Cover Image
Analiz

Jeolojiden Jeopolitiğe: Nadir Toprak Elementleri ve Türkiye’nin Konumu

Nadir toprak elementleri, 21. yüzyılın yeni jeopolitik para birimi mi? Savunma sanayiinden yeşil dönüşüme kadar pek çok alanda vazgeçilmez olan bu kaynaklar, artık yalnızca teknoloji değil, küresel güç dengelerinin de merkezinde. Peki Türkiye, dev rezervleriyle bu satrançta oyunu değiştirecek aktör olabilir mi, yoksa küresel rekabetin pasif izleyicisi mi kalacak?

Dr. Gloria Shkurti Özdemir | 7. Sayı 2025
Akademisyen- SETA Vakfı Insight Turkey Dergisi Editör Yardımcısı

İçinde bulunduğumuz çağ, uluslararası ilişkilerin dönüşümünü hızlandıran çok katmanlı bir kırılma sürecine tanıklık etmektedir. Küresel güç dengeleri, yalnızca devletlerin askerî veya ekonomik kapasiteleriyle değil, aynı zamanda teknolojik ilerlemeler, yeni aktörlerin yükselişi ve stratejik önemi giderek artan doğal kaynaklar üzerinden yeniden şekillenmektedir. Yeni jeopolitik mimaride, daha önce görece durağan kabul edilen güç ilişkileri dinamik ve çok merkezli bir yapıya evrilmekte; egemenlik anlayışı ise klasik sınırların ötesine geçerek esnek, ilişkisel ve sektörel boyutlar kazanmaktadır. Özellikle devletler arası karşılıklı bağımlılığın derinleşmesiyle birlikte, stratejik özerkliğin sınırları belirsizleşmekte, bu durum da devletleri korumacı eğilimlere ve kritik kaynakların millileştirilmesine dayalı yeni politika yönelimlerine sevk etmektedir.


Bu bağlamda, Nadir Toprak Elementleri (NTE) giderek daha belirleyici bir jeopolitik unsur olarak ön plana çıkmaktadır. 21. yüzyılın stratejik kaynakları olarak değerlendirilen NTE’ler, sahip oldukları teknolojik işlevin ötesinde, devletlerin askeri kabiliyetlerinden iklim politikalarına kadar uzanan geniş bir yelpazede temel altyapıyı oluşturmaktadır. Elektrikli araç motorlarından yenilenebilir enerji sistemlerine, ileri düzey füze yönlendirme teknolojilerinden yarı iletken üretimine ve kuantum bilişime kadar pek çok yüksek teknolojili sistem, bu elementlere bağımlıdır. Dolayısıyla NTE’lerin önemi yalnızca teknik kullanımlarından kaynaklanmamakta, aynı zamanda bu kaynaklar üzerindeki denetimin uluslararası sistemde siyasi ve stratejik güç projeksiyonunun yeni bir aracına dönüşmesiyle pekiştirilmektedir.


Son yıllarda Çin’in bu alandaki küresel üstünlüğünü pekiştirmesiyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği gibi büyük güçlerin yanı sıra, Türkiye gibi orta ölçekli yükselen aktörler de bu stratejik bağımlılığın doğurduğu kırılganlıkları fark etmeye başlamıştır. Çin’in üretim ve işleme süreçlerinde sahip olduğu tekelci yapı, özellikle tedarik zincirlerinin güvenliği açısından yeni güvenlik tehditlerini beraberinde getirmiştir. Bu durum, çok kutupluluğun ve teknolojik egemenliğin iç içe geçtiği yeni bir jeopolitik düzenin ortaya çıkışını hızlandırmaktadır. Söz konusu dönüşüm, yalnızca küresel stratejilerin değil, aynı zamanda ulusal kalkınma vizyonlarının da yeniden tanımlanmasına neden olmaktadır.


Bu çalışma, NTE’lerin tarihsel süreçte kazandığı jeopolitik önemi ve bu kaynaklar etrafında giderek derinleşen küresel rekabeti bütüncül bir çerçevede analiz etmektedir. Türkiye’nin sahip olduğu stratejik konum ve potansiyel rezervler doğrultusunda geliştirilen politika yönelimleri, ülkeyi yalnızca bölgesel ölçekte değil, küresel kritik materyal düzeninde de şekillendirici ve yön verici bir aktör olarak konumlandırmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin NTE stratejisi, enerji dönüşümünden savunma sanayiine uzanan geniş bir yelpazede jeopolitik yatırım önceliği olarak değerlendirilecektir.


