Uluslararası sistem büyük tektonik sarsıntılar yaşıyor, sistemin temel fay hatları kırılmak üzere. Yaklaşan büyük depremin öncü sarsıntıları bölgemize çoktan ulaştı ve belki de ana fay hattını parçalayacak ilk kırılma burada, Mezopotamya'da, Ortadoğu'da yaşanacak. Uzun bir süre büyük sistemsel değişikliklerin, bölgesel savaşların hatta yeni bir dünya savaşına uzanan sürecin Ukrayna-Rusya savaşından hasıl olacağını ve ikinci dünya savaşı sonrasında tesis edilen düzenin ilk burada çatırdayacağını varsayıyorduk. Rusya'nın nükleer kapasiteye sahip olması, Ukrayna'nın ABD liderliğindeki transatlantik ittifakı tarafından destekleniyor oluşu, dolaylı da olsa iki nükleer silah sahibi ve eski iki kutuplu dünyanın iki kutbunun karşı karşıya gelmesi kaos ve kıyamet senaryolarının zirveye çıkmasıyla neticelenmişti. Fakat 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı Operasyonu'ndan sonra küreselde kriz ve stres yoğunluğu yavaş yavaş Doğu Avrupa'dan Ortadoğu'ya kaydı. İsrail'in önce Haziran 2025 ve sonrasında ABD'yi de yanına alarak Şubat 2026'da İran'a geniş kapsamlı bir saldırı başlatması ağırlık merkezini tamamen bu bölgeye kaydırdı. ABD/İsrail saldırganlığının ivedilikle sonlanmayacağı, sadece bu iki ülke ile İran arasında cereyan eden bir çatışma olarak kalmayacağı, Hürmüz Boğazı’ndan başlayarak enerji krizini tetikleyeceği, körfez ülkeleri başta olmak üzere komşu devletleri de içine çekme potansiyelini taşıdığı anlaşıldı.
Türkiye ise tam bu krizler sarmalının, dinmek, yavaşlamak bir yana giderek şiddetlenen çatışma fırtınalarının tam ortasında bir coğrafyada, kuzeyi, güneyi, doğusu savaşlarla çalkalanan bir noktada güvenliğini tesis etmek adına iç ve dış politikasına şekil vermeye çabalıyor.
Yerel ve küresel fay hatlarının kırılmaya yüz tuttuğu, küreselin yereldeki, yereldekinin de küreseldeki fay hatlarını doğrudan etkilemeye başladığı, eski olanın yıkılmaya yaklaştığı, yeni olanın henüz ufukta belirmediği bir zamandayız. Türkiye bu ortamda içeriyi konsolide etmeye, dışarıyı da asgari maliyetle kontrol altında tutmaya çalışıyor. Bu çerçevede, olağandışı, olağanüstü zamanlarda Türkiye'nin izlediği dış politikaya mercek tuttuğumuzda iki temel prensibin sahneyi doldurduğunu görüyoruz: stratejik sabır ve azami caydırıcılık. Bu yazıda Osmanlı-Türk dış politika geleneği üzerinden, geçmişe ayna tutarak günceli ve geleceği okuma çabasına girişecek ve Türk dış politikasının bu iki kavram üzerinden mevcutta nasıl şekillendiğine odaklanacağız.
