselişini gösteren aşağıdaki grafik bu konuda bir fikir vermektedir. Ülkenin 1940’lardaki ideolojik yalnızlığından günümüzdeki aktif diplomasi dönemine geçişi, stratejik dönüm noktalarıyla birlikte ele alındığı bu grafikten de görüleceği üzere, Çin’in uluslararası örgütlere üyelik sayısı arttıkça GSYİH’si de paralel biçimde yükselmiştir. Uluslararası kuruluşlardaki varlığı 1970’li yıllardan itibaren hızlı ve düzenli bir büyüme gösteren Çin’de, özellikle 2000’li yılların başından itibaren ise hem ekonomik verilerde hem de uluslararası entegrasyonda çok keskin bir artış gözlemlenmektedir. 1970’lerde 10’un altında olan uluslararası örgütlere üyelik sayısı 2020’ye gelindiğinde 80’e yaklaşmıştır. 2001 yılında DTÖ üyesi olan Çin’in bu kurumsal katılımı, uluslararası ticaret kurallarına, standartlara ve küresel yönetişime uyum sağladığının da bir göstergesidir. Bu durum, yabancı yatırımların (FDI) ülkeye akmasını kolaylaştırarak ekonomik büyümeyi de hızlandırmıştır. Sonuç olarak Çin, 1978’den itibaren liberal uluslararası düzenin sunduğu ticaret ağları, finansman kanalları ve kurumsal çerçevelerden sistemli biçimde yararlanmış ve bunun karşılığını ekonomik büyüme olarak almıştır.
Başka bir ifadeyle, uluslararası sisteme entegrasyon Çin’in büyüme ivmesinin temel itici güçlerinden biri olmuştur. Dolayısıyla Çin, kendisini zenginleştiren bir sistemi yıkmak yerine, bu sistemin içindeki oyunculara tanınan “Büyük Güç” statüsünü kazanmak istemektedir.
Grafik: Çin’in Küresel Entegrasyonu ve Ekonomik Yükselişi (1970-2020)

Çin’in ekonomik büyüme göstergeleri için bkz. Dünya Bankası
Çin’in yıllar itibarıyla uluslararası örgütlere üyeliklerine ilişkin veri için bkz. CNAS
Bu yönüyle Çin’in yaklaşımı Rusya’nınkine kıyasla görece temkinli olup daha ziyade büyüyen ekonomik gücünün beslediği yumuşak bir güce dayanmaktadır. Çok kutupluluğa geçişi Rusya’nın aksine tedricî bir süreç olarak gören Çin, bu geçiş sürecinin ana itici gücünün ekonomik küreselleşme olduğuna inanmaktadır. Pekin, dengeli ve kapsayıcı çok kutuplu dünyayı savunmakta ve kendisinin de Güvenlik Konseyi’nin daimi beş üyesinden biri olduğu Birleşmiş Milletler örgütünü bu sistemin merkezinde konumlandırmaktadır. “Gerçek çok taraflılık” kavramını kullanarak, ABD’nin “sözde çok taraflılığını” eleştirmektedir. Çin, istikrarlı ve çok merkezli bir dünya düzeninden bahsederken, BM merkezli bir sistemi ve ekonomik küreselleşmeyi bu değişimin itici gücü olarak görmektedir. Bu türden bir süreçte ABD’nin çok taraflı platformlardan kısmen geri çekilmesinin Çin için gerek ideolojik gerekse jeopolitik bir alan oluşturduğu söylenebilir.
Ayrıca Çin kendisini Küresel Güney’in “doğal bir üyesi” ve bu grubun çıkarlarının öncü bir temsilcisi olarak da konumlandırmaktadır. Sömürgecilik karşıtlığı ve dayanışma anlatısı üzerinden gelişmekte olan ülkeleri kendi safına çekmeyi hedeflemektedir. Çin’in güç kaynakları esas olarak ekonomik güce (örneğin Kuşak ve Yol Girişimi) ve teknolojik liderlik iddialarına dayanmaktadır.
Rusya’dan farklı olarak, düzenin dönüşümünü askeri çatışmadan ziyade ekonomik ve finansal mimariyi (örneğin BRICS+ aracılığıyla) kendi lehine yeniden şekillendirerek gerçekleştirmek istemektedir.
