Dünya Ekonomisinin Yönetiminde Devletler Ve Devlet Dışı Aktörler
...
Devamını oku...
Klasik iktisat teorisinde Adam Smith, piyasaların kendiliğinden dengeye ulaşmasını sağlayan mekanizmayı “görünmez el” kavramıyla açıklamıştır. Bu yaklaşıma göre, bireylerin kendi çıkarlarını maksimize etmeye yönelik davranışları herhangi bir merkezi planlamaya ihtiyaç duyulmaksızın arz ve talep dengesini oluşturmakta; böylece kaynakların etkin tahsisi sağlanarak toplumsal refahın artmasına katkıda bulunmaktadır. Ancak Smith’in 18. yüzyılda somut mal ve hizmet piyasalarındaki üretici-tüketici etkileşimi üzerinden tanımladığı bu kavram zamanla dönüşerek finansal piyasaların temel mantığına uyarlanmıştır. Mal piyasasında görünmez el fiyat mekanizması aracılığıyla somut ürünlerin arz ve talebini dengelerken; sermaye piyasalarında risk, getiri ve varlık fiyatlamalarını optimize eden soyut bir karar alma mekanizması olarak kendine yer bulmuştur. Bu dönüşüm ekonomik gücün yalnızca üretim ve ticaret kapasitesi üzerinden değil sermayenin kimler tarafından kontrol edildiği üzerinden de değerlendirilmesini gerekli kılmıştır.
Uluslararası sistem uzun yıllar boyunca askeri güç, doğal kaynaklar ve sanayi üretimi üzerinden okunmuştur. Bir devletin küresel düzeyde etkili olabilmesi güçlü ordulara, geniş üretim kapasitesine veya stratejik enerji kaynaklarına sahip olmasına bağlanmıştır. Ancak son otuz yılda küresel ekonomide yaşanan dönüşüm, güç kavramının yalnızca devlet merkezli olmadığını ortaya koymuştur. Sermaye hareketlerinin küreselleşmesi, finansal piyasaların derinleşmesi ve yatırım kararlarının giderek daha fazla kurumsal aktörler tarafından alınması ekonomik gücün sınırlarını da yeniden tanımlamıştır. Bugün ekonomik ve siyasi karar alma süreçlerinde etkili olan aktörler arasında herhangi bir ülkenin sınırları içerisinde sıkışıp kalmayan fakat trilyonlarca dolarlık sermayeyi yöneten finansal kuruluşlar da yer almaktadır.
Bu yeni güç yapısının finansal piyasalardaki en dikkat çekici örneklerinden biri “Big Three” (Big 3) olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street’tir.
Söz konusu kuruluşlar klasik anlamda üretim yapan sanayi şirketleri değildir. Günümüz finans piyasalarında “görünmez el”, bireysel yatırımcıların rasyonel tercihlerinin ötesinde, milyonlarca yatırımcının sermayesini büyük ölçekli fonlarda bir araya getiren bu varlık yönetim şirketlerinin yatırım kararları ve portföy tercihleri üzerinden daha kurumsal bir nitelik kazanmaktadır. Bu kuruluşlar trilyonlarca dolarlık sermayeyi algoritmik sistemler, borsa yatırım fonları (ETF) ve pasif yönetim stratejileriyle yönlendirirken sermayenin hangi şirketlere, sektörlere ve varlık sınıflarına akacağı üzerinde de önemli bir etki alanı oluşturmaktadır.
Big 3’ün bugünkü ağırlığını yalnızca bu kuruluşların ulaştığı finansal büyüklükle açıklamak yeterli değildir. Bu güç yoğunlaşmasının arkasında küresel ekonominin son kırk yılda geçirdiği daha geniş kapsamlı finansallaşma süreci bulunmaktadır. 1980’li yıllardan itibaren dünya ekonomisi finansal serbestleşme politikaları, sermaye hareketlerinin küresel ölçekte serbest bırakılması, özelleştirme uygulamalarının yaygınlaşması ve finansal piyasaların derinleşmesiyle birlikte önemli bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu süreç yalnızca üretim ve ticaret yapısını değil, aynı zamanda sermayenin mülkiyet biçimini ve kurumsal organizasyonunu da köklü biçimde değiştirmiştir. Üretim odaklı büyüme modelinden finansal piyasaların ekonomik faaliyetler üzerindeki belirleyici etkisinin arttığı yeni bir yapıya geçilmiş, bu yeni dönem literatürde “finansallaşma” olarak tanımlanmıştır.