Devlet Yönetiminde Karar Alma Süreçlerinin Mahiyeti
Devletlerin karşılaştığı sorunların bireylerin gündelik hayatta karşılaştığı problemlerden çok daha farklı bir mahiyete sahip olduğu bilinen fakat nedense sürekli unutulan ve gözden kaçan bir durumdur. Bireylerin üreteceği cevaplar, verecekleri kararlar, doğruları ya da yanlışları hususi hayatlarını, en fazla yakın çevrelerini müspet veya menfi biçimde etkiler. Büyük bir terör saldırısı gerçekleştirmedikleri, seri katil rolünü benimseyip cinayetler işlemedikleri müddetçe bireylerin eylem ve kararlarının umuma yönelik etkileri zayıftır ya da hiç yoktur. Halbuki devlet söz konusu olduğunda, bir ülkeyi, bir toplumu ilgilendiren meseleler hakkında karar verme zamanı geldiğinde iş değişir. Bu kararları veren, vermek zorunda kalanlar her ne kadar yine özünde bireyler olmasına rağmen büründükleri posta, oturdukları koltuk, söyledikleri söz ve attıkları imza kendi şahsiyetlerinin üstünde bir anlam taşır. Tüm bunların temsil ettikleri ülke ve toplumun adına yapılıyor olması olayın mahiyetini başka bir boyuta, cüziden külliye taşır. Devletin ekonomik planlamasını yapmak, vergi oranlarını belirlemek, kanunları şekillendirmek ve nihayete erdirmek, ülkenin iç işleyişi ile ilgili küçük-büyük düzenlemeleri karara bağlamak ve yürürlüğe sokmak da sorumluluk isteyen ve zorlayıcı karar alma süreçleri olarak sınıflandırılabilir. En nihayetinde alınacak bu kararlar sonrasında halkın eğitim, refah, sağlık ve benzeri düzeyleri olumlu ya da olumsuz yönde etkilenmeye yatkındır.
Fakat konu dış politikaya, bir devletin başka bir devletle, devletlerle, yabancı gruplarla ilişkilerine geldiğinde karar alma sürecinin ağırlığı ve sorumluluğu kat be kat artabilir. Eğer bu karar ilgili devletin başka bir devletten ya da gruptan algıladığı tehditle ilgiliyse, ulusal güvenliğini ilgilendiriyorsa, harekete geçmenin de hareketsiz kalıp beklemenin de hayati sonuçlar doğurabileceği bir sürecin içerisindeyse karar alıcı, o zaman konuya çok daha fazla ihtiyatla yaklaşmak gerekir. Alınacak karar sonucunda bir ülke ya da grup ile savaş/çatışma yaşanacaksa atılan yanlış bir adım binlerin, yüz binlerin hatta milyonların hayatına mal olabilir. Ülkenin can, mal ve ırz güvenliği varoluşsal bir tehlikenin içerisine yuvarlanabilir. Atalet, çevresinde yaşanan gelişmeleri yok sayma, yaklaşan tehdidi görmezden gelme, zamanında önlem almama gibi yanlış kararlar da benzer sonuçlar doğurabilir. Özetle, çevresel faktörler giderek kızıştığında, savaş ve krizlerin artarak yoğunlaştığı zamanlarda karar vermek, ülkenin dış politikadaki rotasına yön vermek ağır bir yükümlülük ve zor bir iş haline gelir. Peki karar alıcı bu şartlar altında, ülkenin hayati menfaatleri tehdit altında iken nasıl karar verir, vermelidir?
Türk Dış Politikasının Temel İlkeleri
Devlet aklı, kadim gelenekler, stratejik kültür, kısacası bir ülkenin geçmişi, tecrübeleri, yüzyıllar içerisinde temerküz etmiş bilgi ve birikimi böyle zamanlarda karar alıcının yolunu aydınlatacak ve yönünü bulmasına rehberlik edecek birincil kılavuzudur. Meseleyi Türkiye özelinde değerlendirdiğimizde, İslam ve Türklük bakiyesinin yüzyıllar içerisinde meydana getirdiği stratejik akıl en büyük kuvvetimizdir. Selçuklu Devleti, Alparslan liderliğinde girişilen Malazgirt Savaşı, İstanbul'un fethi, Hicaz bölgesinin fethi, Batı'ya yönelik fetihler, Çanakkale Savaşı, Milli Mücadele, özetle, geçmişimizden günümüze tüm kritik kavşak ve noktalarda İslam en başat rolü oynamış ve liderlerden askerlere oradan da toplumun geniş kitlelerine yadsınamayacak, inkâr edilmeyecek bir etki bırakmıştır. Bu dinin Peygamberi Medine İslam Devleti'ni kurmuş, devleti kusursuz bir biçimde işletmiş, savaşlar yürütmüş, fetihler gerçekleştirmiş ve yetiştirdiği halifeleri dönemin iki süper gücünü, önce Doğu Roma İmparatorluğu'nu Yermük Savaşı'nda ve kısa bir süre sonra, henüz üzerinden dört ay geçmişken diğer süper gücü, Sasani İmparatorluğu'nu Kadisiye’de mağlup etmişlerdir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) nebevi siyaset stratejilerini, devlet yönetme ve karar alma süreçlerindeki incelikleri miras olarak halifelerine bırakmış, onlar bu mirası hakkını vererek devam ettirmişlerdir ve bu silsile birkaç yüzyıl sonra Türklere ulaşmıştır.