Teknoloji ve Güvenlik Mimarisi Açısından Nadir Toprak Elementlerinin Stratejik Değeri


Toplamda 17 kritik elementten oluşan NTE, günümüz teknolojik ilerlemesinin temel yapıtaşlarından biri hâline gelmiştir. Ağırlıkça az miktarda kullanılmalarına rağmen, gelişmiş malzemelerin mekanik, manyetik, elektriksel ve optik özelliklerini kayda değer biçimde iyileştirerek, teknolojik üretim zincirlerine orantısız bir katkı sunmaktadırlar. Bu nedenle NTE’ler, çağdaş malzeme biliminin “vitaminleri” ya da “tohumları” olarak tanımlanmakta ve yüksek teknolojili sistemlerin performansını mümkün kılan kilit girdiler arasında değerlendirilmektedir.1


NTE’lerin stratejik değerini doğru analiz edebilmek için, bu elementlerin “nadir” oluşuna atfedilen anlamın sorgulanması gerekir. “Nadirlik” ifadesi, bu elementlerin yer kabuğundaki mutlak kıtlığından ziyade, çıkarılma ve işlenme süreçlerinin içerdiği teknik zorlukları, çevresel maliyetleri ve yüksek ekonomik yükü ifade etmektedir.2 Nitekim bazı NTE’ler, yaygın metaller olan krom, nikel, kurşun ve bakırdan daha bol miktarda bulunmasına rağmen, çıkarım ve rafinasyon süreçlerinin karmaşıklığı nedeniyle stratejik arz riski taşımaktadır.


Bu bağlamda, NTE’lerin stratejik önemi üç temel eksen üzerinden değerlendirilebilir:


1. Teknolojik Nüfuz ve Yeni Jeopolitik Mimari


Teknolojik kutupluluğun (technopolarity)3 yükseldiği uluslararası düzlemde, teknolojik kapasite ulusal gücün temel belirleyicisi hâline gelmiştir. Bu dönüşümün altyapısını ise NTE’ler oluşturmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasında4 başta yarı iletkenler, kuantum bilişim ve yapay zeka olmak üzere çeşitli alanlarda süregelen stratejik rekabet, büyük ölçüde bu materyallere güvenli erişim üzerine temellenmektedir. Günümüzde teknolojik üstünlük, güç ilişkilerinde yeni bir “para birimi” olarak kabul edilmekte; NTE’ler ise bu üstünlüğün sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir rol üstlenmektedir.


2. Askerî Kapasite ve Ulusal Güvenlik Mimarisi


Savunma sanayii, gelişmiş platformların üretiminde NTE’lere büyük ölçüde bağımlıdır. Görünmezlik teknolojisine sahip savaş uçakları, insansız hava araçları, hassas güdümlü mühimmat sistemleri, radar ve sonar altyapıları ile güvenli iletişim ağlarında bu elementlerin kullanımı kritik düzeydedir. Örnek vermek gerekirse:


·       Bir F-35 savaş uçağı, 400 kilogramdan fazla NTE içerir.

·       Bir Arleigh Burke sınıfı destroyer, yaklaşık 2.3 metrik ton NTE barındırır.

·       Bir Virginia sınıfı nükleer denizaltı, 4.1 tonun üzerinde NTE’ye sahiptir.5


ABD Savunma Bakanlığı’nın verilerine göre, bu tür stratejik platformlarda NTE’lerin yerine geçebilecek fonksiyonel bir alternatif henüz geliştirilmemiştir.6 Bu nedenle NTE tedariki, yalnızca ekonomik bir mesele değil; caydırıcılık stratejileri ve ulusal güvenlik planlamaları açısından da yaşamsal bir unsur hâline gelmiştir.


3. Yeşil Dönüşüm ve Ekonomik Dayanıklılık


Neodim, praseodim, disprozyum ve terbiyum gibi NTE’ler, enerji dönüşümünün temel teknolojilerinde kilit rol oynamaktadır. Rüzgar türbinleri, elektrikli araçlar, güneş panelleri ve akıllı enerji ağları gibi sistemlerde bu elementler vazgeçilmezdir. Karbon nötrlüğü hedeflerini benimseyen devletler açısından, NTE tedarik zincirlerinin güvenliği yalnızca çevresel sürdürülebilirlik değil, aynı zamanda ekonomik özerklik ve sanayi politikalarının bir parçası olarak da öne çıkmaktadır.