Finansallaşma süreci şirketlerin finansman yapılarının yanı sıra devletlerin ekonomi politikalarını, kurumsal yönetişim anlayışını ve küresel güç dengelerini de yeniden şekillendirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası ekonomik düzenin temel aktörlerini ulus devletler, çok uluslu sanayi şirketleri ve Bretton Woods sistemi kapsamında kurulan uluslararası kuruluşlar oluşturmuştur. Bu dönemde ekonomik güç büyük ölçüde devletlerin üretim kapasitesi, sanayi altyapısı, ticaret hacmi ve sahip oldukları stratejik kaynaklar üzerinden şekillenmekteydi. Sermaye piyasaları ise bugünkü ölçekte ekonomik kararların merkezinde yer almıyor, finansal sistem daha çok reel ekonominin ve üretim faaliyetlerinin finansmanını sağlayan bir mekanizma olarak işlev görüyordu. Dolayısıyla ekonomik güç ile finansal güç arasında bugünkü kadar belirgin bir örtüşme bulunmamaktaydı.
1980’li yıllardan itibaren bu yapı kademeli olarak değişmeye başlamıştır. Finansal serbestleşme politikalarının yaygınlaşması, sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların azaltılması, özelleştirmelerin hız kazanması ve finansal piyasaların derinleşmesi sermayenin ulusal sınırlar arasındaki hareketliliğini önemli ölçüde artırmıştır. Finansal piyasalar böylece yalnızca üretim faaliyetlerini finanse eden bir alan olmaktan çıkarak sermayenin değer kazandığı, yatırım kararlarının şekillendiği ve ekonomik kaynakların yeniden tahsis edildiği merkezi bir mekanizmaya dönüşmeye başlamıştır.
Üretim ve ticaret merkezli ekonomik yapının yanında finansal getirilerin ve varlık fiyatlarının giderek daha fazla önem kazandığı bu dönem, literatürde “finansallaşma” kavramıyla ifade edilmektedir.
Finansallaşmanın derinleşmesi, yalnızca finansal piyasaların büyümesine değil, sermayenin mülkiyet ve yönetim biçiminin değişmesine de yol açmıştır. Önceki dönemde şirketlerin mülkiyet yapısında bireysel yatırımcılar, aile şirketleri, devletler ve stratejik kurumsal ortaklıklar daha belirgin bir konumdayken; zamanla emeklilik fonları, yatırım fonları, sigorta şirketleri ve diğer kurumsal yatırımcılar sermaye piyasalarında daha fazla ağırlık kazanmaya başlamıştır. Böylece milyonlarca bireysel tasarruf, piyasaya doğrudan ve birbirinden bağımsız biçimde girmek yerine büyük kurumsal fonlar aracılığıyla ortak yatırım havuzlarında toplanmıştır. Sermayenin bu şekilde kurumsallaşması finansal kaynakların daha büyük portföyler içerisinde merkezileşmesine zemin hazırlamıştır.
2000’li yıllarla birlikte bu süreç yeni bir boyut kazanmıştır. Finansal araçların çeşitlenmesi, endeks fonlarının büyümesi, borsa yatırım fonlarının (ETF) yaygınlaşması ve dijital portföy yönetiminin gelişmesi, yatırım stratejilerinde önemli bir değişimi beraberinde getirmiştir. Aktif biçimde tek tek şirket seçmeye dayalı yatırım anlayışının yanında belirli bir piyasa endeksini takip eden düşük maliyetli pasif yatırım stratejileri hızla yaygınlaşmıştır. Bu model çok sayıda yatırımcının sermayesinin belirli endeksleri veya piyasa sepetlerini takip eden fonlar içerisinde bir araya getirilmesini mümkün kılmıştır. Sonuç olarak yatırımcıların bireysel tercihleri, giderek daha büyük ölçekli kolektif portföyler içerisinde birleşmiş ve bu portföyleri yöneten varlık yönetim şirketlerinin ekonomik ağırlığı artmıştır.
Big 3’ün yükselişi tam da bu dönüşümün içerisinde gerçekleşmiştir. BlackRock, Vanguard ve State Street pasif yatırım ve endeks fonlarının yaygınlaşmasından yararlanarak küresel ölçekte çok büyük varlık portföylerini yönetmeye başlamıştır. Bu kuruluşların temel özelliği kendi adlarına trilyonlarca dolarlık servete sahip olmalarından ziyade milyonlarca yatırımcı ve kurumsal tasarruf sahibine ait sermayeyi büyük ölçekli fonlar aracılığıyla yönetmeleridir. Bu nedenle Big 3’ün ekonomik gücünü değerlendirirken “sahip olunan varlık” ile “yönetilen varlık” arasındaki ayrımın dikkate alınması önem taşımaktadır.