Türkler Peygamberleri ve arkadaşlarından öğrendikleri yöntem ve prensipleri kendi kültür, askeri deha ve disiplinleri ile birleştirmişler ve Selçuklu'dan başlayarak Osmanlı'da zirveye ulaşmış İslam-Türk devlet yönetme sanatını vücuda getirmişlerdir.
Dolayısıyla 2026 yılına gelindiğinde Türkiye'nin karşılaştığı meselelerde bu coğrafyanın 'dünkü çocuğu', ayakları üzerine doğrulmaya çalışan bir devletçik, yeni yetme bir ülke olmadığını önce kendimize sonra da rakip ve düşmanlarımıza hatırlatmak gerekir. Türkiye binlerce yıl öncesine dayanan, birden fazla defa cihan hakimiyeti ile sonuçlanmış medeniyetler zincirinin bir parçası, temel taşlarından biridir. Bu ülkeyi yöneten, karar alma mercilerinde oturan yöneticiler, hayati kararlar verirken tam olarak bahse konu olan bu geçmişin mirasçıları olarak hareket eder ve bireysel aklı ve yetenekleriyle değil, Peygamber Efendimiz'den başlayan, O'nun büyük halifeleri ile devam eden, Selahaddin Eyyubi'lerin, Alparslan'ların, Yavuz'ların, Fatih'lerin, Kanuni'lerin aklı ve birikimiyle, buralardan hasıl olmuş stratejik kültürle hareket eder, etmelidir.
Peki detaya indiğimizde, ilkeleri soyut kavramlardan somut politikalara indirdiğimizde karşımıza hangi ilkeler çıkar? Bu yazıda, 2026 yılında Türk dış politikasına yön verdiğini düşündüğümüz stratejik sabır ve azami caydırıcılık kavramlarına gelmeden önce yukarıda bahsettiğimiz geçmişin temel birikimlerinden birine, 'ihtiyat' prensibine değinmekte fayda var.
İslam-Türk kültürünün ilk anlarından günümüze varlığını sürdüren ve hem fetih politikalarında hem de savunma anlarında dış politikaya yön veren ilke ihtiyattır.
Alınacak kararların devletin varoluşunu etkileme, yakın ve gelecek tehdit ve fırsatların yönünü tayin etme olasılığı göz önünde bulundurulduğunda karar alıcının maceradan, duygusallıktan ve romantizmden uzak bir soğukkanlılık içerisinde ihtiyatı her zaman birinci sıraya yerleştirmiş bir biçimde karar alması bir tercih değil, zorunluluktur.
