Cover Image

ÖRGÜTLER


21. yüzyıl, uluslararası düzenin dramatik bir dönüşüm geçirdiği bir çağ olarak tarihe geçmektedir. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünya, ABD’nin hegemonik liderliğinden, Çin, Hindistan, Türkiye gibi yükselen güçlerin ve BRICS gibi farklı blokların öne çıktığı çok kutuplu bir sisteme evrilmiştir. Bu geçiş, uluslararası örgütlerin rollerini yeniden tanımlamayı zorunlu kılmıştır. Ancak çoğu örgüt, İkinci Dünya Savaşı sonrası koşullara göre tasarlanmış yapıları nedeniyle güncel sorunlara yanıt vermekte yetersiz kalmıştır. Oysa uluslararası örgütler, çatışmaları önlemek, ortak çıkarları korumak ve geleceği şekillendirmek için tasarlanmıştı. Özellikle Birleşmiş Milletler (BM), küresel yönetişimi şekillendirmede kritik roller üstlenmişken; yapısal adaletsizlikler, karar alma süreçlerindeki tıkanıklıklar ve reform ihtiyacı, BM’nin etkinliğini sorgulanır hâle getirmiştir. Bununla birlikte, birçok uluslararası örgütün kuruluş hedeflerinden uzaklaştığı ve benzer yapısal zorluklarla karşı karşıya olduğu görülmektedir.


Türkiye, küresel konumu, ekonomik büyümesi ve proaktif dış politikasıyla, bu dönüşüm sürecinde dikkat çeken bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Dünya beşten büyüktür” söylemi, mevcut küresel düzenin adaletsizliklerini sorgulayan ve daha kapsayıcı bir yönetişim modeli öneren güçlü bir manifesto olarak, BM üyesi devletler arasında farkındalık oluşturmuştur. İnsanlığın huzur ve refahı, ancak hak, adalet ve karşılıklı yardımlaşma temelli bir düzenle mümkünken, uluslararası örgütler bu ideali hayata geçirmekten ve küresel sorunlara ortak çözümler üretmekten oldukça uzak kalmaktadır. Strateji Türkiye Dergisi’nin bu ayki “Örgütler” temalı sayısında; küresel düzeyde BM, bölgesel düzeyde Avrupa Birliği (AB) ve Afrika Birliği (AfB), kimlik temelli olarak da İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi uluslararası örgütler mercek altına alınmaktadır. Konunun uzmanları tarafından hazırlanan makaleler, bu beş örgütün çok kutuplu dünyadaki rollerini, Türkiye’nin reform önerilerini ve küresel sorunlara yönelik stratejik vizyonunu analiz ederek, bu dönüşümün dinamiklerini anlamak için değerli bir perspektif sunmaktadır.



Çok Kutuplu Dünya Düzeninde AB-Türkiye İlişkilerinin Geleceği” makalesinde, AB’nin ve Türkiye ile ilişkilerinin karmaşık dinamikleri incelenmektedir. Makale, Türkiye’nin jeostratejik konumu, büyüyen ekonomisi ve proaktif diplomasisinin AB için vazgeçilmez bir ortaklık sunduğunu savunmaktadır. Türkiye; göç yönetimi, enerji güvenliği (örneğin TANAP) ve terörizmle mücadelede AB’ye katkı sağlarken, Asya, Afrika ve Türk dünyası ile ilişkilerini çeşitlendirerek stratejik özerkliğini güçlendirmiştir. Türkiye’nin AB perspektifi, aynı zamanda Avrupa güvenliğine katkıda bulunma hedefini de içermektedir. Örneğin, Türkiye’nin NATO’daki rolü, Avrupa’nın doğu sınırlarında stratejik bir “çapa” oluşturmaktadır.


