Cover Image

FAY HATLARI

Bir sabah, Hindistan’da bir istasyon görevlisi telgraf direğine tırmanan bir çocuğu durdurur. Çocuk, “Pakistan’daki akrabalarıma bir mesaj yollamak istiyorum” der. Görevli sorar: “Ne mesajı?” Çocuk cevap verir: “Savaş başladı mı?”

 

Yıl 1947’dir. Alt kıta, yeni doğmuş iki devlet arasında paylaşılırken; coğrafyanın çocukları da kaderin ve çatışmanın tel örgülerinde büyür. Bugün ise aynı coğrafyada hâlâ o sorunun yankısı sürüyor: “Savaş başladı mı, yoksa hiç bitmemiş miydi?”


Tarih, çoğu zaman sessizce konuşur. Ama bazı anlarda, deprem artçıları gibi öyle bir nida eder ki diplomatik zarafet bile onun uğultusunu bastıramaz. 2025 Mayıs sayımızda, küresel fay hatlarında oluşan sarsıntıların izini süren çalışmalarla karşınızdayız. “Fay Hatları” teması, mevcut düzenin kırılganlığını ve çatışma bölgelerindeki gerilimlerin uluslararası yansımalarını birleştiren bir metafor olarak seçilmiştir.


Stratejik zekânın göz ardı edilemeyeceği bir çağda yaşıyoruz. Yaşanan her gelişmenin ardında bir akıl, bir kurgu ve çoğu zaman bir güç mücadelesi var. Asırlar önce, İpek Yolu’nun tozlu yollarında kervanlar; doğu ile batıyı, ticaret ile savaşı ve barış ile çatışmayı bir araya getirirdi. Bu yollar, güç mücadelesinin, ittifakların ve rekabetin sessiz tanıklarıydı. Günümüzde enerji hatları, deniz rotaları ve dijital ağlar bu eski yolların yerini almış olsa da stratejik düşüncenin gerçekliği değişmedi.


Fay Hatları’nda ilk durağımız olan Keşmir, Hindistan ile Pakistan arasındaki tarihsel çekişmeyle birlikte Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin gölgesinde küresel bir mesele olarak yükseliyor. Dr. Hayati Ünlü’nün kaleme aldığı “Keşmir’de Yükselen Gerilim: Aktörler, Stratejiler ve Türkiye’nin Duruşu” başlıklı yazı; Hindistan ve Pakistan arasındaki Keşmir’de artan gerilimi ele alırken ABD, Çin ve Rusya gibi küresel güçlerin bölgedeki stratejilerini ve İsrail’in çatışmadaki potansiyel rolünü de inceliyor.


Keşmir örneğinde olduğu gibi, modern çatışmaların belirgin özelliklerinden biri de geleneksel savaş anlayışının ötesinde, kimliksiz ve gri alan operasyonlarının yaygınlaşmasıdır. Dr. Hurşit Dingil, bu stratejik boyuta odaklanarak Ortadoğu’daki fay hatlarından birini teşkil eden İran’daki gelişmeleri, “Bender Abbas Limanı Patlaması: Gölge Savaşları Yeniden mi Başlıyor?” başlıklı yazıda inceliyor. İran’ın stratejik limanı Bender Abbas, 2023’te yaşanan patlamayla yeniden gündeme geldi. Burada yaşanan patlama, modern çatışmaların yeni yüzü olan “gölge savaşları” ve “gri alan” taktiklerinin nasıl uygulandığını gösteriyor. Makale, faili meçhul bir sabotajın aslında ne kadar net bir stratejik mesaj taşıdığını, devletlerin birbirlerinin kırmızı çizgilerini nasıl test ettiğini ve topyekûn bir savaştan kaçınırken yıpratma mücadelesini nasıl sürdürdüğünü gözler önüne seriyor.


Ortadoğu uzmanı Haydar Oruç, Gazze’de 7 Ekim 2023 sonrası derinleşen insani krizi ve sonuçlarını “Maskeleri Düşüren ve Gerçek Yüzleri Ortaya Çıkaran Güç: 7 Ekim Sonrasında Gazze” başlıklı yazısıyla açıklıyor. Yazıda; Hamas’ın haklı ve insani mücadelesi, İsrail’in soykırıma dönüşen orantısız saldırıları, asimetrik savaşın ve teknolojik üstünlüğün çatışmadaki rolü gözler önüne seriliyor.


Enerji kaynakları ve deniz yetki alanları üzerinden bir satranç tahtasına dönüşen Doğu Akdeniz’le ilgili olarak Prof. Dr. İsmail Şahin, “Doğu Akdeniz’in Fay Hatları: Suriye ve Kıbrıs Bağlamında Türkiye-İsrail Rekabeti” başlıklı yazıyı kaleme aldı. Bölgedeki enerji rezervleri, askeri üsler ve diplomatik adımların şekillendirdiği güç mücadelesini derinlemesine inceleyen yazı; özellikle Türkiye ve İsrail arasındaki, Kıbrıs ve Suriye üzerine girişilen rekabetin bölgeyi yeni bir krizin eşiğine sürükleyip sürüklemeyeceğini sorguluyor.


