Cover Image
Analiz

Kötülüğün Dijitalleşmesi: Yapay Zekâ Çağında Savaş ve Savaş Etiği

Nükleer dehşet dengesi, otonom silahların hükmettiği yapay zekâ çağında yerini algoritmik bir kaosa mı bırakıyor? İnsanın karardan dışlanıp düşmanın veriye indirgenmesi, "kötülüğün sıradanlığı"nı dijital ve görünmez kılmakta. Peki, cephelerin yapay zekâya devredildiği bu yeni düzende, askeri caydırıcılık ile ahlaki sorumluluk birlikte korunabilir mi?

Zeyneb Gözen | 18. Sayı 2026
Araştırmacı

20. yüzyılda atom bombasının ortaya çıkışı, uluslararası güvenlik düzeninde köklü bir değişime yol açmıştır. Nükleer silahlar, Soğuk Savaş boyunca büyük güçler arasında kurulmuş olan stratejik dengenin temel belirleyicilerinden biri hâline gelmiştir. Devletler, atom bombasının ortaya çıkardığı güvenlik ikilemlerini ve yıkım riskini yönetebilmek amacıyla çeşitli mekanizmalar geliştirmiştir. Bunlar arasında caydırıcılık, silahların kontrolü ile güvenlik ve doğrulama mekanizmalarının uygulanması öne çıkmaktadır.1 Bu sayede nükleer silahların yaygınlaşmasına rağmen büyük güçler arasında doğrudan bir nükleer savaşın önüne geçilebilmiştir. Dolayısıyla caydırıcılık kavramı nükleer çağda kurulan stratejik dengenin temelini oluşturmaktadır.


Soğuk Savaş döneminde caydırıcılığın işleyişini anlamak için first strike (ilk vuruş) ve second strike (ikinci vuruş) kavramlarına değinmek gerekmektedir. İlk vuruş, rakibin misilleme kapasitesini ortadan kaldırmayı veya ciddi ölçüde zayıflatmayı amaçlayan ilk saldırıyı ifade etmektedir.2 Buna karşılık second-strike (ikinci vuruş) ise, bir devletin ilk saldırıya maruz kaldıktan sonra dahi yıkıcı bir karşı saldırı gerçekleştirebilme kapasitesini ifade eder. Stratejik istikrarın temelinde ise tarafların birbirlerinin ikinci vuruş kapasitesini tamamen ortadan kaldıramayacağı varsayımı yer almaktadır.


Bu çerçevede blunting mission denilen köreltme harekâtı da önemli bir kavramdır. Şehirleri hedef alan saldırılar (counter-city) yerine düşmanın hava üsleri, komuta-kontrol merkezleri ve diğer askerî unsurlarını hedef alan counterforce (Kuvvete Karşı Strateji) ön plana çıkmıştır. Bu yaklaşımın amacı, savaşın ilk safhasında düşmanın saldırı kapasitesini mümkün olduğunca zayıflatarak etkili bir misilleme gerçekleştirmesini engellemektir. Böylece rakibin ikinci vuruş kapasitesinin ortadan kaldırılması hedeflenmiş ve ilk vuruşun stratejik avantaj sağlayabileceği düşüncesi öne çıkmıştır.


Ancak tarafların ikinci vuruş kapasitesini tamamen ortadan kaldırmasının pratikte mümkün olmadığının anlaşılması, zamanla karşılıklı garantili imha (Mutually Assured Destruction – MAD) doktrininin gelişmesine zemin hazırlamıştır. MAD, bir nükleer saldırıyı caydırmak amacıyla, sürpriz bir ilk saldırıya maruz kaldıktan sonra bile herhangi bir saldırgana kabul edilemez ölçüde zarar verebileceğini açık ve tartışmasız biçimde gösterebilme kapasitesidir.3 Yani her iki tarafın da birbirine yıkıcı bir biçimde zarar verebilecek bir güce sahip olduğunun anlaşılması üzerine iki tarafın da bu gücü uygulamaktan caymasını tanımlayan bir doktrindir.


