Cover Image

GÜÇLER

Güç, tarih boyunca hem en çok kullanılan hem de en az anlaşılan kavramlardan biri olmuştur. Hangi ülkenin güçlü olduğu sorusu, yüzyıllar boyunca orduların sayısıyla, hazinelerin büyüklüğüyle, coğrafyanın elverişliliğiyle ölçülmeye çalışılmıştır. Oysa güç, ne yalnızca sahip olunan kaynaklarla ne de salt bir devletin diğerine kabul ettirebildiği sonuçlarla sınırlıdır. Gücün asıl gizemi, onun hem maddi hem söylemsel hem de yapısal bir doğaya sahip olmasında yatmaktadır: kim kuralları koyar, kim gündemi belirler, kim hangi kimliğin meşru olduğuna hükmeder. Bugün uluslararası sistem, tek bir gücün bu soruların tamamına cevap verebildiği çağın hızla geride kaldığını göstermektedir. Büyük güçler önceliklerini daraltmış, garantörlük rolleri sorgulanır hale gelmiş, orta ölçekli devletler ise bu dönüşümü edilgen biçimde izlemek yerine stratejik özerkliklerini inşa etmek için bir fırsat penceresi olarak değerlendirmeye başlamıştır. Türkiye de tam bu kavşakta, hem küresel güç tartışmalarının aktif bir yorumcusu hem de bu tartışmaların sonuçlarını kendi lehine şekillendirmeye çalışan özgün bir aktör olarak öne çıkmaktadır.


Strateji Türkiye, "Güçler" başlığını taşıyan bu sayısında uluslararası sistemin güç dinamiklerini hem teorik hem tarihsel hem de stratejik düzlemde ele alıyor. Gücün kavramsal anatomisinden kutup sistemlerinin tarihsel muhasebesine, büyük güç rekabetinin orta ölçekli devletler üzerindeki dönüştürücü etkisinden Türkiye'nin köklü stratejik özerklik kültürüne uzanan geniş bir yelpazeyi beş farklı perspektiften mercek altına alan Güçler sayısı, okuyucusunu bu tartışmanın derinliklerine doğru kapsamlı bir yolculuğa davet ediyor.


Doç. Dr. Buğra Sarı, "Uluslararası Sistem ve Güç" başlıklı yazısında gücün tek boyutlu okunmasının oluşturduğu kör noktaları titizlikle deşifre ediyor. Potansiyel güçten ilişkisel güce, kurumsal güçten yapısal ve söylemsel güce uzanan beş katmanlı bir analitik çerçeve kuran Sarı, gücün yalnızca sahip olunan şey değil; ilişkilerde kullanılan, kurumlarda yerleşen, yapılarda içselleştirilen ve söylemlerde yeniden üretilen çok katmanlı bir olgu olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.


Doç. Dr. Fatma Sarıaslan, "Çok Kutupluluk: Ortak Söylem, Çatışan Stratejiler ve Türkiye" başlıklı çalışmasında bugünün en çok tartışılan kavramının aslında üzerinde uzlaşılmış bir gerçekliği değil, her büyük gücün kendi stratejik çıkarına göre farklı biçimde içini doldurduğu normatif bir inşayı ifade ettiğini gösteriyor. ABD'nin yük paylaşım kaldıracına, Rusya'nın yıkıcı revizyonizmine ve Çin'in sabırlı evrimci dönüşüm stratejisine dair okumalar eşliğinde Sarıaslan, Trump ve Putin'in Mayıs 2026 Pekin ziyaretlerini ve Çin-Rusya ortaklığının yapısal asimetrisini de masaya yatırıyor. Türkiye'nin mevcut koşullar altında stratejik özerkliği için nasıl bir manevra alanı geliştirdiği ise yazının odak noktalarından birini oluşturuyor.