Avrupa’nın güvenlik mimarisi, Dr. Ayhan Sarı tarafından “Ukrayna-Rusya Savaşı Sonrası Avrupa: Derinleşen Krizler ve Güvenlik Paradigmasının Çöküşü” başlıklı yazıda analiz edilerek; 2022 sonrası derinleşen krizlerle birlikte ele alınıyor. NATO’nun genişlemesi, enerji krizleri, ekonomik yaptırımların etkileri ve Rusya’nın hibrit taktikleri (enerji manipülasyonu, dezenformasyon), Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrası güvenlik paradigmasını sorgulatıyor.


“Fay Hatları Sayısı”, Keşmir’den Gazze’ye, Bender Abbas’tan Doğu Akdeniz’e ve Avrupa’ya uzanan bir yolculukla, küresel güç rekabetinin çok boyutlu yapısının anlaşılmasını hedeflemektedir. Bu sayı, ilk bakışta farklı coğrafyalardaki bağımsız krizleri ele alıyor gibi görünse de, stratejik bir bakış açısıyla okunduğunda aslında hepsi birbiriyle derinden ilişkili ve aynı küresel dönüşümün farklı yüzlerini temsil etmektedir. Bu bağlamda, tarihin bize söylediklerini anlayabilmek önemlidir. 1914 yazında Saraybosna’da sıkılan bir kurşunun, Viyana’dan Londra’ya, St. Petersburg’dan payitaht İstanbul’a uzanan karmaşık ittifaklar ağını nasıl ateşe verdiğini ve iki dünya savaşıyla dünyayı topyekûn bir yıkıma sürüklediği unutulmamalıdır. O gün yerel bir hadise olarak görünen bir olay, aslında küresel fay hatlarının ne denli gergin ve mevcut düzenin ne kadar kırılgan olduğunun bir göstergesiydi. Saraybosna’daki o tek kurşun gibi, bu makaleler de bize 21. yüzyılın başında küresel düzenin ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.


Doğu Akdeniz’deki rekabet ile Bender Abbas’taki gölge savaşı, modern çatışmaların hibrit doğasını paylaşır. Her ikisi de doğrudan bir savaştan kaçınırken; enerji hatları, limanlar gibi stratejik varlıklar üzerinden yürütülen bir yıpratma ve sinyal verme mücadelesini yansıtır. Birinde enerji kaynakları, diğerinde ise ticaret yolları stratejik bir silah olarak kullanılmaktadır.


Gazze’deki “maskelerin düşüşü”, küresel güçlerin ve bölgesel aktörlerin iki yüzlülüğünü ortaya sererken; bu durum, Türkiye, Güney Afrika ve İspanya gibi ülkelere dış politikalarını yeniden kalibre etme zorunluluğu getirmiştir. Türkiye’nin Keşmir’deki duruşu ile Doğu Akdeniz’deki hamleleri, Gazze krizinin getirdiği bu yeni ahlaki ve siyasi düzlemden bağımsız düşünülemez. Bir yanda “ilkeli” bir duruş sergileme gayreti, diğer yanda ise somut jeopolitik çıkarlar, bu makalelerin tamamında dolaylı bir şekilde var olan temel bir gerilimdir.


Özetle, “Fay Hatları Sayısı”, okurlarına parçalanmış bir dünya tablosu sunmaktadır. Kurallara dayalı uluslararası düzenin aşındığı, büyük güç rekabetinin geri döndüğü, vekalet savaşlarının ve ekonomik baskının temel stratejik araçlar haline geldiği bir dünya. Her bir fay hattı, bu büyük tablonun vazgeçilmez bir parçasıdır ve bize, 21. yüzyılın stratejik düşünce biçiminin, tek bir bölgeye odaklanmak yerine, bu küresel etkileşim ağını anlama zorunluluğunu bir kez daha hatırlatmaktadır. Bu bağlamda olası yakın gelecek senaryoları tüm etkileriyle birlikte düşünülmelidir. Çünkü bugünün fay hatları yarının düzenini doğuracaktır. İşte bundan dolayı büyük devletler, gelecekte karşılaşabilecekleri olası kriz ve çatışma durumlarına hazırlık amacıyla “kaos senaryoları”, “kriz senaryoları”, “en kötü durum senaryoları” veya “siyah kuğu” olayları üzerine çalışmalar yürütmektedir.


Dünya gündemi dönüş hızından daha hızlı değişmekte ve senaryolar ansızın sahneye konulmaktadır. Bahsedilen her fay hattının kırılması ayrı sonuçlara gebe senaryoları doğurabilir. Mesela, dünya savaşın eşiğine sürüklenmiş olabilir. Keşmir’de nükleer silahların gölgesinde bir kara savaşı, İran-İsrail arasında açık bir savaş, Doğu Akdeniz’de donanmaların çarpışması ve Avrupa’nın Rusya’yla enerji savaşları nedeniyle karanlığa gömülmesi gibi olaylar gerçekleşebilir. Diğer bir senaryoda ise, Ukrayna’daki savaşın uzaması domino etkisi yaparak küresel tedarik zincirlerini çökertip gıda ve enerji krizlerini iç içe geçirmiş olabilir. Başka bir senaryoda, devletler iç çatışmalarla (ABD Federal Hükümet ve eyaletlerin mücadelesi, İngiltere - Kuzey İrlanda çatışması gibi) sarsılabilir. Nükleer silahlara sahip İran’ın, Türkiye’nin hedeflerini dengelemek ve kontrol altına almak için Truva Atı olarak kullanılması mümkün olabilir. İbrahim Anlaşmalarıyla birlikte Arap ve Körfez yönetimleri Türkiye'den uzaklaşacak şekilde yeniden ıslah edilebilir.