Dijital Çağda Caydırıcılık İlkesi ve Stratejik İstikrar


Nükleer savaş dönemini tanımlayan bu kavramsal çerçeveyi günümüz dijital çağı bağlamında düşündüğümüzde yeni sorular ortaya çıkmaktadır. Otonom silah sistemlerinin ve insansız araçların yaygınlaşması, Soğuk Savaş döneminde stratejik istikrarı sağlayan caydırıcılık ilkesinin yeniden düşünülmesini gerektirmektedir. Bu bağlamda, caydırıcılık ilkesinin dijital ortamda nasıl işleyeceği ve ikinci vuruş kapasitesinin dijital ortamda nasıl sağlanacağı soruları önemli bir tartışma konusudur.  


Literatürde yapay zekânın stratejik istikrar üzerindeki etkisine ilişkin üç temel yaklaşım bulunmaktadır. Bunlar: Minimalist Yaklaşım, Evrimsel Yaklaşım ve Devrimci Yaklaşım’dır.4 Minimalist yaklaşım, yapay zekânın mevcut nükleer caydırıcılık dengesini köklü biçimde değiştirmeyeceğini savunurken, Evrimsel yaklaşım yapay zekânın savaşın yürütülme biçimini dönüştürdüğünü ileri sürmektedir. Buna karşılık Devrimci yaklaşım ise yapay zekânın karar alma süreçlerini makine hızına taşıyarak stratejik istikrarı kökten değiştirebileceğini iddia etmektedir.


Bu çalışma, söz konusu yaklaşımlar içerisinde Devrimci yaklaşıma daha yakın bir perspektifi benimsemektedir. Yapay zekâ sadece mevcut askerî kabiliyetlerin etkisini artıran bir güç çarpanı (force multiplier)5 değildir, aksine savaşın karar alma süreçlerini, komuta-kontrol mekanizmalarını ve güç kullanımının doğasını dönüştüren yapısal bir devrim niteliğindedir.

Bunun nedeni ise yapay zekânın sadece yeni silah sistemleri üretmesinden değil, savaşın yürütülme biçimini değiştirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda, yapay zekâ savaşın hızını artırmakta, karar alma süreçlerine ayrılan alanı ve zamanı kısaltmaktadır. Bununla beraber, yapay zekâ çağında, insan ve makine arasında kurulan bir iş birliğinden söz edilse bile insanın bu denklemden çıkabildiği durumlar söz konusudur. Özellikle tam otonom sistemlerin karar alma süreçlerinde insan müdahalesi gittikçe azalmakta, savaşın doğası temelden değişmektedir.


Bu dönüşüm, dijital çağda caydırıcılık anlayışını da değiştirmektedir. Nükleer çağda caydırıcılık, büyük ölçüde tarafların güvenilir ikinci vuruş kapasitesine sahip olmalarına ve karşılıklı garantili imha (MAD) dengesine dayanırken, dijital çağda caydırıcılık yalnızca nükleer silahların varlığıyla açıklanabilecek bir olgu olmaktan çıkmıştır. Çünkü dijital çağda sorulması gereken soru sadece füzelerin vurulmadan hayatta kalıp kalmayacağı değildir. Bu bağlamda, komuta-kontrol sisteminin düzgün çalışıp çalışmaması, erken uyarı sistemi doğru bilgi verip vermemesi, siber saldırı yüzünden iletişimin olup olmaması, yapay zekanın yanlış hedef gösterip göstermemesi gibi sorular da denkleme girmiştir.


Bu bağlamda yapay zekâ, bir yönüyle caydırıcılığı güçlendiren bir unsur olarak değerlendirilebilir. Çünkü daha hızlı veri analizi, tehditleri erken tespit ve muhtemel saldırı hazırlıklarının daha çabuk fark edilebilmesi yapay zekâ aracılığıyla sağlanabilmektedir. Ancak aynı teknoloji caydırıcılığı zayıflatma potansiyeline de sahiptir. Zira gelişmiş sensör teknolojileri, büyük veri analizi ve yapay zekâ destekli istihbarat sistemleri sayesinde rakibin askerî kapasitesi daha görünür hâle gelebilmektedir. Bu durum, tarafların birbirlerinin ikinci vuruş kapasitesine ilişkin algılarını değiştirebilir ve kriz dönemlerinde yanlış algılama, yanlış hesaplama ve istemeden tırmanma riskini artırabilir. Sonuç olarak yapay zekâ, caydırıcılığı tamamen ortadan kaldırmamakla birlikte, klasik caydırıcılık mekanizmasının dayandığı stratejik istikrarı daha kırılgan hâle getirebilmektedir.