Bu üç eksen birlikte değerlendirildiğinde, NTE’lerin yalnızca yüksek teknolojili üretimi mümkün kılan birer girdi değil, aynı zamanda devletlerin stratejik kapasitesini ve jeopolitik pozisyonunu belirleyen birer güç aracı olduğu görülmektedir. NTE tedarik zincirinde yaşanabilecek herhangi bir aksama hem savunma planlamasını hem de ekonomik rekabetçiliği doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir.


Bu gerçeği en erken kavrayan aktörlerden biri olan Çin, onlarca yıllık yatırım stratejileriyle bu alandaki küresel hâkimiyetini kurmuştur. Günümüzde, küresel NTE madenciliğinin yaklaşık %69’u, işleme ve ayrıştırma kapasitesinin ise %85’inden fazlası Çin’in denetimindedir.7 Bu tekelci yapının etkisi, Nisan 2025’te Pekin’in orta ve ağır NTE türleri için getirdiği ihracat lisansı kısıtlamasıyla daha da belirginleşmiştir.8 Çin böylelikle, bu materyalleri yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değil, aynı zamanda jeopolitik bir baskı aracı olarak da kullanabileceğini açıkça ortaya koymuştur; tıpkı 1970’lerde OPEC’in petrol üzerinden kurduğu küresel enerji jeopolitiği gibi.


Sonuç olarak, dijital savaşların, enerji dönüşümünün ve teknolojik rekabetin şekillendirdiği bir çağda, NTE’ler sıradan endüstriyel kaynaklar olmaktan çıkmış; stratejik derinliği olan, jeopolitik manevra kapasitesini artıran ve uluslararası sistemde güç projeksiyonuna doğrudan etkileyen unsurlar haline gelmiştir. 21. yüzyılın jeopolitik mimarisini anlamak için NTE’lerin yalnızca kimyasal değil, aynı zamanda jeostratejik bir perspektifle de analiz edilmesi gerekmektedir.


Küresel Araziyi Haritalandırmak: Rezervler, Üretim ve Stratejik Asimetriler


NTE etrafında şekillenen jeopolitik dinamikleri anlamlandırabilmek için, bu kaynakların küresel rezervlerinin ve üretim kapasitesinin coğrafi dağılımını doğru analiz etmek gerekmektedir. NTE’ler, yerküre üzerinde homojen biçimde dağılmamış; aksine sınırlı sayıda ülke, bu kritik materyallerin hem doğal rezervlerine hem de işleme altyapısına sahip olmuştur. Bu durum, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bağımlılıkları da şekillendiren yapısal bir dengesizlik yaratmaktadır.

2025 tarihli ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu (USGS) verilerine göre, 2024 yılında küresel nadir toprak oksitleri (REO) madenciliği yaklaşık 390.000 metrik tona ulaşmıştır. Çin, bu üretimin 270.000 tonunu, yani küresel toplamın yaklaşık %70’ini gerçekleştirmiştir. Çin’i sırasıyla ABD (45.000 ton), Myanmar (31.000 ton), Avustralya ve Nijerya (her biri 13.000 ton) takip etmektedir (Grafik 1).9 Bu dağılım, yalnızca üretimde değil, aynı zamanda stratejik manevra kapasitesinde de keskin bir merkezileşmeye işaret etmektedir.


Rezervler açısından da benzer bir tablo söz konusudur. Çin, tahmini 44 milyon metrik tonluk rezerviyle açık ara lider konumdadır. Vietnam, 21 milyon ton ile ikinci sırada yer alırken; Avustralya 5,7 milyon tonluk potansiyeliyle dikkat çekmektedir. Buna karşın, Amerika Birleşik Devletleri’nin rezervleri sadece 1,9 milyon ton seviyesindedir (Grafik 2).10 Bu dengesizlik, küresel güç rekabetinin yalnızca üretim kapasitesi değil, aynı zamanda yer altı kaynaklarının jeopolitik değeri üzerinden de yeniden tanımlandığını göstermektedir.