İhtiyat prensibi ile doğrudan ilişkili, hem İslam dininin temellerinden hem de İslam-Türk kültürünün devlet yönetme kabiliyetinin ayrılmaz bir parçası olan sabır ilkesine, stratejik sabır prensibine geçiş yapabiliriz. Tarih, sabırla hareket etmenin, doğru anı beklemenin, acele etmemenin, gücümüzün en doruğunda, düşmanın en zayıf olduğu anda harekete geçmenin önemini bize defalarca ispat etmiştir. Mekke'nin fethi, Kudüs'ün Selahaddin Eyyubi tarafından kurtarılışı, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethedişi aylar, yıllar süren hazırlıkların, sabırla doğru anı kollamanın en güzide örneklerindendir. Tarihimizde hiçbir büyük devlet adamının acele ettiğine, sabırsız davrandığına şahitlik edemezsiniz. Büyük liderler aynı zamanda iradesi en kuvvetli, dayanıklılığı en fazla ve sabır konusunda en maharetli liderlerdir. Bu özellikler doğru bir dış politika okuyuşu ile birleştiğinde devletleri payidar eden, halkları güvene ve feraha ulaştıran en güçlü silaha dönüşür.
Fakat stratejik sabrı ikinci bir özellikle pekiştirmek gerekir. Eğer sabır yüksek bir caydırıcılıkla bir araya getirilmezse, bekleme, doğru anı kollama düşmanlar tarafından bir zaafiyet, atalet ve zayıflık olarak algılanabilir. Bu da düşmanın erken bir saldırısı, istemediğiniz anda başlayan bir çatışma ile sonuçlanabilir. Dolayısıyla caydırıcılık, azami düzeyde caydırıcılık devletin her döneminde ve özellikle de barış zamanlarında ihtiyacı olan temel kuvvelerden birisidir.
Devlet, düşmanına saldırmasının bir bedeli olacağını her an hissettirmeli, dost, düşman herkese potansiyelini daima göstermelidir. Bunu başaramazsa stratejik sabrı, eğer bir çatışma, savaş olacaksa bunu istediği bir zamanda tetikleme fırsatı kendi tasarrufundan çıkıp düşmanının eline geçecek, inisiyatifi kaybedecektir.
Küresel ve Bölgesel Krizler Eşiğinde Türk Dış Politikası
Devletimizin tarihsel bakiyesine ayna tuttuktan, kadim prensip, geleneklerimizden bahsettikten sonra bunların günümüze nasıl rehberlik ettiğine odaklanma zamanı geldi. Türkiye'nin güncel dış politikası küresel düzlem ve bölgesel krizler olmak üzere kabaca iki yönden incelemeye tabi tutulabilir. Küresel gelişmelere odaklandığımızda göze çarpan ilk gelişme, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan düzenin, uluslararası sistemin çatırdamakta olduğudur. İki savaş ve bir siyasi gelişme sistemin çöküşünün fitilini ateşleyen ve hızlandıran faktörler olarak ön plana çıkıyor. Rusya-Ukrayna Savaşı Sovyetlerin çöküşünden ve iki kutuplu dünya düzeninin sona ermesinden sonra 'tarihin kirli sayfaları arasına' kaldırıldığı düşünülen tarihsel rekabetleri tekrar gün yüzüne çıkardı. Bir taraftan Avrupalı devletler ile Rusya arasındaki tarihsel rekabet tekrar zuhur ederken diğer taraftan özellikle Biden dönemi ABD'sinin meseleye dahil olması iki kutuplu dünya düzeninin hatıralarını dünya siyaset sahnesine getirdi. Nükleer savaş, bölgesel savaş hatta dünya savaşı senaryoları dünya gündemini meşgul etmeye başladı. Savaşın kısa bir sürede sona ermemesi, Rusya'nın Ukrayna üzerindeki işgal emellerini ısrarla sürdürmesi güvenlik temasını büyük oranda ABD'nin ellerine bırakmış olan Avrupa'da ciddi siyasi ve ekonomik krizlerin çıkmasına neden oldu. Ocak 2025’te Trump gibi bir siyasi figürün ABD'de koltuğa oturması, Avrupa'yı kenara itip Ruslarla doğrudan görüşmeler gerçekleştirmesi, Avrupalı müttefiklerini tarifelerle tehdit etmesi hatta ve hatta Grönland'ı kendi topraklarına katma niyetini somutlaştırma çabası, Transatlantik ilişkileri kökünden sarstı.