Çin’in çok kutupluluk anlayışının ideolojik temelini oluşturan Xi Jinping’in “İnsanlık için Ortak Geleceğe Sahip Bir Topluluk” vizyonu, devletlerin birbirine bağımlılığını vurgulamaktadır. Ancak küresel düzeyde bağlantısallığı savunsa da Çin, özellikle Güney Çin Denizi gibi bölgelerde kendi etki alanını genişletmek ve ABD gibi “yabancı” aktörleri bu bölgelerden uzaklaştırmak için daha saldırgan bir politika izlemektedir.
Özetle, çok kutupluluk kavramı Rusya ve Çin açısından bu türden farklı anlamlar içerse de, bu iki ülkenin ortak deklarasyonlarında ve anlaşmalarında kendisine yer bulmaktadır. Buna rağmen, bu türden ortak metinlerde çok kutupluluk mefhumunun içi tam olarak doldurulmamakta ve net bir şekilde tanımlanmamaktadır. İki ülke ABD gücünü sınırlandırmak (dengelemek) konusunda hemfikir olsalar da, “çok kutuplu dünya” vizyonuna ulaşmak için izledikleri stratejiler, kapasiteleri ve geleceğe dair nihaî hedefleri birbirinden oldukça farklıdır. Nitekim Çin ve Rusya arasındaki ticaret hacmi 240 milyar dolara ulaşsa da iki ülke arasındaki ortaklık kâğıt üzerinde göründüğü kadar eşit bir zeminde ilerlememektedir. Putin’in son Pekin ziyaretinde bu asimetrinin daha fazla görünür olduğu değerlendirilmektedir. Zira Batı’nın ambargoları ve İran savaşı nedeniyle enerji alanında sıkışan Rusya, Power of Siberia 2 doğal gaz boru hattı projesini hayata geçirmek için ısrar etse de Çin bu anlaşmaya yanaşmayarak mesafeli tutumunu sürdürmüştür. Moskova teknoloji, finansman ve ticaret alanlarında Pekin’e yapısal olarak bağımlı hale gelirken, Çin bu bağımlılığı kendi lehine bir pazarlık kozu olarak kullanmaktadır.
Orta Ölçekli Güç Olarak Türkiye ve Stratejik Özerklik Arayışı
Mevcut uluslararası düzen Türkiye tarafından da çok kutuplu olarak tanımlanmaktadır. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2021’de birden fazla güç merkezi olduğunu ve BM Güvenlik Konseyi’nin bu gerçekliği yeterince yansıtmadığını vurgulayan açıklamalar yapmıştır. Türkiye, çok kutupluluğu dış politika manevra alanını genişletmek ve Batı’ya olan bağımlılığını azaltmak için stratejik bir fırsat olarak değerlendirmektedir. Türkiye mevcut küresel düzeni adaletsiz bulmakta ve “Dünya beşten büyüktür” sloganıyla BM Güvenlik Konseyi’nde reform yapılmasını savunmaktadır.
Rusya ve Çin’in çok kutupluluk vizyonları, Türkiye, Hindistan ve Güney Afrika gibi orta ölçekli güçler üzerinde stratejik fırsatlar oluşturmaktadır. Bu ülkeler, büyük güç rekabetini kendi dış politika manevra alanlarını genişletmek için bir araç olarak kullanmaktadır.
Orta ölçekli güçlerin çoğu, çok kutupluluğa geçişi genel olarak olumlu değerlendirmekte ve bu süreci kendi statülerini yükseltmek için bir fırsat olarak görmektedir. Bu ülkeler için çok kutupluluk, ABD hegemonyasının zayıflamasıyla birlikte dış politikada daha fazla stratejik özerklik ve hareket alanı anlamına gelmektedir.