 

Bu senaryoları hazırlamanın amacı, Türkiye gibi devletlerin coğrafyasının sunduğu stratejik derinliği bir kalkan ve kaldıraç olarak kullanmak zorunda kalacakları durumları öngörmektir. Yukarıdaki senaryolara göre Türkiye, Boğazlar ve Doğu Akdeniz’deki haklarını uluslararası hukuk nezdinde kararlılıkla savunurken, Afrika, Asya ve Latin Amerika’yla alternatif ittifaklar kurmalıdır. Rusya - Çin eksenine kaymadan ama Batı’nın ikiyüzlü politikalarına da teslim olmadan, “üçüncü kutup” inisiyatifiyle hareket etmelidir. İran’a karşı dengeleme ve çevreleme stratejisi izlemelidir. Gazze’deki insani durumu Güney Afrika’yla birlikte uluslararası mahkemelerde soykırım olduğunu belgeleyerek, İsrail’e karşı askeri bir müdahalenin kapısını aralamalıdır.

 

Keşmir’de ise Pakistan’la askeri-istihbarat iş birliğini derinleştirerek Hindistan’ı masaya oturmaya zorlamalıdır. Çünkü Hint Alt Kıtası’nın istikrar içinde bütünlüğü, sentezlenmiş bir senaryonun önünü açabilir. Dünya tarihinde birbirinin tezi ve anti-tezi olarak ortaya sürülen senaryoların sentezlendiği de çokça görülmüştür. Bugün birbirine rakip olarak görülen, Çin’in “Kuşak ve Yol”u ile Batı’nın desteklediği “IMEC Koridoru”nun, olası bir krizde hayati kaynakları dağıtmak için birbirine bağlanmak zorunda kalabilir. O zaman stratejik mücadele, toprak veya enerji için değil, bu yeni ve entegre küresel altyapının “işletim sistemini” kimin yazacağı ve kurallarını kimin belirleyeceği üzerine olacaktır. Nihai güç, gelecekte bu sistemin protokolünü kontrol edenlerin eline geçecektir.

 

Tüm bu ihtimaller göstermektedir ki bu tür öngörülemez senaryolara karşı geleceği tahmin etmenin en iyi yolu, onu inşa etmektir. Türkiye’nin yeni dünya düzenini kuracaklar arasında olabilmesi için hâlâ atması gereken ciddi adımlar var. Türkiye savunma sanayiinde geldiği noktayı daha da ilerleterek nükleer güce erişmeli ve ikincil vuruş yeteneğine sahip olmalı ki caydırıcılık kapasitesi hızla artsın. Ayrıca, İHA ve SİHA teknolojisini yeni nesil siber savaş yetenekleriyle entegre etmeli, uzay-uydu çalışmalarıyla teknolojik sistemlerini desteklemelidir. Böylece Türkiye, askeri-endüstriyel kapasitelerini teknolojik bağımsızlıkla taçlandıracak ve bu kaotik geçişten sağlam ittifaklarla daha da güçlenerek çıkacaktır.


Unutulmamalıdır ki, (tarihin fısıldadığı gibi) kriz anları aynı zamanda yeni fırsatların, yeni düzenlerin ve yeni liderliklerin doğuşuna da gebedir. Türkiye, bu fay hatlarının merkezinde sadece ayakta kalmayıp, liderlik edecekse, “öngörülebilir risklere hazırlık” ile “öngörülemez kaosa karşı esneklik” arasında bir denge kurmalıdır. Türkiye, Saraybosna’daki o kurşunun ateşlediği yangını, bu kez Ankara’da söndürülebilecek “Liderliğe” sahiptir.

 

İstifade etmeniz dileğiyle.

İsmail Boztemir

 

Bu Sayıda

Ukrayna-Rusya Savaşı Sonrası Avrupa: Derinleşen Krizler ve Güvenlik Paradigmasının Çöküşü

Dr. Ayhan Sarı

Keşmir’de Yükselen Gerilim: Aktörler, Stratejiler ve Türkiye’nin Duruşu

Dr. Hayati Ünlü

Bender Abbas Limanı Patlaması: Gölge Savaşları Yeniden mi Başlıyor?

Dr. Hurşit Dingil

Doğu Akdeniz’in Fay Hatları: Suriye ve Kıbrıs Bağlamında Türkiye-İsrail Rekabeti

Prof. Dr. İsmail Şahin

Maskeleri Düşüren ve Gerçek Yüzleri Ortaya Çıkaran Güç: 7 Ekim Sonrasında Gazze

Haydar Oruç