Günümüzde BlackRock, Vanguard ve State Street Global Advisors tarafından yönetilen toplam varlık büyüklüğü yaklaşık 20 trilyon ABD dolarını aşmaktadır. Bu büyüklük dünyanın en büyük ekonomileri olan ABD ve Çin dışında kalan birçok ülkenin gayrisafi yurt içi hasılasını geride bırakacak ölçektedir. Ancak bu rakamın önemi yalnızca finansal büyüklüğünden kaynaklanmamaktadır. Asıl dikkat çekici unsur böylesine büyük bir sermaye havuzunun sınırlı sayıdaki kurumsal aktör tarafından yönetilmesi ve bu durumun sermaye tahsisi üzerinde oluşturduğu potansiyel etkidir. Sermayenin hangi şirketlere, sektörlere ve yatırım alanlarına yönlendirileceği konusunda oluşan bu kurumsal ağırlık, finansal büyüklüğü doğrudan ekonomik güce dönüştüren mekanizmalardan biridir.
Bu nedenle Big 3’ün ekonomik etkisini yalnızca yönettikleri varlıkların büyüklüğü üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır. Söz konusu kuruluşların asıl etkisi, yönettikleri fonlar aracılığıyla küresel şirketlerde elde ettikleri hissedarlık ve buna bağlı oy haklarında ortaya çıkmaktadır.
Çok sayıda şirket içerisindeki ortaklıkları, genel kurul süreçlerine katılımları ve kurumsal yönetim mekanizmaları üzerindeki etkileri Big 3’ü yalnızca finansal yatırımcı olmaktan çıkararak şirketlerin stratejik kararları üzerinde söz sahibi olabilen kurumsal aktörlere dönüştürmektedir. Son yıllarda bu etkinin en görünür olduğu alanlardan biri çevresel, sosyal ve yönetişim ilkelerini ifade eden ESG (Environmental, Social and Governance) politikalarıdır. ESG kriterlerinden enerji yatırımlarına, rekabet koşullarından şirket stratejilerine kadar pek çok alanda ortaya çıkan yatırım tercihleri sermayenin yalnızca nereye yönlendirildiği değil, yatırım yapılan şirketlerin hangi öncelikleri benimseyeceği sorusunu da gündeme getirmektedir.
Bu noktada sermayenin yoğunlaşması, finansal piyasaların sınırlarını aşarak ekonomi-politik bir mesele hâline gelmektedir. Big 3’ün şirketler üzerindeki hissedarlık ve oy gücü; enerji, çevre, rekabet, kurumsal yönetişim ve yatırım politikaları gibi alanlarla kesişebilmektedir. Dolayısıyla sermayenin kurumsal aktörlerde yoğunlaşması, şirketlerin stratejik kararlarından sektörlerin geleceğine ve kamu politikalarının yönelimlerine kadar uzanan daha geniş bir etki alanı oluşturmaktadır. Bu durum, finansal sermayenin ekonomik güçten politika etkisine hangi mekanizmalar üzerinden taşınabildiği sorusunu gündeme getirmekte ve devletlerin ekonomik egemenlik alanlarını yeniden düşünmelerini gerektiren yeni bir güç ilişkisine işaret etmektedir.
Elbette Big 3’ün devlet politikaları üzerindeki etkisini anlamak için öncelikle bu etkinin doğrudan siyasi iktidar kullanımı şeklinde değerlendirilmemesi gerektiği bilinmelidir. BlackRock, Vanguard ve State Street herhangi bir devlet kurumu gibi yasama yetkisine sahip değildir; hükümet kuramaz, yasa çıkaramaz veya doğrudan kamu politikası belirleyemez. Ancak sahip oldukları sermaye yönetme kapasitesi, finansal piyasalardaki konumları, kamu kurumlarıyla kurdukları danışmanlık ilişkileri, yatırım yapılan şirketlerdeki hissedarlıkları ve düzenleyici süreçlere sundukları görüşler aracılığıyla politika yapım sürecinin çevresinde güçlü bir aktör hâline gelmişlerdir. Dolayısıyla burada ortaya çıkan güç, klasik anlamda siyasi iktidardan ziyade finansal kaynaklara, uzmanlığa, bilgiye ve piyasa erişimine dayanan bir etki kapasitesidir.
Bu nedenle Big 3’ün devlet politikalarındaki rolünü değerlendirirken “devletin yerini almak” ile “devletin karar alma sürecini etkileyebilecek konuma gelmek” arasındaki ayrımın korunması gerekmektedir.