Devletler, nükleer savaş döneminde olduğu gibi yapay zekâ çağında da yapay zekâ destekli askeri teknolojiler ile silahlanma yarışına girmişlerdir. Nitekim dünya liderleri, yapay zekânın ulusal güvenlik politikaları açısından taşıdığı dönüştürücü potansiyelin farkına erken dönemde varmışlardır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 2017 yılında dile getirdiği “Yapay zekâda lider olan, dünyanın da hâkimi olacaktır” ifadesi6, bu rekabetin ulaştığı stratejik önemi açıkça ortaya koymaktadır. Ancak nükleer savaşın iki kutuplu uluslararası sisteminden farklı olarak denkleme başta ABD ve Rusya olmak üzere Çin ve Kuzey Kore gibi aktörlerin de eklemlendiği bir tablo karşımıza çıkmaktadır.


Nitekim Çin, yapay zekâ teknolojilerinde küresel lider olma hedefi doğrultusunda 150 milyar dolarlık yatırım planı açıklarken, Rusya bu alana 180 milyon dolar ayırmış, Amerika Birleşik Devletleri ise yalnızca 2019 yılında yapay zekâ teknolojilerine 4,6 milyar dolar yatırım yapmıştır.7 Birçok aktörün sahnede olduğu böyle bir dünyada caydırıcılık ilkesinin nasıl işleyeceği, stratejik istikrarın nasıl sağlanacağı ve yapay zeka destekli askeri teknolojilerin bu dengeyi nasıl etkileyeceği ayrı bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dolayısıyla çok kutuplu uluslararası sistemde caydırıcılık ilkesi tamamen ortadan kalkmamakta, ancak daha fazla aktörün, farklı teknolojik kapasite ve güvenlik algılarının devreye girmesi nedeniyle daha kırılgan ve yönetilmesi daha güç bir hâl almaktadır.


İnsan Faktörü ve Kötülüğün Sıradanlığı


Günümüzde yapay zekâ destekli askerî sistemlerin yükselişi, yalnızca stratejik istikrar, caydırıcılık ve güvenlik üzerine yeni tartışmaları beraberinde getirmemekte, aynı zamanda savaşlarda insan faktörünün oynadığı kritik rolü de sorgulatmaktadır. Bugüne kadar stratejik istikrar üzerinde belirleyici olan teknoloji değil, insan faktörü olmuştur. Ancak günümüzde yapay zekânın giderek hakimiyet kazandığı bir çağda hâlâ insan faktörünün ve insanın karar alma süreçlerinin savaşlarda belirleyici olup olmayacağı konusu tartışılmaktadır.


Kore Savaşı’nda savaş uçağı pilotluğu yapan, daha sonra da eğitmen olan askeri stratejist John Boyd’un geliştirdiği bir model olan OODA’nın (Observe – Orient – Decide – Act / gözlemle – uyumlandır- karar ver- eyleme geç)8 temel hedefi karmaşık düşünme süreçlerini kolaylaştırmak ve karar vericilerin değişen savaş koşullarına hızlı uyum sağlamasını amaçlamaktadır. Her aşamasında insan faktörü ön plana çıkan bu modelde yapay zekâ bir devrim gerçekleştirmiş ve insanın rolü bu döngüde gitgide azalmıştır. Yapay zekâ yalnızca veri toplama süreçlerini değil, aynı zamanda verilerin analiz edilmesi, tehditlerin sınıflandırılması ve karar seçeneklerinin oluşturulması gibi geleneksel olarak insan muhakemesine dayanan süreçleri de üstlenmeye başlamıştır. Bunun sonucunda OODA döngüsünde insanın rolü giderek daralmakta, karar alma süreçleri ise makine hızına yaklaşmaktadır.