Özellikle ABD örneği, bu asimetrinin stratejik sonuçlarını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. ABD, küresel NTE üretiminin yaklaşık %12’sini gerçekleştirmekte olup, bu üretim ağırlıklı olarak hafif NTE’lerle sınırlıdır. Ülkede faaliyette olan tek maden olan Mountain Pass (Kaliforniya), esasen hafif NTE üretimine odaklanmakta; terbiyum ve disprozyum gibi ağır ve stratejik elementler açısından ise ABD, büyük ölçüde Çin kaynaklı ithalata bağımlı durumdadır. Bu yapısal kırılganlık, Amerikan tedarik zincirlerini jeopolitik risklere karşı savunmasız bırakmaktadır.


Avustralya gibi aktörler ise henüz tam anlamıyla geliştirilmemiş olsa da, rezerv kapasitesi bakımından Batı'nın tedarik güvenliği stratejileriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Bu rezervlerin işlenebilir hâle gelmesi, Çin merkezli tekelleşmeyi kırma potansiyeli taşımaktadır. Bu üretim-rezerv asimetrisi, stratejik çeşitlendirme arayışlarını ve ittifak yapılarını zorunlu hale getirmiştir. Bir sonraki bölümde, bu yeniden yapılanma sürecinin temel hatları ve ortaya çıkan yeni iş birlikleri incelenecektir.


Grafik 1: NTE Üretimi (milyon ton, 2024)

Kaynak: U.S. Geological Survey (USGS), 2025


Grafik 2: NTE Rezervleri (milyon ton)

Kaynak: U.S. Geological Survey (USGS), 2025


Grafik 2’de de görülebileceği üzere, Grönland, Güney Afrika, Tanzanya ve Kanada gibi bazı ülkeler, mevcut durumda düşük ya da sıfıra yakın üretim seviyelerine sahip olmalarına rağmen, önemli miktarda nadir toprak elementi (NTE) rezervi barındırmaktadırlar. Bu henüz tam anlamıyla geliştirilmemiş tedarik kaynaklarının, önümüzdeki yıllarda küresel kritik mineraller rekabetinde stratejik odak noktalarına dönüşmesi beklenmektedir. Zira devletler ve özel sektör aktörleri, Çin’in değer zinciri üzerindeki tekeline karşı arz kaynaklarını çeşitlendirme ve bağımlılığı azaltma yönünde artan bir eğilim göstermektedir.


Bununla birlikte, USGS tarafından yayımlanan güncel grafik ve veri setlerinde iki önemli rezerv bölgesinin yer almaması dikkat çekicidir: Türkiye ve Ukrayna. Her iki ülke, sahip oldukları rezervlerin büyüklüğü ve taşıdıkları jeopolitik önem itibarıyla küresel tedarik zincirlerinin yeniden yapılanmasında kilit aktörler olarak değerlendirilmelidir.


Türkiye örneğinde, 2023 yılında faaliyete geçen Eskişehir-Beylikova NTE sahası, ülkeyi kısa sürede bölgesel bir potansiyel olmaktan çıkararak, küresel arz zincirinde stratejik bir aktör konumuna taşımıştır. Beylikova Florit, Barit ve Nadir Toprak Elementleri Pilot Tesisi’nin, Çin’in Bayan Obo madeninden sonra dünyanın en büyük ikinci tekil NTE rezervine ev sahipliği yaptığı değerlendirilmektedir. Yapılan tahminlere göre, sahada yaklaşık 694 milyon ton cevher rezervi bulunmakta olup11 bu miktar yaklaşık 1 milyon ton nadir toprak oksidine (REO) karşılık gelmektedir. Bu gelişme, Türkiye’yi yalnızca sahip olduğu rezerv büyüklüğü ile değil, aynı zamanda bu rezervleri işleyecek altyapı kapasitesini geliştirmesi hâlinde, küresel tedarik zincirlerini yönlendirme potansiyeline sahip bir stratejik düğüm noktası hâline getirecektir.


Ukrayna ise, yine USGS görselleştirmelerinde yer almayan ancak stratejik önemi yüksek bir diğer örnektir. Tahminlere göre, ülke NTE, lityum, grafit ve titanyum dâhil olmak üzere küresel kritik mineral rezervlerinin yaklaşık %5’ini barındırmaktadır.12 Ancak bu rezervlerin yaklaşık %40’ı, hâlihazırda Rusya’nın işgali altındaki doğu ve güneydoğu bölgelerinde yer almakta olup; bu durum hem fiziksel erişim hem de kısa vadeli üretim kapasitesi açısından ciddi sınırlılıklar doğurmaktadır. Buna rağmen, Ukrayna’nın sahip olduğu rezervler, özellikle Batı’nın Çin etkisinden bağımsız, dirençli ve çeşitlendirilmiş tedarik zincirleri kurma hedefi bağlamında, jeopolitik değerini korumaktadır.