Bu etkinin ilk önemli kırılma noktalarından biri 2008 küresel finansal krizidir. Kriz öncesinde varlık yönetim şirketleri büyük ölçüde yatırımcıların sermayesini yöneten finansal aracılar olarak değerlendirilirken, kriz sonrasında devletlerin ve merkez bankalarının finansal piyasaları istikrara kavuşturmak amacıyla ihtiyaç duyduğu teknik uzmanlık ve operasyonel kapasite bakımından da önem kazanmaya başlamışlardır. Özellikle BlackRock’ın 2008 finansal krizinde ABD Merkez Bankası ve Hazine ile bağlantılı kurtarma operasyonlarında üstlendiği roller özel bir varlık yönetim şirketinin kamu otoriteleriyle ne ölçüde iç içe geçebileceğini gösteren erken örneklerden biri olmuştur. New York Fed; Bear Stearns ve AIG ile bağlantılı Maiden Lane yapılarındaki varlıkların yönetimi, incelenmesi ve değerlemesi konusunda BlackRock’ın yatırım yönetimi ve danışmanlık kapasitesinden yararlanmıştır. Böylece kriz döneminde devletin piyasaya müdahâlesi ile özel finans kuruluşunun piyasa bilgisi arasında doğrudan bir bağlantı kurulmuştur.1
Bu gelişme, Big 3’ün devlet politikalarındaki rolü açısından önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Çünkü devletin finansal krizler karşısındaki kapasitesi yalnızca merkez bankalarının likidite sağlama veya Hazine’nin kamu kaynaklarını kullanma gücüyle sınırlı değildir. Kriz dönemlerinde karmaşık finansal varlıkların değerinin belirlenmesi, risklerin ölçülmesi, portföylerin yönetilmesi ve piyasaların yeniden işler hâle getirilmesi gibi yüksek düzeyde uzmanlık gerektiren süreçler de kritik önem taşımaktadır. Bu tür uzmanlıkların büyük varlık yönetim şirketlerinde yoğunlaşması kamu otoritelerinin kriz yönetiminde özel finans kuruluşlarının bilgi ve altyapısına başvurmasını teşvik etmiştir. Böylece finansal piyasaların büyümesiyle birlikte ortaya çıkan yeni güç biçiminin önemli unsurlarından biri de “uzmanlık gücü” olmuştur. Devlet düzenleyici ve nihai karar verici konumunu korurken, kararların uygulanmasında ihtiyaç duyduğu piyasa bilgisinin önemli bir bölümü özel finansal aktörler tarafından sağlanmaya başlamıştır. Ancak Big 3 ile kamu otoriteleri arasındaki ilişkinin asıl dikkat çekici biçimde görünür hâle geldiği ikinci dönem COVID-19 salgını sonrasında ortaya çıkmıştır. 2020 yılında finansal piyasaların kısa sürede büyük bir likidite baskısıyla karşı karşıya kalması üzerine ABD Merkez Bankası olağanüstü destek mekanizmalarını devreye sokmuştur. Bu süreçte New York Fed, 24 Mart 2020 tarihinde BlackRock Financial Markets Advisory’yi kurumsal tahvil piyasalarına yönelik acil kredi imkânlarının bir bölümünde yatırım yöneticisi olarak görevlendirmiştir.2 Böylece aynı finansal ekosistemde hem piyasanın en büyük varlık yöneticilerinden biri olan hem de kamu otoritesinin kriz müdahâlesinde teknik uygulayıcı olarak kullanılan bir aktör ortaya çıkmıştır.
Bu durum Big 3’ün devlet politikalarına etkisinin yalnızca lobicilik veya seçim finansmanı üzerinden değil, kriz yönetimi ve finansal altyapı üzerinden de gerçekleşebildiğini göstermektedir.
Burada ortaya çıkan durumun iki yönü bulunmaktadır. Birinci yön, devlet açısından olumlu görülebilecek teknik kapasite avantajıdır. Finansal krizler son derece karmaşık varlıkların çok sayıda piyasa aktörünün ve yüksek hızda gerçekleşen sermaye hareketlerinin aynı anda yönetilmesini gerektirmektedir. Devlet kurumlarının her zaman özel finans sektöründeki kadar geniş veri setlerine, işlem altyapısına veya piyasa uzmanlığına sahip olması mümkün değildir. Bu nedenle BlackRock gibi kuruluşlardan alınan hizmetler kriz dönemlerinde piyasaların yeniden işlerlik kazanmasına ve finansal istikrarın korunmasına katkı sağlayabilmektedir. Öte yandan ikinci yön, kamu ile özel finans arasındaki sınırların bulanıklaşmasıdır. Bir şirket kamu otoritelerine kriz yönetimi konusunda teknik hizmet verirken aynı zamanda aynı piyasalarda yatırımcıların varlıklarını yönetiyorsa çıkar çatışması ve bilgi asimetrisi tartışmaları kaçınılmaz hâle gelmektedir.
