Cover Image
Analiz

Orta Güçler Bölgesel Tehditleri Dengeleyebilir Mi?

Büyük güçlerin küresel hedeflerini daraltıp güvenlik garantörlüğünden kademeli olarak çekilmesi, Orta Doğu'yu kendi kaderine terk ederek yeni bir güç boşluğu mu yarattı? Gazze işgalini genişleterek Doha ve Tahran gibi istikrarlı başkentleri doğrudan hedef alan İsrail, bölgesel tehdit algısında İran'ın yerini alarak "en yakın ve en tehditkâr" aktör konumuna mı yerleşti? Artan İsrail saldırganlığı; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır gibi ülkeleri eski ihtilaflarını dondurup ortak yaşamsal çıkarları etrafında yeni bir "dengeleme ekseni" kurmaya mı zorluyor? Hami büyük güçlerin şemsiyesi zayıflarken; nükleer güç anlaşmaları, diplomatik merkezileşme ve yerli savunma sanayii hamleleri Orta Doğu'yu dışa bağımlılıktan kurtarıp otonom bir güvenlik kompleksine dönüştürebilir mi?

Dr. Hurşit Dingil | 17. Sayı 2026
Güvenlik Analisti

ABD, Çin ve Rusya arasında giderek derinleşen büyük güç rekabeti, bu aktörlerin hedef ve önceliklerini de etkilemeye başlamıştır. Taraflar artık rekabet dahilinde sınırları belirli olmayan hedef ve önceliklerden ziyade daha sınırlı hedeflere yönelmişlerdir. Bu durum beraberinde bölgesel etkiler de geliştirmiş, alt bölgesel sistemlerde değişim eğilimlerinin gelişmesine neden olmuştur. Söz konusu stratejik dönüşüm, büyük güçlerin bazı bölgelerde etkinliklerini artırırken diğer coğrafyalardan kademeli olarak geri çekilmeleri sonucunu beraberinde getirmiştir. 


Büyük güçlerin oluşturduğu rekabetçi şartlar söz konusu öncelikleri ve kırmızı çizgileri bölgeler özelinde daha da belirginleştirmiştir. Bu öncelikler ve kırmızı çizgilerin belirgin olması büyük güçlerin geniş ve sınırları belirli olmayan hedefleri kontrol edememelerinin de bir sonucudur. Nitekim ABD'nin yakın zamanda yayımladığı ulusal güvenlik strateji belgesi ve ulusal savunma belgeleri de bu kırmızı çizgileri ve sınırlandırmaları net bir şekilde ortaya koymuştur. Büyük güçler artık kontrol edebileceği ölçekteki hedeflere yönelmekte ve stratejik çıkar tanımlamalarını da bu doğrultuda belirlemektedir. Büyük güçlerin davranışlarında görülen bu değişim, uluslararası seviyede sistemik değişimlerin tetiklendiği bir süreci başlatmıştır. Söz konusu değişimler bölgesel seviyelerde de etkisini göstermiş, büyük güçler harici orta ve bölgesel güçler de buna göre yeniden hizalanma eğilimleri içine girmiştir.  


Bir başka ifadeyle büyük güçlerin davranış değişimleri, uluslararası sistemdeki aktörlerin de davranışlarını değiştirmeye mecbur bırakmıştır. Büyük güçler diğer büyük güçler ile mücadeleleri dahilinde önceledikleri stratejik hedefleri, gerçekleştirmeyi uluslararası istikrar ve düzeni koruma hedefinden daha önemli ve birincil bir konu olarak görmeye başlamıştır. Bu hedefler önceden görece ulaşılabilir ve kontrol edilebilir hedeflerken, mevcut güncel uluslararası şartlarda tek bir büyük gücün bunu gerçekleştiremeyeceği anlaşılmıştır. Nihayetinde böylesine sınırları belirli olmayan bir hedefi gerçekleştirmek, irade ve kapasite uyumu gerektirmektedir. İrade ve kapasite arasındaki makas büyük güçlerin hedeflerine ulaşmalarındaki belirleyici sınırları oluşturmaktadır. Bu makas beraberinde büyük güçlerin stratejik seviyede yaşamsal çıkarlarını koruma algılarını güçlendirmiştir. 