Birleşmiş Milletler (BM): Adalet Arayışı ve Dönüşüm” makalesi, BM’nin küresel yönetişimdeki rolünü eleştirel bir şekilde incelemekte ve yapısal kusurları ile çağdaş zorlukları ele almadaki yetersizliğini vurgulamaktadır. Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) beş daimî üyesinin (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) veto yetkisi, örgütün küresel yönetişimdeki etkinliğini sınırlandırmış, yalnızca bu ülkelerin çıkarlarına hizmet etmiştir. Ayrıca, 193 üye devletin çoğu, özellikle Müslüman dünyası, Afrika ve Güney Amerika ülkeleri dışlanmaktadır. Örneğin, 1,7 milyarlık Müslüman nüfusu temsil eden ülkelerden bir tane bile daimî üye bulunmamaktadır. Türkiye’nin dönüşüm çağrıları bu bağlamda anlamlı olmakla birlikte, daimî üyelerin stratejisi çıkarlarını dengelemekle ilgili olduğundan, bu çağrıya dinecekleri açıktır.


İslam İşbirliği Teşkilatı: Yeni Vizyon İhtiyacı” makalesi, 57 Müslüman ülkeyi temsil eden İİT’nin potansiyelini ve sınırlamalarını değerlendirir. İİT, dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam dünyasının haklarını korumayı amaçlasa da mezhepsel bölünmeler, liderlik eksikliği ve fikir birliğine dayalı süreçler etkisizliğe yol açmaktadır. Türkiye, İİT’nin aktif bir üyesi olarak, örgütün dönüşüme ihtiyacı olduğunu savunur. İİT, 1,7 milyarlık Müslüman nüfusu ve enerji kaynaklarıyla küresel bir aktör olma potansiyeline sahiptir. Sun Tzu’nun “Güçlü ittifak, zorlu düşmanı alt eder” öğretisi kapsamında, İslam İşbirliği Teşkilatı, mezhepsel ayrılıkları bir kenara bırakarak ortak bir vizyon geliştirmeli ve bünyesinde caydırıcı bir savunma kapasite geliştirmelidir. Aksi takdirde, Keşmir, Rohingya ve en son Gazze’deki insani krizler nedeniyle zedelenen siyasi itibarını yeniden inşa etmekte ciddi güçlüklerle karşılaşabilir.


Afrika Birliği Çok Taraflı Düzenin Yeni Aktörü mü?” makalesi, 54 Afrika ülkesini bir araya getiren AfB’nin yükselen rolünü analiz eder. AfB; ekonomik kalkınma, barışı koruma ve bölgesel entegrasyonu hedeflerken, mali bağımlılık, siyasi istikrarsızlık ve dış müdahaleler gibi zorluklarla karşı karşıyadır. Makale, çok kutuplu dünyada AfB’nin, Güney-Güney iş birliğini güçlendirerek Batı egemenliğine karşı bir denge unsuru olabileceğini savunur. Türkiye’nin Afrika açılım politikası, uzun vadeli düşünülen bir stratejinin eseridir. Bu bağlamda, Türkiye’nin insani yardım, altyapı projeleri (örneğin Sudan ve Somali’deki hastaneler), askeri eğitim programları, arabuluculuk çalışmaları ve terörizme karşı verdiği İHA ve SİHA desteği, AfB’nin hedefleriyle uyumludur. Kıtanın istikrarlı durumu, Birlik içinde yönetişim düzenlemelerini hızlandıracak ve Birlik ihtiyaçları için fon oluşturma kapasitesini artıracaktır. Böylece AfB, iç dayanışması güçlü bir örgüte dönüşerek Türkiye için vazgeçilmez bir müttefik olacaktır.


Jeopolitik Gelişmeler Işığında Türk Devletleri Teşkilatı’nın Artan Rolü ve Önemi” makalesi, TDT’nin yükselen jeopolitik önemini ele almaktadır. Türkiye, TDT’nin lokomotifi olarak, kültürel, ekonomik ve askeri iş birliğini güçlendirmeyi hedeflemektedir. TDT, Türk dünyasının müşterek gücünü birleştirdiği takdirde bölgesel bir güç merkezi olma potansiyeline sahiptir. Ancak ekonomik eşitsizlikler ve Rusya-Çin baskıları, TDT’nin kurumsallaşmasını zorlaştırmaktadır. TDT, ortak tarih ve kültürel bağlar üzerinden birliği güçlendirebilir. Bu bağlamda, ünlü bir stratejik düşünür olan Freedman’ın “Strateji, ortak kimlik üzerinden ittifaklar kurar” görüşü, TDT’nin Türkçe konuşan ülkeler arasında eğitim ve kültür ağları kurma çabasını desteklerken; ortak bir pazara yönelik geliştireceği gümrük entegrasyonu, yeni bir ekonomik büyüme sağlayabileceği gibi, Türk Yatırım Fonu’nun büyütülmesi de üye ülkeler arasındaki ekonomik eşitsizliği giderecektir.