Türkiye, çok kutupluluğu bir teoriden ziyade mevcut bir gerçeklik olarak kabul etmekte ve bu düzende aktif bir rol oynamayı hedeflemektedir. Türkiye, Rusya ve Çin’i ABD ve Avrupa’ya karşı stratejik birer denge unsuru olarak görmektedir. Bu yaklaşım, Türkiye’nin Batı’ya olan bağımlılığını azaltmasına ve kendi özerkliğini güvence altına almasına olanak tanımaktadır. Türkiye’nin bu stratejik özerklik veya stratejik otonomi anlayışı, büyük ölçüde sistemin yapısındaki dönüşümün ve küresel güç dengelerindeki kaymaların ortaya çıkardığı koşullarla ilintilidir. Bu bağlamda ABD’nin tek kutuplu hâkimiyetinin zayıflaması ve Çin ile Rusya gibi yeni güç merkezlerinin yükselişi, orta ölçekli bir güç olarak Türkiye’ye belli ölçüde hareket alanı sağlamaktadır. Ancak bu stratejik otonomi anlayışı bütünüyle sistemsel dönüşümün sağladığı imkânların bir sonucu değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin özellikle savunma sanayide yerlileşme gibi hamlelerle de doğrudan ilişkilidir. Zira otonomi arayışının sürdürülebilirliği açısından bu türden somut bir maddi zemin elzemdir. Bahse konu yerli kapasite bölge ülkelerinde operasyonların yapılmasına ve aynı zamanda askeri üslerin kurulmasına imkân tanıyarak Türkiye’nin “sert güç” kullanma yeteneğini ciddi ölçüde artırmıştır. Bu çerçevede, Türkiye, savunma sanayisindeki dışa bağımlılığını ciddi ölçüde düşürerek, bölgesel güvenlik krizlerine müdahale ederken küresel güçlere olan ihtiyacını asgari düzeye çekmiştir. Bu durum Türkiye’nin Batılı müttefiklerinden onay alma veya onların yaptırım tehditleri (silah ambargosu gibi) karşısında geri adım atma zorunluluğunu hafifletmiştir. Diğer taraftan yerli savunma teknolojileri, özellikle insansız hava araçları (İHA/SİHA), askeri operasyonların maliyetini düşürmüş ve etkinliğini artırmıştır. Türk dronlarının Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a verilen askeri destekte kritik bir rol oynamış ve uluslararası kamuoyu Türkiye’nin “askeri kaslarını” sınırlarının ötesinde sergilediğine tanık olmuştur. Aynı zamanda yerli sanayi desteğiyle artan askeri kapasite, Türkiye’nin sadece geçici operasyonlar yapmasını değil, Suriye ve Libya’da ileri askeri üsler kurmasını, Katar ve Somali gibi ülkelerde ise kalıcı askeri varlık bulundurmasını kolaylaştırmıştır. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel bir “oyun kurucu” statüsünü pekiştirmiştir. Savunma sanayisindeki maddi güç, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını korumak adına -gerektiğinde tek taraflı olarak- sert güç kullanma kapasitesini artırmıştır. Bu sayede Türkiye; Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz gibi bölgelerde kendi belirlediği güvenlik öncelikleri doğrultusunda operasyonel kararlar alabilmektedir.
Özetle, yerli savunma sanayii, Türkiye’nin dış politikasını “karşılıklı bağımlılık” mantığından çıkarıp, askeri müdahalecilik ve zorlayıcı diplomasiye dayanan stratejik bir özerklik için önemli bir kaldıraç vazifesi görmektedir.
Öte yandan stratejik özerklik, liderlik düzeyinde Türkiye’nin nasıl algılandığı ve sistem içerisinde nasıl konumlandırıldığıyla da ilgilidir. Zira Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’yi sadece bölgesel bir güç değil, küresel siyasette “oyun kurucu” bir aktör ve bir “küresel lider” olarak konumlandırmaktadır. Bu bağlamda Türkiye kendisini aynı zamanda “İslam dünyasının sesi” ve Küresel Güney için de adalet talep eden küresel bir sözcü olarak görmektedir.
Bu çerçevede Türkiye’nin Irak ve Suriye gibi yakın çevresindeki krizlerin yanı sıra daha geniş coğrafyalardaki sorunlarda da çözüm sürecinin parçası hâline gelmesi dikkat çekicidir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Güvenlik Konseyi’nin mevcut yapısının yeni güç dengelerini yansıtmadığını belirterek hemen her uluslararası platformda dile getirdiği “Dünya beşten büyüktür” söylemi, Türkiye’nin yalnızca çok kutuplu düzende daha fazla söz hakkı elde etme arzusu ve bir statü arayışı olarak okunmamalı, özünde sistemin daha kapsayıcı hale getirildiği, daha âdil bir küresel sistem talebine yönelik bir küresel çağrı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Dolayısıyla Türkiye’nin çok kutupluluk anlatısı, Batı merkezli düzene yönelik meşru bir eleştiri ve sistemdeki kendi pozisyonunu daha etkili bir biçimde tahkim etmek ve gücünü artırmak için bir manivela olarak konumlanmaktadır. Ancak Ankara aynı zamanda dengeli bir siyaset izlemekte; Rusya ile enerji, Çin ile teknoloji (örneğin Kuşak ve Yol Girişimi) alanlarında iş birliğini derinleştirirken, öte yandan Batı ile iktisadî ve güvenlik bağlarının da bu süreçten olumsuz etkilenmemesi yönünde gerçekçi bir siyaset izlemektedir.