Avrupa Birliği örneği bu tartışmanın yalnızca kriz yönetimiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. 2020 yılında Avrupa Komisyonu, bankacılık düzenlemelerinde çevresel, sosyal ve yönetişim kriterlerinin nasıl entegre edilebileceğine ilişkin bir çalışma yürütmek üzere BlackRock Investment Management ile sözleşme yapmıştır.3 Bu karar BlackRock’ın finansal piyasadaki konumu ile düzenleyici politika arasında doğrudan bir temas noktası oluşturduğu için Avrupa’da önemli bir çıkar çatışması tartışmasına yol açmıştır. Avrupa Ombudsmanı konuyu incelemiş ve BlackRock’ın söz konusu sektörde finansal çıkarlarının bulunmasının teklif bakımından kaygı doğurduğunu belirtmiş; ancak inceleme sonucunda Avrupa Komisyonu açısından kötü yönetim tespit edilmemiştir. Buradaki kritik nokta BlackRock’ın AB mevzuatını tek başına belirlemiş olması değildir. Asıl mesele düzenlemeye tabi olacak bir finansal ekosistemin önemli aktörlerinden birinin, aynı ekosistemin gelecekteki düzenleyici çerçevesine ilişkin teknik bilgi üretme sürecinde yer almasıdır.
Bu olay Big 3’ün politika etkisinin nasıl işlediğini anlamak açısından da oldukça önemlidir. Etki her zaman “devlete şu politikayı uygulatmak” şeklinde ortaya çıkmamaktadır. Bazen daha erken bir aşamada hangi problemin tanımlanacağı, hangi risklerin önemli kabul edileceği, hangi göstergelerin kullanılacağı ve hangi politika seçeneklerinin teknik olarak uygulanabilir görüleceği üzerinde etkili olmak biçiminde ortaya çıkmaktadır.
Başka bir ifadeyle finansal aktörler yalnızca kararın sonucunu değil kararın üretildiği bilgi ortamını da etkileyebilmektedir. Bu durum politika yapımında “uzmanlık aracılığıyla etki” olarak değerlendirilebilecek daha dolaylı bir güç biçimi ortaya çıkarmaktadır.
Big 3’ün devletlerle kurduğu ilişkilerin üçüncü boyutunu ise kamu politikalarının finansmanı oluşturmaktadır. Özellikle altyapı-enerji, ulaştırma, teknoloji ve emeklilik sistemleri gibi yüksek miktarda uzun vadeli sermaye gerektiren alanlarda devletler, özel finansal kaynaklara giderek daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Devletlerin bütçe kaynaklarının sınırlı olduğu bir ortamda büyük varlık yönetim şirketleri kamu politikalarının finansal olarak uygulanabilir hâle getirilmesinde önemli bir ortak haline gelebilmektedir. Bu noktada devlet ile Big 3 arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Devlet sermaye ve düzenleyici çerçeve sağlarken; varlık yönetim şirketleri yatırımcı sermayesini, finansal uzmanlığı ve uluslararası yatırım ağlarını sağlayabilmektedir.
Suudi Arabistan bu ilişkinin güncel örneklerinden biridir. Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu (PIF) ile BlackRock arasında 2022 yılında enerji, elektrik, altyapı, su, ulaştırma, telekomünikasyon ve sosyal altyapı alanlarında yatırım fırsatlarını araştırmak üzere bir mutabakat imzalanmış; 2024 yılında ise Riyad merkezli çok varlıklı bir yatırım platformunun kurulmasına ilişkin daha kapsamlı bir anlaşma açıklanmıştır.4 PIF, söz konusu platforma 5 milyar dolara kadar yatırım yapmayı planladığını açıklamıştır. Burada BlackRock’ın rolü Suudi Arabistan’ın ekonomi politikasını doğrudan belirlemekten ziyade ülkenin ekonomik çeşitlendirme ve sermaye piyasalarını geliştirme hedeflerine uluslararası finansal sermayeyi bağlayan bir aracı olmaktır.
Başka bir ifadeyle Vision 2030 gibi devlet merkezli bir dönüşüm programı, küresel varlık yönetim şirketlerinin sermaye ve uzmanlık kapasitesinden yararlanarak daha geniş bir finansal ağ içerisine taşınmaktadır.
Bu modelin devlet açısından önemli bir avantajı bulunmaktadır. Petrol gelirlerine yüksek ölçüde bağımlı bir ekonominin çeşitlendirilmesi yalnızca kamu harcamalarının artırılmasıyla gerçekleştirilemez. Bunun için özel sektörün büyütülmesi, yabancı sermayenin çekilmesi, altyapı yatırımlarının finansmanı ve yerel sermaye piyasalarının derinleştirilmesi gerekir. BlackRock gibi küresel yatırımcıların sisteme dâhil olması, Suudi Arabistan’ın uluslararası yatırım ağlarına erişimini kolaylaştırabilir ve yerel finansal piyasaların kurumsal kapasitesinin gelişmesine katkı sağlayabilir. Bununla birlikte, bunun karşılığında devletin ekonomik dönüşümünü gerçekleştirmek için küresel finansal aktörlerin sermayesine ve uzmanlığına daha fazla bağımlı hâle gelme ihtimali de bulunmaktadır. Dolayısıyla aynı ilişki hem sermaye çekme kapasitesi hem de finansal bağımlılık açısından çift yönlü sonuç oluşturabilmektedir.