Dr. Hasan Fidan, "Uluslararası Düzenin Muhasebesi ve Çok Kutuplu Dünya Düzeninde Türkiye" başlıklı yazısında çok kutuplu, çift kutuplu ve tek kutuplu sistemleri tarihsel örneklerle karşılaştırmalı bir muhasebeden geçiriyor. Waltz'ın çift kutuplu sistemin en barışçıl yapı olduğu tezini ABD'nin Soğuk Savaş dönemindeki 46 ile sonrasındaki 188 askeri müdahale arasındaki çarpıcı farkla somutlaştıran Fidan, tek kutuplu düzenin İsrail faktörüne ve Gazze'ye uzanan karanlık yüzünü de ihmal etmiyor. Türkiye'nin yaklaşan çok kutuplu düzende ne ölçüde özerkleşeceği, ne ölçüde güvenlik açıklarıyla yüzleşeceği sorusunu ise doğrudan yanıtlıyor.


Dr. Hurşit Dingil, "Orta Güçler Bölgesel Tehditleri Dengeleyebilir Mi?" başlıklı yazısında büyük güçlerin garantörlük rolünden çekildikçe bölgesel güvenliğin kendi iç dinamiklerine bırakıldığı tezini, tehdit dengeleme teorisi ve Bölgesel Güvenlik Kompleksi çerçevesinde sınıyor. 7 Ekim ve 28 Şubat 2026 sonrasında tehdit ekseninin İran'dan İsrail'e kaymasını, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan-Mısır hizalanmasının zemin kazanmasını ve savunma sanayiindeki çeşitlendirme hamlelerini irdeleyen Dingil; orta güçlerin bölgesel dengelemeye girişiminin artık bir irade tercihinden çok içine girilen bağlamın fiili çıktısı olduğunu ikna edici biçimde ortaya koyuyor.


Zehra Savsal, "Türkiye'nin Stratejik Özerklik Arayışı" başlıklı yazısında Türk dış politikasının stratejik özerklik kültürünü Fatin Rüştü Zorlu'nun Garanti Antlaşması'na tek taraflı müdahale yetkisini yazdırdığı 1959'dan itibaren izliyor. Kıbrıs krizlerinin her birini ayrı bir stratejik sabır ve kurumsal öğrenme sahası olarak okuyan Savsal, 1967'deki 6 helikopterden 1974'teki 100 helikoptere uzanan kapasite inşasını stratejik özerkliğin maddi temeli olarak konumlandırıyor. Savunma sanayiinin bugün nasıl bir "güç çarpanı" işlevi gördüğünü ve Küresel Güney ile kurulan otonom ilişkilerin Batı ittifakını kısıt olmaktan kaldıraca dönüştürdüğünü ise güncel verilerle kanıtlıyor.


Strateji Türkiye olarak, "Güçler" sayımızın bu derinlikli analizlerinin; gücün ne olduğunu, nasıl ölçüldüğünü ve en önemlisi nasıl inşa edildiğini anlamak isteyenler için kalıcı bir başvuru kaynağı olmasını diliyoruz. Zira güç, yalnızca büyüklerin tekeline ait bir kavram olmaktan çıkmış, sabırla, akılla ve stratejik basiretli bir iradeyle inşa edilebileceğini Türkiye'nin kendi tarihi defalarca kanıtlamıştır.


İstifade etmeniz dileğiyle,

Strateji Türkiye Dergisi

Bu Sayıda

Çok Kutupluluk: Ortak Söylem, Çatışan Stratejiler ve Türkiye

Doç. Dr. Fatma Sarıaslan

Uluslararası Sistem ve Güç

Doç. Dr. Buğra Sarı

Uluslararası Düzenin Muhasebesi ve Çok Kutuplu Dünya Düzeninde Türkiye

Dr. Hasan Fidan

Orta Güçler Bölgesel Tehditleri Dengeleyebilir Mi?

Dr. Hurşit Dingil

Türkiye’nin Stratejik Özerklik Arayışı

Zehra Savsal