Yaşanan bu küresel gelişmeler sonucunda Türkiye'yi ilgilendiren iki temel mesele ortaya çıktı: NATO ittifakının sorgulanması ve ABD'siz bir Avrupa güvenlik şemsiyesi.
NATO'nun dağılması kısa vadede her ne kadar gerçekçi durmasa da Trump'ın İran saldırıları esnasında istediği yardımı bulamayınca tekrar NATO'nun varlığını sorgular hale gelmesi, Trump tarzı liderlerin ABD'de iktidar olduğu müddetçe tartışmanın süreceğine işaret ediyor. Diğer taraftan, daha akut daha olası bir senaryo ise de jure olarak NATO içerisinde kalan ABD'nin de facto Avrupa'daki güvenlik şemsiyesini kapatması. Bu senaryonun gerçekleşmesi Avrupalıların en korktuğu ihtimalin, Ruslarla baş başa kalmanın, vuku bulması anlamına gelecektir. Türkiye'nin böyle bir senaryoda en büyük avantajı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemin aksine, Doğu ile Batı arasında bir tercih yapmak zorunda olmamasıdır. Türkiye savaşan iki taraf arasında görece tarafsız bir pozisyonda kalıp güvenliğini ve çıkarlarını koruyabilir. Daha da ötesi, taraflardan biri Türkiye ile yakın iş birliği yapmak, desteğini almak isterse çıkarlarını gözetmek ve farklı konularda istediğini vermek zorundadır. Türkiye tam olarak böyle bir pozisyonu benimseyerek Avrupa ile iş birliği ihtimallerine kapı aralamış fakat bunun karşılığında özellikle Suriye meselesinde Avrupa'nın kendi pozisyonuna yaklaşarak Ahmed el-Şara yönetimini desteklemesini sağlamaya muvaffak olmuştur. Stratejik sabır ve tarafsız kalmasına imkân tanıyan askeri ve siyasi gücü, Türkiye'nin bu stratejiyi başarıyla izleyebilmesine olanak sağlamıştır.
İkinci mesele de küresel boyutları olan, sistemi zorlayan bir mesele olmasına rağmen Ukrayna-Rusya Savaşı'na kıyasla Türkiye'yi çok daha fazla ilgilendiren, hem kültürel hem de güvenlik alanlarında daha yakından takip etmemiz gereken bir konu: İsrail'in saldırganlığı. İsrail 7 Ekim 2023'ten sonra gelişen süreçte öncelikle Osmanlı'dan kalma bir geçmişe sahip olduğumuz aynı zamanda din kardeşlerimiz olarak gördüğümüz, bu sebeple duygusal bağlar oluşturduğumuz ve hepsinden öte sadece insan olarak baktığımızda modern zamanların en büyük soykırımlarından biri olarak kabul edilmesi gereken insanlık suçunun müsebbibidir. İsrail bir taraftan Filistin'de katliamlarını sürdürürken diğer taraftan Lübnan, Irak, Yemen, Suriye, İran, Katar, kısacası adeta tüm bölgeye saldırılar düzenlemektedir. Krize ve katliamlara, kaosa yatırım yapan İsrail, son saldırılarda dünyanın süper gücü olarak addedilen ABD'yi de yanına hizalamayı başarabilmiş ve yeni bir kaos planını devreye sokmuştur. İsrail'in bu saldırganlığını diğer krizlerden ayırt etmemizin sebebi, bu saldırıları gerçekleştirirken bir yandan da sistematik bir biçimde Türkiye'yi çevrelemek için atılımlarda bulunmasıdır. Yunanistan, Güney Kıbrıs ile girdiği ilişkiler, Suriye'nin Türkiye ile dost bir ülke olmaması için İsrail'in sahnelediği provokasyonlar ve son olarak İran'a yönelik saldırıları, İsrail'in bölgede kendisine rakip olarak gördüğü Türkiye'ye yönelik hasmane tutumlarının birer göstergesi olarak not edilmelidir.