Çin örneği ise farklı bir model ortaya koymaktadır. Çin, uzun yıllar boyunca sermaye hareketlerini ve finansal sistemi devletin güçlü kontrolü altında tutmuş, buna karşın son yıllarda belirli finansal alanları yabancı yatırımcılara açmıştır. 2020 yılında yabancı sahiplik sınırlarının kaldırılmasının ardından BlackRock, Çin’de tamamen yabancı sermayeli bir yatırım fonu şirketi kurma konusunda düzenleyici onay alan ilk küresel varlık yöneticisi olmuştur. 2021 yılında şirket Çin’de ilk yatırım fonunu piyasaya sürmüş ve kısa sürede yaklaşık 1 milyar dolar büyüklüğünde kaynak toplamıştır. Bu örnek Big 3’ün yalnızca devlet politikalarını etkilemeye çalışan dışsal aktörler olmadığını, devletlerin finansal açılım politikaları doğrultusunda kendi sistemlerine kabul ettikleri uluslararası sermaye aktörleri de olabildiğini göstermektedir.
Çin örneğinin önemi burada ortaya çıkmaktadır. Batı ülkelerinde Big 3’ün devlet politikaları üzerindeki etkisi çoğu zaman “özel sermayenin devlete yaklaşması” üzerinden tartışılırken, Çin’de ilişki büyük ölçüde devletin kontrollü finansal açılım stratejisi çerçevesinde gelişmektedir.
Dolayısıyla aynı finansal aktör farklı siyasal sistemlerde farklı roller üstlenebilmektedir. Liberal ekonomilerde politika danışmanı, kurumsal yatırımcı veya düzenleyici süreçlerin paydaşı olarak ortaya çıkarken; daha devletçi ekonomik sistemlerde devlet tarafından belirlenen finansal açılım çerçevesinin içerisinde faaliyet gösteren yabancı yatırımcı konumuna gelebilmektedir.
Ukrayna örneği ise Big 3’ün devlet politikalarıyla ilişkisinin savaş, kamu borcu ve yeniden yapılanma gibi alanlara kadar genişleyebildiğini göstermektedir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesinin ardından Ukrayna ekonomisi ciddi bir finansman açığıyla karşı karşıya kalmış ve ülkenin dış borçlarının yeniden yapılandırılması kritik hâle gelmiştir. Bu süreçte BlackRock gibi büyük varlık yöneticileri Ukrayna tahvillerinin önemli özel yatırımcıları arasında yer almıştır. Buradaki güç yalnızca Ukrayna şirketlerindeki hissedarlıklardan değil, devletin uluslararası finansman koşullarına erişiminde özel kreditörlerin sahip olduğu pazarlık kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Bir devletin borcunun önemli bir bölümünün küresel yatırım fonlarının portföylerinde bulunması, borç yeniden yapılandırması gibi süreçlerde devlet ile özel sermaye arasında doğrudan bir müzakere alanı oluşturmaktadır.
Ukrayna örneğinin daha da önemli boyutu savaş sonrası yeniden yapılanmanın finansmanıdır. BlackRock, Ukrayna hükümetine savaş sonrası yeniden yapılanma için özel sermayenin nasıl çekilebileceği konusunda danışmanlık yapmıştır. Burada da BlackRock’ın rolü Ukrayna hükümetinin yerine geçmek değil, devletin yeniden yapılanma hedefleri ile uluslararası özel sermaye arasında finansal bir köprü kurmaktır. Bununla birlikte yeniden yapılanmanın hangi sektörlere öncelik vereceği, hangi projelerin yatırım yapılabilir kabul edileceği ve özel sermayenin hangi alanlarda yoğunlaşacağı gibi soruların finansman mekanizmaları üzerinden şekillenmesi, ekonomik kararların finansal aktörlerle daha yakın bir ilişki içerisinde alınmasına yol açabilmektedir.