Büyük Güç Rekabetinde Bölgesel Önceliklerin Yükselişi


Büyük güçler kontrol edilebilir ve ulaşılabilir hedeflerle kendi aralarındaki mücadelede hayatta kalmayı öncelemek durumunda olmuşlardır. Hedeflerde ortaya çıkan bu değişimler, büyük güçlerin hedeflemelerinde spesifik odakları da belirginleştirmiştir. Sınırları ve süresi belirli olmayan küresel güç projeksiyonlarından ziyade daha teritoryal sınırları haiz ve bölgesel odaklar bu hedeflemelerin tanımlanmasında etkili olmuştur. Yine ABD'nin 2025 Aralık ayında yayımladığı ulusal güvenlik stratejisi belgesi ile 2026 Ocak ayında yayımladığı ulusal savunma stratejisi belgesi bu temelde açıklanabilir.

ABD, bölgesel hedeflemelerini Batı yarım küreyle sınırlandırmış, buna göre etkisinin ve varlığının bu alanda öncelik kazanacağını duyurmuştur. 


Her ne kadar İran çatışması bu irade beyanına aykırı bir örnek sunsa da İran özelinde görülen sapma, hedeflemelerde başvurulan spesifik odaklar üzerinden ele alınabilir. Büyük güçlerin yaşamsal çıkarlar olarak belirledikleri enerji kaynakları ve enerji arzı bu spesifik odaklardan birisidir. Bu davranış değişimlerine benzer şartlar Rusya örneğinde de görülmüştür. Rusya-Ukrayna savaşı, Rusya'nın sınır aşan ve süresi belirli olmayan hedeflemelerden vazgeçmesine neden olmuştur. Buna bağlı olarak, Rusya'nın Suriye'deki varlığı, Esad rejiminin düşüşüyle önemli ölçüde zayıflamış, Moskova bu dayanağı telafi etmek üzere ağırlığını Libya'ya kaydırma eğilimine girmiş, tüm öncelik ve odak ise Ukrayna savaşına kaymıştır. Tüm bu şartlar, büyük güçlerin kendi önceliklerine odaklanmalarına ve buna bağlı olarak da uluslararası istikrar ve düzenin tali bir öncelik haline dönmesine neden olmuştur. Aynı zamanda bu durum bölgesel seviyede belirsizlik ve istikrarsızlıkları da artırmıştır. Bu bağlamda bölgesel seviyede ortaya çıkan çatışma ve istikrarsızlıklar, orta güçler ve bölgesel güçlerin kendi yaşamsal varlıklarını korumaları için önlemeleri gereken sorunlara dönüşmüştür. Zira büyük gücün öncelikli hedefleri arasında yer almayan bölgeler muğlaklık ve baskın belirsizliklerle çevrelenmiştir. Ortaya çıkan belirsiz ve muğlak bağlam, bazı aktörlerce suistimal edilmeye çalışılmış ve ortak bölgesel tehdit algılamalarının artmasına neden olmuştur.


Orta ve Bölgesel Güçlerin Yükselişi: Tehdit Dengeleme Dinamikleri


Büyük güçlerin önceliklerini daraltması ve güvenlik garantörlüğünü görece geri çekmesi, manevra alanlarının genişlemesine bağlı olarak orta ve bölgesel güçleri öne çıkarmaktadır. Orta güçler, uluslararası sistemi tek başlarına yeniden biçimlendirecek maddi kapasiteden yoksun olmakla birlikte, bölgesel hizalanmalar, çok taraflı eşgüdüm, koalisyon kurma ve sınırlı dengeleme yoluyla güvenlik üretmeye çalışan aktörler olarak etkilerini ancak bir grup ya da kurum içinde sistemik düzeye taşıyabilirler. 


Bölgesel güçler ise maddi ağırlıkları ve liderlik iddialarıyla kendi alt sistemlerinde düzen kurucu bir rol üstlenirler. Bu aktörlerin hizalanma kararlarını belirleyen şey ise salt karşı tarafın gücü değildir; bir aktörün ne ölçüde tehdit oluşturduğu, toplam askeri kapasitesi, coğrafi yakınlığı ve hücum kabiliyeti ile algılanan saldırgan niyetinin bileşiminden doğar. Tehdit dengeleme teorisi de tam olarak bu süreci temele alır. Tehdit oluştuğunda diğer aktörler aralarındaki problemlere ve sorunlara rağmen ortak bir tehdidi dengelemek üzere kendi yaşamsal çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelir. Bu durumda, aktörler aralarındaki eski sorunları ve kriz alanlarını kompartımanlaştırarak işbirliği alanlarını öncelemeye başlarlar. 


Devletler kural olarak en yakın ve en tehditkâr aktörün gücüne katılmak yerine ona karşı dengelemeye yönelir; çünkü tehdidin yanında yer almak, sonradan onun hedefi olma riskini beraberinde getirir.