Benzer şekilde askerî literatürde hedefin tespit edilmesinden hedefe yönelik angajmanın gerçekleştirilmesine kadar uzanan operasyonel süreci ifade eden Kill Chain modeli de9 yapay zekâ teknolojilerinden doğrudan etkilenmektedir. Günümüzde yapay zekâ destekli sensörler, veri analizi ve otonom sistemler bu zincirin her aşamasını hızlandırarak insanın karar alma sürecindeki rolünü giderek daraltmaktadır. Bu açıdan bakıldığında düğmeye basan bir insanın yerini, tehdidi milisaniyeler içinde analiz edip “önleyici vuruş” yapabilen algoritmaların alması 21. yüzyılda savaşın değişen doğasına da işaret etmektedir. Bu dönüşüm yalnızca savaşın yürütülme biçimini değil, aynı zamanda savaşta karar alan bireylerin psikolojisini, sorumluluk algısını ve ahlaki muhakeme süreçlerini de etkilemektedir.  Yapay zekâ çağında insan ile gerçekleştirdiği eylem arasına algoritmaların girmesi, bireyin eylemleri üzerindeki doğrudan hâkimiyetini azaltmış, karar ile sonuç arasındaki ilişkiyi daha karmaşık bir hâle getirmiştir. Böylece bireyin gerçekleştirdiği eylem ile bu eylemin sonuçları arasındaki psikolojik ve ahlaki bağ da zayıflamaya başlamıştır.

Bu noktada temel mesele bireyin gerçekleştirdiği eylemlerden ne derece sorumlu tutulacağıdır. Makinelerin tetiği çektiği bir savaşta ahlaki ve hukuki sorumluluğun kime ait olacağı meselesi tartışma konusu olmaktadır.


Bu süreçte komutandan operatöre, operatörden hedefe kadar uzanan öldürme zincirinin tüm unsurları algoritmanın bir parçası haline gelmektedir. Şiddet yapay zekâ üzerinden gitgide daha sistematik biçimde uygulanmakta, soykırım ve etnik temizlik gibi şiddetin en sistematik biçimlerinin uygulanması bu sayede giderek kolaylaşmaktadır. Askerin sahada yüzünü gördüğü, sesini duyduğu bireyin yerini ekranda yalnızca bir kırmızı nokta veya “Hedef-15” olarak görülen dijital hedeflerin alması, hedef alınan kişiyi insani anlayışın dışına çıkarmaktadır (dehumanize).

Başka bir deyişle, yapay zekâ dünyayı insanlar gibi değil, nesnelerden ve bu nesneler arasındaki örüntülerden oluşan bir veri kümesi olarak algılamakta; hangi “nesnenin” hedef alınacağına ilişkin kararları da bu örüntüler üzerinden vermektedir.

Bu durumda bir kişinin neden hedef olarak seçildiği; onun kim olduğu, nasıl davrandığı veya gerçek niyetinden ziyade, algoritmanın hesapladığı istatistiksel olasılıklara dayanmaktadır.10


Bu bağlamda, Hannah Arendt'in Kötülüğün Sıradanlığı11 yaklaşımı, yapay zekâ destekli hedef belirleme süreçlerinde bireyin bir özne olmaktan çıkarılarak algoritmik sınıflandırmanın ürettiği bir hedefe dönüşmesini ve bunun bireysel sorumluluk üzerindeki etkilerini anlamak açısından önemli bir kuramsal çerçeve sunmaktadır. Arendt’e göre totaliter rejimler, insanları veriler ve kategoriler üzerinden tanımlamaya, sınıflandırmaya ve kontrol etmeye çalışmaktadır. Nazi Almanyası'nda uygulanan politikalar da insanların nesneleştirilmesi ve insandışılaştırılması (dehumanization) üzerine kurulmuştur. İnsanların kitlesel biçimde ortadan kaldırılabilmesi için sistematik olarak sınıflandırılması, bireyin bir özne olarak görülmesini ortadan kaldırmıştır.12 Böyle bir durumda hedef alınan birey ya da kitleler insan dışı olarak kategorilendirilirken, karar vericinin eylemleri ile bu eylemlerin sonuçları arasındaki psikolojik ve ahlaki bağ da giderek zayıflamaktadır.


Nitekim milyonlarca Yahudi’nin sürgün ve imha süreçlerinin organizasyonunda görev alan Adolf Eichmann da Kudüs’teki yargılamasında kendisini bağımsız kararlar alan bir fail olarak değil, yalnızca görevini yerine getiren bir bürokrat olarak tanımlamıştır. Eichmann, bu görevi kendisinin yerine herhangi bir başkasının da yapabileceğini ileri sürmüş, dolayısıyla sorumluluğu kendi bireysel iradesinden ziyade sistemin işleyişine atfetmiştir.13 Arendt ise tam da bu noktada, bürokratik mekanizmanın bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmayacağını, sistemin bir parçası olmanın ahlaki ve hukuki sorumluluğu ortadan kaldıran bir mazeret sayılamayacağını savunmaktadır. Yapay zekâ destekli askeri sistemlerde de benzer süreçler ortaya çıkmaktadır.