Türkiye Filistin, sonrasında bilhassa Suriye ve şimdi de İran krizinde refleks göstermeye, İsrail'e cevap vermeye zorlanarak zamansız bir çatışmanın içerisine çekilmek için test edilmektedir. İsrail şartlar 'hâlâ' kendi lehineyken bir oldu bittiye getirerek Türkiye'nin atacağı aceleci bir adımla Türkiye karşıtı siyasi, algısal ve hatta askeri bir operasyonun zeminini yoklamaktadır. Suriye'de özellikle T4 ve Palmira üslerinin bombalanması, Şara yönetiminin İsrail tarafından Dürziler üzerinden ve hava saldırıları yoluyla devirilmek istenmesi ve son olarak da YPG/SDG terör örgütünün özerk bir yapı kurup bir tümör misali Suriye'de varlığını sürdürebilmesi için İsrail, elinden geleni yaptı.
Türkiye bu provokasyonlara gelmedi ve ne kendisinin ne de müttefiki Şara yönetiminin fevri bir karşılık vermesine fırsat vermedi. Diğer taraftan İran'ın Türkiye hava sahasını ihlal eden füze atışlarında da meselenin İsrail tarafından tetiklendiğini ve İsrail'in olası sabotaj ve provokasyonlarını göz önünde bulundurarak Türkiye olabildiğince ihtiyatla meseleye yaklaşmaktadır.
Değerlendirme
Türkiye ihtiyatla hareket etmenin bir numaralı öncelik olması gereken bir dönemden geçmektedir. Küresel ve bölgesel gelişmeler benzersiz, tarihsel bir kırılma anına işaret eden boyutlarda seyretmektedir. Türkiye olabildiğince ihtiyatla hareket eder, stratejik sabrını ziyadesiyle kullanırken bu duruşunun ve meselelere yaklaşımının bir zafiyetten ya da zayıflıktan kaynaklanmadığını gösterebilmek adına da caydırıcılığını hiç olmadığı kadar yakın çevresinden uzağa tüm muhataplarına göstermekte ve hissettirmektedir. İster Ukrayna-Rusya meselesi ister İsrail'in bölgesel saldırganlığı olsun, Türkiye reaksiyon veren değil, inisiyatifi elinde bulunduran bir ülke anlayışıyla hareket etmektedir. Ne Avrupalıların Rusya'ya karşı kışkırtmalarına gelmekte ne de İsrail'in tahriklerine kapılmaktadır. Sınırlarının içine kapanmamış fakat dışarıda diğer ülkelerin hak ve hukuklarını yok sayan bir çizgiden de uzaktır.
Türkiye fırtınanın artık kasırgaya dönüştüğü, bazı ülke ve aktörlerin yıkılacağı, bazılarının da hayatta kalmaya devam edeceği ve birilerinin de yükselişe geçeceği kaotik bir zaman diliminden geçmektedir. Karar vermenin, ülkenin güncelini ve onlarca yıl ötesini, geleceğini belirleyecek kritik eşiklerde inisiyatif almanın oldukça zorlaştığı bir dönemden geçmekteyiz. Ülke olarak en büyük avantajımız, tecrübeli, farklı zamanlarda benzer ölçeklerde olmasa da çeşitli iç ve dış krizlerden geçmiş, bunlara karşı bağışıklık ve tecrübe kazanmış, hepsinden öte tarihiyle, geçmişiyle barışık, kadim devlet aklının günümüze yansımasının idrakinde bir liderin karar alıcı mevkiinde oturmasıdır. Geminin kaptanının İslam-Türk stratejik kültürüne, geçmişine ve kodlarına yaslanarak, yıllar boyu edindiği tecrübelere ve inşallah Allah'ın yardımına dayanarak bu badireleri atlatıp gemiyi kıyıya yanaştıracağını ve daha güzel yarınlara ülkemizi ulaştıracağını ümit ediyoruz.