Bir başka önemli kanal ise emeklilik sistemleridir. Big 3’ün büyümesinin arkasında yalnızca bireysel yatırımcılar değil, emeklilik fonları ve uzun vadeli kurumsal tasarruflar da bulunmaktadır. Bu nedenle emeklilik sistemlerinin nasıl tasarlanacağı, çalışanların tasarruflarının hangi araçlara yönlendirileceği ve bireysel emeklilik piyasalarının nasıl düzenleneceği gibi konular, varlık yönetim şirketlerinin gelecekteki sermaye hacmini doğrudan etkileyebilmektedir. Bu durum Big 3’ü emeklilik reformları konusunda doğal bir politika aktörü hâline getirmektedir. Vanguard’ın ABD’de emeklilik tasarruflarını güçlendirmeye yönelik SECURE 2.0 düzenlemesini desteklemesi ve Avustralya’da emeklilik sistemi ile bireysel tasarruf politikaları üzerine hükümete öneriler sunması bu etkinin daha açık biçimde görülebildiği örneklerdir.5
Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır. Bir varlık yönetim şirketinin hükümete politika önerisi sunması, tek başına o politikanın şirket tarafından belirlendiği anlamına gelmez. Vanguard’ın Avustralya’da emeklilik sistemi, bireysel yatırım hesapları veya tasarruf politikaları konusunda görüş bildirmesi, şirketin karar alma sürecinde bir “paydaş” olduğunu gösterir; politikanın nihai olarak Vanguard tarafından belirlendiğini değil. Bu ayrım Big 3 üzerine yapılan analizlerde özellikle önemlidir.
Çünkü şirketlerin sahip olduğu ekonomik büyüklük onların her politika sonucunu kontrol ettiği anlamına gelmez. Devlet kurumları, parlamentolar, merkez bankaları, mahkemeler, sendikalar, şirketler, diğer yatırımcılar ve seçmenler de aynı politika alanında etkili aktörlerdir.
State Street’in rolü de bu çerçevede değerlendirilmelidir. State Street Investment Management, yatırım yaptığı şirketlerle kurumsal yönetim konusunda iletişim kurmakta ve hissedar toplantılarında oy kullanmaktadır.6 Şirket kendi açıklamalarında varlık yönetimi sorumluluğunu temel olarak yönetim kurulu denetimi, şeffaflık ve hissedarların korunması üzerine kurduğunu belirtmektedir. Bu nedenle State Street’in etkisi özellikle şirketlerin yönetim kurulları, açıklama politikaları ve uzun vadeli kurumsal stratejileri üzerinden ortaya çıkmaktadır. Bunun yanında şirketin kamu politikası çalışmalarında emeklilik tasarruflarının yaygınlaştırılması ve yatırımcıların emeklilik gelirlerinin güçlendirilmesi gibi alanlara odaklandığı görülmektedir.
Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, Big 3’ün etkisinin farklı politika alanlarında farklı biçimlerde ortaya çıktığı ve bu etkinin yalnızca şirketlerle sınırlı olmadığı görülmektedir. Bu çerçevede Big 3’ün küresel ekonomik ve politik sistem içerisindeki genel konumunu değerlendirmek mümkündür.
Big 3’ün küresel sistemdeki konumu devasa varlık yönetiminin ötesine geçerek kural koyucu bir siyasi güce dönüşmüştür. Bu güç sadece şirketlerin piyasa üzerindeki etkisinden değil modern ulus devletlerin mali darboğazlar, yetersiz teknik altyapı ve siyasi meşruiyet ihtiyaçları nedeniyle bu yapıları stratejik bir politika aracı olarak kullanma zorunluluğundan kaynaklanır. Devletlerin bu yapılanmaya olan sistemsel bağımlılığı bütçe açıklarını kapatacak finansal mimari tekelinden algoritmik bilgi üstünlüğüne kadar uzanan temel dayanaklara oturur. Altyapı, teknoloji ve enerji projelerinin fonlanması adına bu devlerin sermaye havuzuna muhtaç olan ulus devletler için Big 3’e uyum sağlamak, uluslararası kredi değerliliği kazanmanın ön şartıdır. Kamu yönetimi anlık fiyatlanan küresel riskleri izleme kapasitesi kısıtlı olduğundan BlackRock’ın Aladdin sistemi gibi algoritmik platformlara ve bürokrasiye geçen uzman kadrolara bağımlı hale gelir. Hükümetler, toplumsal tepki çekebilecek acı reçeteleri veya yapısal reformları kendi kararları gibi sunmak yerine bu devlerin portföy kriterlerine sığınarak siyasi riski devretmeyi tercih ederler. Üstelik seçimlerle değişen iktidarların aksine Big 3’ün kurduğu mülkiyet ve tahvil ağı kesintisiz bir kurumsal süreklilik sunar.
Big 3’ün küresel politikadaki rolü ise klasik uluslararası ilişkiler teorilerindeki devlet dışı aktör tanımını aşarak ulusötesi sistemin fiili bir Jeo-Ekonomik Düzenleyicisi konumuna yükselmiştir.