Ancak bu eğilim koşulludur. Zayıf ve yalıtılmış, müttefik bulamayan aktörler dengeleme yerine tehdidi yatıştırma ya da onun safına geçme eğilimleri de gösterilebilir. Hami büyük gücün koruma taahhüdü zayıfladığında, yani terk edilme kaygısı belirginleştiğinde, bu aktörler kendi başlarının çaresine bakmaya yönelir: bir yandan içsel olarak askeri kapasitelerini artırır, diğer yandan ortak tehdide karşı dışsal hizalanmalar kurarlar. Tehdit algısı ortaklaştığında dengelemenin zemini oluşur; ortaklaşmadığında ise hizalanma sembolik adımlar, kurumsal eşgüdüm ve diplomatik baskıdan ibaret bir tür yumuşak dengelemeye dönüşür.


Gazze Soykırımı ve İran Savaşı’nın Büyük ve Bölgesel Güçler Dengesine Yansımaları


28 Şubat 2026 ABD ve İsrail’in İran’a saldırması sonrası Ortadoğu söz konusu bu teorik bağlamın somutluk kazandığı örnek bir bölgeye dönüşmüştür. 2019'daki Abkayk saldırısından bu yana bölgenin tehdit algısı İran ve vekil güçlerin asimetrik baskısı ekseninde tanımlanırken, 7 Ekim ve 28 Şubat sonrası süreçte eksen, keskin biçimde İsrail'e kaymıştır. İsrail bu süreçte yukarda değinilen tehdidin dört bileşenini kademeli şekilde oluşturmuştur. Bu kapsamda, söz konusu bileşenler yüksek askeri kapasite, hedef bölgeye coğrafi yakınlık, hava üstünlüğü ve düşman hava savunmasını baskılamaya dayalı belirgin bir hücum kabiliyeti ve bölge aktörlerince algılanan saldırgan niyet olmak üzere sıralanabilir.  


Gazze'deki işgalin derinleşmesi ve Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, İran ve Katar'a yönelik hava saldırıları; özellikle görece istikrarlı devletlerin başkentlerinin (Tahran, Doha) doğrudan hedef alınması, İsrail'i bölgenin en yakın ve en tehditkâr aktörü konumuna taşımıştır.

Bununla beraber, Netanyahu'nun "Büyük İsrail" vizyonuna dönük açık beyanları bu niyet algısını pekiştirmiş; SIPRI verilerine göre askeri harcamaların 2024'te yüzde 65 artışla 46,5 milyar dolara çıkarak gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 8,8'ine ulaşması ise kapasiteyi görünür kılmıştır. Söz konusu bu ortaklaşan tehdit algısı, İsrail'e karşı Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır'ı kapsayan bir hizalanmanın zeminini hazırlamıştır. Doha saldırısının ardından Mısır'ın ortak savunma tartışmalarını yeniden gündeme getirmesi, Suudi Arabistan ile nükleer güç Pakistan arasında birine yönelik saldırıyı ikisine yapılmış sayan karşılıklı savunma anlaşmasının imzalanması ve Türkiye'nin diplomatik merkeziliği, oluşmakta olan bir dengeleme yapısının nüvelerini sunmuştur. Bu hizalanmanın maddi tarafı savunma sanayi alanında belirgin olmuştur. BAE'nin Türk İHA/SİHA sistemlerine, Suudi Arabistan'ın Çin menşeli balistik füze ve insansız sistemlere yönelmesi, ABD'ye bağımlı tedarikten çeşitlendirmeye ve yerlileştirmeye geçişin somut göstergeleridir. 


Bölgesel Güvenlik Kompleksi Bağlamında Ortadoğu’da Dengeleme Dinamikleri


Bu noktada asıl mesele, bölgenin İsrail kaynaklı tehdidi dengeleyip dengeleyemeyeceğinden ziyade, bu dengelemenin hangi mantık üzerinden işleyeceğidir; zira burada dengeleme bir irade tercihinden çok, içine girilen bağlamın fiili bir çıktısı olarak belirmiştir. Bu zorunluluğu açıklayan çerçeveyi Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi sunmaktadır.

Teorinin temel önermesi oldukça açıktır. Buna göre; belirli bir coğrafyaya sıkışmış devletlerin güvenlik kaygıları birbirine öylesine kenetlenmiştir ki, her biri kendi güvenliğini ancak komşularınınki ile birlikte tanımlayabilmiştir; nitekim tehdit, bölgenin ortak bir endişesi haline gelmiş aktörler tehdidin icrasının önüne geçmek üzere güvenlik refleksleri göstermeye başlamıştır. Ortadoğu, bu karşılıklı bağımlılığın en yoğun yaşandığı bölgelerin başında gelmiştir. 