Karar alma süreçlerinin algoritmalar tarafından yönlendirilmesi, karar vericilerin eylemlerini teknik bir prosedür olarak görmelerine ve eylemleri ile ortaya çıkan sonuçlar arasındaki ahlaki mesafenin giderek artmasına zemin hazırlayabilmektedir.


Etik, Psikolojik ve Toplumsal Tartışmalar


Savunma sanayiinde yapay zekâ tabanlı sistemlerin kullanımının en görünür olduğu alanlar otonom sistemler, karar destek sistemleri ve istihbarat alanlarıdır. Yapay zekâ tehdit tespiti, saldırı sınıflandırma, otonom platform yönetimi ve istihbarat, izleme ve keşif faaliyetleri gibi alanlarda avantajlar sunarken bir yandan da yeni kırılganlık alanları oluşturmaktadır. Bu kırılganlık alanlarının oluşmasının sebebi yapay zekâya dayalı sistemlerin veri kalitesine olan bağımlılığı, modellerin manipülasyona açık yapısı ve karar süreçlerindeki şeffaflık eksikliğinden kaynaklanmaktadır.


Bu durumun güncel örneklerinden biri Rusya-Ukrayna Savaşı'nda görülmektedir. Savaş sırasında Rusya’nın GPS karıştırma (jamming) ve sinyal aldatma (spoofing) tekniklerini kullanması, yapay zekâ destekli insansız hava araçlarının navigasyon sistemlerini önemli ölçüde etkilemektedir. GPS desteğinin zayıfladığı veya tamamen devre dışı kaldığı bölgelerde görev yapan insansız hava araçları bulundukları konumu yanlış hesaplayabilmekte, sistem, aracın bir noktada olduğunu varsayarken gerçekte tamamen farklı bir konumda bulunabilmektedir.14


Bir diğer güncel örnek ise Gazze'de yürütülen askerî operasyonlarda kullanılan yapay zekâ destekli hedef belirleme sistemleridir. Basına yansıyan araştırmalara göre, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (IDF) kullandığı “Lavender” ve “Gospel” adlı yapay zekâ programları, Hamas mensubu olduğu değerlendirilen kişilerin ve askerî hedeflerin belirlenmesi amacıyla geliştirilmiştir. Araştırmada görüşlerine yer verilen hedef belirleme görevlileri, bu sistemlerin yaklaşık %10 oranında hatalı hedef önerileri ürettiğini bilmelerine rağmen yapay zekâ tarafından oluşturulan hedef listelerine büyük ölçüde güvendiklerini ifade etmektedir. Ayrıca bu sistemler doğrultusunda gerçekleştirilen hava saldırılarının yalnızca hedef alınan kişilerin değil, aile üyelerinin ve aynı binada bulunan diğer sivillerin de yaşamını yitirmesine yol açabildiği belirtilmektedir. Araştırmada görüşüne başvurulan bir istihbarat subayı ise, bir hedefi doğrulamak için yaklaşık 20 saniye ayırdığını ve bu doğrulamanın çoğu zaman yalnızca hedef alınacak kişinin erkek olup olmadığını kontrol etmekten ibaret olduğunu ifade etmektedir.15


Her iki örnek de yapay zekâ destekli askerî sistemlerin teknik hatalara ve manipülasyona açık yapısını ortaya koymakta; bunun insan denetiminin zayıflaması, sivil kayıpların artması ve yeni etik, hukuki ve operasyonel risklerin doğması gibi önemli sonuçlar üretebileceğini göstermektedir.