Bu yapılar, devletlerin ve IMF gibi uluslararası örgütlerin hareket alanının daraldığı finansal şoklarda piyasalara anında likidite sağlayan sistemik bir kurtarıcı merci olarak görev üstlenir ve küresel çöküşleri engeller. Devletler arası ağır işleyen diplomatik süreçlerin aksine ESG ve sürdürülebilirlik ilkelerini portföy gücüyle küresel ölçekte dayatarak parlamentolardan bağımsız fiili bir ulusötesi yönetişim ağı kurarlar. ABD, Çin, AB ve Körfez ülkeleri arasındaki siyasi ve askeri gerilimlere rağmen sermaye akışını sürdürerek, büyük güç rekabetinde ekonomilerin tamamen kopmasını önleyen stratejik bir jeopolitik köprü işlevi de görmektedirler. Aynı zamanda krizdeki veya gelişmekte olan ülkelerin dış borç yapılandırmalarında ana özel kreditör blokunu temsil ederek ulusal egemenliğin iç ekonomik tercihlerini doğrudan küresel finansal rejime hizalarlar.
Sonuç olarak Big 3 olarak adlandırılan BlackRock, Vanguard ve State Street, sahip oldukları geniş varlık yönetimi kapasitesi ve yaygın kurumsal yatırım faaliyetleri aracılığıyla küresel ekonomik ve politik süreçlerin önemli aktörleri hâline gelmiştir. Bu kuruluşların yatırım yaptıkları şirketlerdeki ortaklıkları, kurumsal yönetim ve yatırım kararları üzerinde etkili olurken, şirket politikaları ile kamu politikaları arasındaki sınırların da giderek belirsizleşmesine katkıda bulunmaktadır. Bununla birlikte Big 3’ü devletlerin üzerinde konumlanan bağımsız bir güç olarak değil, devletler tarafından düzenlenen finansal sistem içerisinde faaliyet gösteren ve kamu kurumları, şirketler ve yatırımcılar arasında karşılıklı etkileşim kuran özel aktörler olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bu çerçevede günümüzde “görünmez el”, yalnızca bireysel piyasa tercihlerinin koordinasyonunu değil, aynı zamanda büyük kurumsal portföyler aracılığıyla sermayenin yönlendirilmesini de ifade eden daha geniş bir anlam kazanmıştır.
Bununla birlikte Big 3’ün dünya gücüne dönüşmesi uluslararası ekonomik kararların oluşumunda devletlerle aynı masada yer alabilme kapasitesinin gelişmesiyle açıklanabilir. Küresel sermayenin önemli bir bölümünü yöneten bu kuruluşlar büyük ölçekli yatırım kararları, şirket birleşmeleri, stratejik sektörlerdeki sermaye tahsisi ve uzun vadeli yatırım tercihleri üzerinden ülkelerin ekonomik beklentilerini etkileyebilmektedir. Bu durum özellikle büyük güçler arasındaki rekabetin yalnızca askeri ve diplomatik araçlarla yürütülmediği dönemlerde önem kazanmaktadır. Bir ülkenin hangi sektöre yatırım çekebildiği, hangi şirketlerin küresel sermayeye erişebildiği ve hangi ekonomik alanların yatırım açısından öncelikli hâle geldiği uluslararası güç dağılımının ekonomik boyutunu belirlemektedir. Böylece Big 3, herhangi bir devletin doğrudan siyasi otoritesine sahip olmadan, küresel ekonomik düzen içerisinde kararların sonuçlarını değiştirebilen ve büyük güç rekabetinin ekonomik maliyetlerini etkileyebilen bir dünya gücü konumuna ulaşmaktadır.
1- Federal Reserve Bank of New York. (2019). Maiden Lane transactions. https://www.newyorkfed.org/markets/maidenlane.html
2- Federal Reserve Bank of New York. (2021). Secondary Market Corporate Credit Facility. https://www.newyorkfed.org/markets/secondary-market-corporate-credit-facility
3- European Ombudsman. (2020, July 7). Ombudsman investigates Commission's decision to contract BlackRock for study on integrating environmental, social and governance goals into EU banking rules. https://www.ombudsman.europa.eu/en/news-documents/news/130213
4- Public Investment Fund. (2024, April 30). BlackRock signs agreement with PIF to accelerate growth of capital markets in Saudi Arabia by launching a Riyadh-based multi-asset investment management platform. https://www.pif.gov.sa/en/news-and-insights/press-releases/2024/blackrock-signs-agreement-with-pif-to-accelerate-growth-of-capital-markets-in-saudi-arabia-by-launching-a-riyadh-based-multi-asset-investment-management-platform/?trk=test&utm_source
5- Vanguard. (2023). Case studies in advocacy: Vanguard’s investor-focused approach to public policy. https://corporate.vanguard.com/content/corporatesite/us/en/corp/what-we-think/public-policy-perspectives/in-action.html?utm_source
6- State Street Investment Management. (2026). Asset stewardship. https://www.ssga.com/us/en/about-us/who-we-serve/asset-stewardship?utm_source