Teorinin ikinci önermesi ise bu tabloyu doğrudan büyük güç davranışına bağlamıştır: büyük güçler bir bölgeye ağırlıklarını koydukları sürece, o bölgenin kendi iç güvenlik dinamiklerini kendi himayeleri ve kırmızı çizgileri altında dondurmuştur. Öyle ki ABD'nin önceliğini Batı yarım küreye çekmesi ve Rusya'nın Suriye'deki varlığını yitirerek ağırlığını Ukrayna'ya kaydırması, tam da bu üstteki ağırlığın hafiflemesi sürecine örnek sunmuştur. Söz konusu ağırlık hafifledikçe bölge kendi iç dinamiklerine bırakılmış; buna bağlı olarak, devletlerin hizalanmasını belirleyen başat değişken, dışarıdaki garantörden ziyade bölgenin kendi tehdit haritasına kaymıştır. Dolayısıyla orta ve bölgesel güçlerin İsrail'e karşı ittifaklaşma eğilimleri içerisine girmesi, garantörün çekilmesiyle kendi kaderine bırakılan bir bölgenin güvenliğini içeriden yeniden düzenleme refleksi olarak değerlendirilebilir. 


Ortadoğu’da İsrail Tehdidi ve Tehdit Karşısında İttifak Arayışı


Aynı çerçeve, son dönemde gözlemlenen eksen kaymasını da açıklamaktadır. Bölgesel güvenlik kompleksinin yapısını, devletler arasındaki dostluk-düşmanlık örüntüleri ve güç dağılımı belirlemiştir. 2019'dan bu yana bu örüntü İran ekseninde kilitlenmişken, 7 Ekim ve 28 Şubat sonrası süreçte merkez İsrail'e kaymış, böylece bölgenin tehdit algılamaları bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden yapılandırılması sürecini başlatmıştır. Burada belirleyici olan husus, İsrail'in oluşturduğu tehdidin bölgeye dışarıdan oluşan bir baskı olmaktan çok, bölgenin içinden yükselip tüm devletlere aynı anda yayılan bir tehdit niteliği taşımasıdır. 


Başarısız devlet örneklerinin yanı sıra görece istikrarlı ülkelerin başkentlerinin de (Doha, Tahran) doğrudan hedef alınması bütün bölgede ortak bir tehdit algısını pekiştirmiştir. Zira bölge ülkelerinin ekonomik, siyasi ve askeri olarak birbirlerine karşılıklı olarak bağlı olması, bir devlete yönelen tehdidin diğer ülkelerin bunu kendi güvenliklerine yönelik bir uyarı olarak okumasına yol açmıştır.

 

Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki karşılıklı savunma anlaşması ve Türkiye'nin çok boyutlu diplomatik merkeziliği, bu zorunluluğun farklı tezahürlerini oluşturmuştur. Tek tek ele alındığında Türkiye'nin yükselen orta-bölgesel güç ağırlığı, Suudi Arabistan'ın enerji-ekonomik kapasitesi, Pakistan'ın nükleer kapasitesi ve Mısır'ın coğrafi-demografik konumu, ortak bir paydadan yoksun ve dağınık kaynaklar görünümü vermiştir; ancak bölgesel güvenlik kompleksinin karşılıklı bağımlılık mantığı içinde söz konusu kaynaklar birbirini ikame eden ve bölge ölçeğinde tek bir güç paydası oluşturan tamamlayıcı unsurlara dönüşebilir.


Buna ek olarak, aktörlerin ihtilaflarının maliyeti ve İsrail kaynaklı tehditlerin maliyetleri kıyaslandığında, İsrail’in statüko değiştirecek bölgesel tehditler oluşturması aktörler arası ihtilaf maliyetlerine göre daha ağır basmakta, tüm ülkelerin ortak yaşamsal çıkarlarını önceleme eğilimlerini güçlendirmektedir. İttifaklaşma ile tehdidi dengeleme bu bağlamda başvurulan bir yöntemken, savunma sanayiindeki çeşitlendirme ve yerlileştirme hamleleri de bu içe dönük bir başka dengeleme yöntemi olarak kendini göstermiştir. Nihayetinde büyük güçlerin bölge üzerindeki ağırlığı hafifledikçe Ortadoğu, güvenliğini giderek kendi içinden düzenleyen görece otonom bir bölgesel güvenlik kompleksine dönüşmekte; İsrail kaynaklı güvenlik tehditleri de bu dönüşümü pekiştirmektedir.