Bununla birlikte yapay zekânın güvenlik alanındaki etkileri yalnızca teknik kırılganlıklarla sınırlı değildir. Toplumsal ve psikolojik boyut da bu dönüşümün önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

Yapay zekâ destekli dezenformasyon, derin sahte (deepfake) içerikler ve algı yönetimi faaliyetleri, toplumların moralini etkilemekte, kamuoyunun gerçeklik algısını bozmakta ve bilgi ortamını manipüle etmektedir. Bu durumun dikkat çekici örneklerinden biri Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında görülmüştür. 2022 yılında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'yi gösteren ve deepfake teknolojisi kullanılarak üretilen sahte bir video sosyal medyada dolaşıma sokulmuştur. Yaklaşık bir dakika uzunluğundaki bu videoda, Zelenskiy'nin Ukrayna askerlerine silahlarını bırakmaları ve Rusya'ya teslim olmaları çağrısında bulunduğu izlenimi oluşturulmuştur. Her ne kadar video kısa sürede sahte olduğu anlaşılınca kaldırılmış olsa da bu olay yapay zekânın yalnızca askerî operasyonlarda değil, toplumların psikolojisini etkilemek ve bilgi ortamını manipüle etmek amacıyla da kullanılabileceğini göstermiştir.16


Algıları değiştirmek, karar alma süreçlerini bozmak, toplumsal güveni zayıflatmak ve davranışları yönlendirmek için yapılan bu dezenformasyon çalışmaları yapay zekanın toplumsal ve psikolojik boyuttaki rolüne dikkat çekmektedir. Literatürde bilişsel savaş olarak adlandırılan (cognitive warfare) bu yaklaşım, insan beynini hedef alarak bireylerin akıl yürütme ve rasyonel karar verme yetilerini zayıflatmaktır.17

Savaşların temel hedefi artık toprağı değil, insan zihnini ele geçirmek olmuştur.


Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik bilgi operasyonları da bu yaklaşımın somut örneklerinden birini oluşturmaktadır. Rusya, sosyal medya platformları, sahte haberler ve algı yönetimi tekniklerini kullanarak uluslararası kamuoyunda Ukrayna'nın savaşın sorumlusu olduğu yönünde bir algı oluşturmaya çalışmış, böylece yalnızca kamuoyunu etkilemeyi değil, aynı zamanda açık bilgi kaynaklarına duyulan güveni de zayıflatmayı hedeflemiştir. Bu örnekler, yapay zekâ destekli bilgi operasyonlarının savaşın yalnızca fiziksel boyutunu değil, bilişsel ve toplumsal boyutunu da dönüştürdüğünü göstermektedir.


Sonuç ve Değerlendirme


Yapay zekâ teknolojilerindeki yeni gelişmelerle birlikte yalnızca savaşta kullanılan silahlar değil, savaşın doğası da değişmiş; bu dönüşüm etik, hukuki, psikolojik ve toplumsal birçok yeni tartışmayı beraberinde getirmiştir.


Bu çalışma, Nükleer Çağ'ın özellikleri ile Yapay Zekâ Çağı'nın özelliklerini karşılaştırarak, caydırıcılık ilkesinin ve ikinci vuruş kapasitesinin dijital çağda nasıl yeniden şekillendiğine dikkat çekmiştir. Dijital çağda caydırıcılık, Nükleer Çağ'dakinden oldukça farklı işlemektedir. İki kutuplu dünya düzeninin yerini, yapay zekâ alanında silahlanma yarışına giren aktörlerin rekabet ettiği çok kutuplu bir uluslararası sistem almıştır. Yapay zekâ destekli askerî teknolojilerin yükselişe geçmesiyle birlikte insan faktörü ve insan-makine iş birliği de ayrı bir tartışma konusu hâline gelmiştir. Kill Chain ve OODA döngüsünde giderek azalan insan faktörü, beraberinde yeni etik ve hukuki sorunları da getirmiştir. Bu bağlamda, dijitalleşmenin kötülüğü yeni biçimlerde görünür kılması, bir olgu olarak kötülük mefhumunun daha da sıradan bir hâl almaya başlamasına neden olmuştur. Nitekim bu yeni dönemde düşman kırmızı bir nokta, bir koordinat ya da bir veri kümesi olarak görülmeye başlanmış, böylece nesneleştirilmiş ve insandışılaştırılmıştır.