Türkiye, bahsedilen örgütlerde hem kendi ulusal çıkarlarını gözetmekte hem de insanlık onurunu esas alan, adalet temelinde yükselen yeni bir dünya düzeninin inşasında öncü bir misyon üstlenmektedir. Türkiye, bu misyonu başarılı bir şekilde icra edebilir. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlik tarzı, pragmatizmle insani duruşu birleştiren bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Bu yaklaşımın, Türk dış politikasının son yirmi yılına damgasını vuran henüz adı konulmamış bir doktrin olduğu varsayılabilir. Türkiye’nin bu doktrini, adalet, kapsayıcılık ve manevi değerleri merkeze alan, devletler mirasından gelen köklü bir vizyon etrafında örülmektedir. Yüzyıllar önce, Anadolu’nun uçsuz bucaksız topraklarında, Selçuklular 1071’de Malazgirt’te emsalsiz bir zafer kazanarak farklı milletleri bir arada yaşatma idealini ortaya koymuştur. Bu vizyon, Osmanlı İmparatorluğu’nda doruğa ulaştı; üç kıtada adalet, diplomasi ve kültürel çeşitliliği birleştiren bir yönetim anlayışı dünyaya örnek oldu. Bugün, bu genetik miras, Türkiye’nin çok kutuplu dünyada uluslararası örgütlerin dönüşümüne öncülük etme çabasına rehberlik edebilir.


BM, AB, İİT, AfB ve TDT, küresel yönetişimin önemli örgütleri olsa da yapısal dönüşümler olmadan etkinlikleri sınırlı kalmaktadır. Türkiye, “Daha adil bir dünya mümkün” söylemiyle, insanlık onurunu ve adaleti merkeze alan bir vizyon sunmakta; Asya, Afrika ve Avrupa’yı birleştiren jeopolitik konumuyla, bahsedilen uluslararası örgütlerde reform odaklı bir strateji izlemektedir.


Sonuç olarak uluslararası örgütler, devletlerin kaotik bir dünyada iş birliği yaparak belirsizlikleri yönetmesini sağlayan temel araçlardır. Dünyanın yeni bir uluslararası örgüte ihtiyacı, mevcut yapıların ıslaha ne kadar açık olduğuna ve yeni tehditlere ne ölçüde yanıt verebildiğine bağlıdır. Örneğin, BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılar, Batı merkezli örgütlere alternatif olarak ortaya çıkmışken; kendi çıkar odaklı dinamiklerinden dolayı evrensel bir kapsayıcılığa ulaşamamıştır. Ancak, yeni bir örgüt kurmanın zorlukları (çıkar çatışmaları, kaynak sorunları gibi) göz önüne alındığında, mevcut yapıların adalet ve kapsayıcılık temelinde yeniden yapılandırılması daha uygulanabilir görünmektedir. Eğer düzenlemeler yetersiz kalırsa, yeni bir örgüt, 21. yüzyılın ihtiyaçlarına uygun, adil ve evrensel bir platform olarak insanlığın ortak refahına hizmet etmek amacıyla kurulabilir.  


İyilik İttifakı…


İstifade etmeniz dileğiyle

İsmail Boztemir





 

Bu Sayıda

Çok Kutuplu Dünya Düzeninde Avrupa Birliği - Türkiye İlişkilerinin Geleceği

Prof. Dr. Enes Bayraklı

İslam İşbirliği Teşkilatı: Yeni Vizyon İhtiyacı

Dr. Ahmet Emin Dağ

Afrika Birliği Çok Taraflı Düzenin Yeni Aktörü mü?

Dr. Kaan Devecioğlu

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Veto Hakkı ve Reform Girişimleri

Prof. Dr. Naim Demirel

Jeopolitik Gelişmeler Işığında Türk Devletleri Teşkilatı’nın Artan Rolü ve Önemi

Prof. Dr. Cengiz Buyar