Sonuç
Çok kutupluluk, bugün küresel düzenin yeniden biçimlenmesini tanımlamak için en sık başvurulan kavramlardan biridir. Ancak bu kavramın üzerinde uzlaşılmış ortak bir gerçeklikten ziyade, farklı aktörlerin kendi stratejik hedefleri doğrultusunda içini doldurduğu normatif ve siyasi bir inşa niteliği taşıdığı söylenebilir. Nitekim halihazırda küresel sistemdeki mevcut güç merkezlerinin uluslararası düzene yönelik yaklaşımları kavrama ilişkin farklılıkları somutlaştırmaktadır: Rusya, mevcut düzeni tasfiye etmek saikiyle çok kutupluluğu yıkıcı ve revizyonist bir kaldıraç olarak kullanırken; Çin, mevcut küresel düzeni tamamen dışarıdan yıkmak yerine, sistemi kurumsal mekanizmalar içerisinden ve kendi lehine dönüştürmeyi amaçlayan daha sabırlı ve evrimci bir strateji izlemektedir. Gerek ikili ilişkiler gerekse çok taraflı BRICS+ ve Şangay İşbirliği Örgütü gibi yapılarla kenetlenen ve çok kutupluluk açısından göz ardı edilemeyecek bir eksen olan Pekin-Moskova ekseni her ne kadar Washington’a kıyasla birbirine hiç olmadığı kadar yakın bir çizgi sergilese de, Pekin lehine bozulan güç asimetrisi, bu iki ülke arasındaki ilişkinin yapısal sınırlarını ve Çin’in maliyetlerden kaçınan temkinli tavrını ortaya koymaktadır.
Büyük güçler arasındaki rekabet-işbirliği sarkacı, orta ölçekli güçler açısından stratejik özerklikleri için bir fırsat penceresi olarak değerlendirilebilir. Zira büyük güçlerin birbirleriyle çatışmaktan kaçındığı, ancak tam bir uzlaşıya da varamadığı bu belirsizlik döneminde, yükselen orta güçlerin diplomatik manevra alanı genişlemektedir. Türkiye, bu konjonktürde çok yönlü ve esnek dış politikasıyla öne çıkan en özgün aktörlerden biridir. Ankara’nın NATO ittifakı içinde kalırken Rusya ile diyalog kanallarını açık tutması, Çin ile ekonomik bağlarını güçlendirmesi ve bölgesel krizlerde kurumsal bir arabulucu rolü üstlenmesi, büyük güç siyasetinin oluşturduğu türbülanslı dönemde Türkiye’nin stratejik değerini ve hareket kabiliyetini artırmaktadır. Ayrıca, sistemin orta ölçekli gücü olarak Türkiye’nin çok kutupluluğu hem söylem düzeyinde hem de maddî bir düzlemde işlevselleştirmesi de bu anlamda kayda değerdir. Ankara bu türden bir uluslararası ortamda bir yandan “Dünya beşten büyüktür” şiarıyla küresel yönetişimin adalet ekseninde reforme edilmesini talep eden normatif bir çağrı yükseltmekte; diğer yandan yerli savunma sanayi kapasitesiyle tahkim ettiği askeri gücünü sınır ötesi operasyonlar ve kalıcı askeri üslerle somutlaştırarak stratejik özerkliğini maddi bir zemine oturtmaktadır. Sonuç olarak, çok kutupluluk bir dünya düzeni için ortak bir vizyon olmaktan ziyade, her aktörün farklı çıkarlar, kapasiteler ve beklentilerle katkıda bulunduğu rekabetçi bir söylem ve pratik alanı olmaya devam etmektedir.