Ukrayna-Rusya Savaşı ve 7 Ekim sonrasında Gazze'de yürütülen askerî operasyonlarda da görüldüğü üzere, yapay zekâ bir yandan savaşın seyrini değiştirirken diğer yandan yeni kırılganlık alanları ortaya çıkarmaktadır. Yapay zekâ destekli sistemler manipülasyona açık yapıları nedeniyle daha fazla sivil kayba yol açabilmekte, deepfake teknolojileri, dezenformasyon ve bilişsel savaş uygulamaları aracılığıyla bireylerin akıl yürütme ve rasyonel karar verme süreçlerini de hedef alabilmektedir.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağında savaş yalnızca daha hızlı ve daha etkili hâle gelmemiş, aynı zamanda şiddetin uygulanma biçimi de değişmiştir. Algoritmaların karar alma süreçlerinde giderek daha fazla yer alması, insanın sorumluluğunu, etik muhakemesini ve savaşın insani boyutunu yeniden tartışmaya açmaktadır. Bu bağlamda yapay zekâ, savaşın geleceğini dönüştürürken, kötülüğün de giderek daha dijital, daha sistematik ve daha görünmez bir hâl almasına zemin hazırlamaktadır.


Referanslar

1- James Johnson, Artificial Intelligence and the Future of Warfare: USA, China and Strategic Stability (Manchester: Manchester University Press, 2021), 41.

2- Lawrence Freedman ve Jeffrey Michaels, The Evolution of Nuclear Strategy, 4. bs. (London: Palgrave Macmillan, 2019), 160.

3- Lawrence Freedman ve Jeffrey Michaels, The Evolution of Nuclear Strategy, 4. bs. (London: Palgrave Macmillan, 2019), 320.

4- James Johnson, Artificial Intelligence and the Future of Warfare: USA, China and Strategic Stability (Manchester: Manchester University Press, 2021), 3.

5- James S. Johnson, "Artificial Intelligence: A Threat to Strategic Stability," Strategic Studies Quarterly 14/1 (2020): 17.

6- James Johnson, Artificial Intelligence and the Future of Warfare: USA, China and Strategic Stability (Manchester: Manchester University Press, 2021), 2.

7- Hasan Köni, “Yapay Zekânın Silahlı Çatışmalarda Kullanılması ve Doğurduğu Etik ve Hukuki Sorunlar”, TESAM Strateji, 22 Ocak 2025, erişim 25 Haziran 2026, https://tesamstrateji.com/yazi.php?link=yapay-zekanin-silahli-catismalarda-kullanilmasi-ve-dogurdugu-etik-ve-hukuki-sorunlar

8- Frans P. B. Osinga, The Science of War: John Boyd, Military Strategy and Learning (New York: Routledge, 2007), 223-250.

9- Christian Brose, The Kill Chain: Defending America in the Future of High-Tech Warfare (New York: Hachette Books, 2020).

10- Neil Renic ve Elke Schwarz, “Crimes of Dispassion: Autonomous Weapons and the Moral Challenge of Systematic Killing”, Ethics & International Affairs 37/3 (2023), 321–343, 333.

11- Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs'te, çev. Özge Çelik (İstanbul: Metis Yayınları, 2009).

12- Neil Renic ve Elke Schwarz, “Crimes of Dispassion: Autonomous Weapons and the Moral Challenge of Systematic Killing”, Ethics & International Affairs 37/3 (2023), 321–343, 329.

13- Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs'te, çev. Özge Çelik (İstanbul: Metis Yayınları, 2009), 290.

14- Sinéad Baker, “Ukrainian Drone Pilots Often Use ‘Weird-Looking Buildings’ as Guides to Fly Their Drones Through Heavy Russian GPS Jamming,” Business Insider, 23 Nisan 2025, erişim 30 Haziran 2026, Ukrainian Operators Use Landmarks to Find Drones Amid Heavy Jamming - Business Insider.

15- Yasmeen Serhan, “How Israel Uses AI in Gaza—And What It Might Mean for the Future of Warfare,” TIME, 18 Aralık 2024, erişim 30 Haziran 2026, https://time.com/7202584/gaza-ukraine-ai-warfare/.

16- Bobby Allyn, “Deepfake Video of Zelenskyy Could Be ‘Tip of the Iceberg’ in Info War, Experts Warn,” NPR, 16 Mart 2022, erişim 30 Haziran 2026, https://www.npr.org/2022/03/16/1087062648/deepfake-video-zelenskyy-experts-war-manipulation-ukraine-russia.

17- NATO Allied Command Transformation, “Cognitive Warfare,” erişim 30 Haziran 2026, https://www.act.nato.int/activities/cognitive-warfare.