Sonuç olarak, Türkiye ve Ukrayna gibi haritalarda yeterince temsil edilmeyen rezerv bölgeleri, yalnızca kaynak zenginliği bakımından değil; aynı zamanda yeni-jeopolitik denklemde sistemik rolde oynayabilecekleri pozisyonları nedeniyle de özel olarak değerlendirilmelidir. Bu aktörlerin kritik mineral diplomasisindeki konumları, önümüzdeki on yıl içinde küresel güç projeksiyonunu doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir.


Jeopolitik Bir Silah Olarak Nadir Toprak Elementleri: ABD-Çin Arasında Kaynak Egemenliği Yarışı


Çin’in nadir toprak elementleri değer zinciri üzerindeki hakimiyeti, yalnızca maden üretimiyle sınırlı değildir, aynı zamanda arıtma, ayrıştırma, kalıcı mıknatıs üretimi ve nihai mamul imalatı gibi tüm kritik aşamaları kapsayan bütüncül bir denetime dayanmaktadır. Bu yapı, onlarca yıl süren stratejik planlama, sanayi politikaları ve devlet destekli yatırımların sonucunda inşa edilmiştir. Çin’in eski liderlerinden Deng Xiaoping’in 1980’li yıllarda sarf ettiği “Orta Doğu’nun petrolü varsa, Çin’in de nadir toprakları vardır”13 sözü, bu stratejik vizyonun erken bir göstergesi olmuştur. Bugün Çin, ölçek, entegrasyon ve küresel etki açısından benzeri olmayan, dikey entegre bir NTE ekosistemine sahiptir.


2024 yılı itibarıyla Çin’in neodimyum-demir-bor (NdFeB) kalıcı mıknatıs üretimi 300.000 tonun üzerine çıkmıştır.14 Bu rakam, ABD’deki entegre altyapıya sahip tek proje olan Mountain Pass–Fort Worth koridorunun öngörülen kapasitesinin yaklaşık 300 katına tekabül etmektedir. Bu çarpıcı asimetri, derin jeopolitik sonuçlar doğurmakta; Çin'in NTE'leri stratejik baskı aracı olarak kullanma kapasitesini artırmaktadır. Nitekim Pekin yönetimi, 2010 yılında Diaoyu/Senkaku Adaları üzerindeki egemenlik krizinde Japonya’ya yönelik NTE ihracatını geçici olarak durdurmuş; 2025 yılında ise ABD tarafından uygulanan yeni tarifelere karşılık, bazı kritik NTE’lerin ihracatına kısıtlama getirmiştir. Bu adımlar, Batı’nın tedarik zincirlerindeki yapısal kırılganlıkları bir kez daha görünür kılmıştır.


Çin’in NTE stratejisi, üç temel politika aracına dayanmaktadır: üretim kotaları, ihracat lisansları ve devlet destekli sübvansiyonlar. Yurt içi üretim, yılda iki kez açıklanan sıkı kotalarla kontrol altında tutulurken; ihracat lisansları hem küresel fiyatları yönlendirme hem de rakip ülkelerin stoklama kapasitesini sınırlama amacıyla kullanılmaktadır. Bu sistem, China Northern Rare Earth Group gibi devlet destekli dev şirketlerin hâkimiyeti, kamu sübvansiyonları ve stratejik rezerv politikalarıyla desteklenmektedir. Sonuç itibarıyla Çin, değer zincirinin hem yukarı (madencilik–arıtım) hem de aşağı (nihai ürün üretimi) halkalarında tam entegre olmuş, piyasa koşullarını ve jeopolitik dengeleri şekillendirme kapasitesine sahip bir sanayi kompleksi inşa etmiştir.


Bu gelişmeler karşısında Batılı aktörler çeşitli önlemler geliştirmeye başlamıştır. Avrupa Birliği’nin Kritik Hammaddeler Yasası, ABD Enerji Bakanlığı’nın 2023 Kritik Malzeme Listesi ve Japonya’nın Avustralya’daki doğrudan yatırımları, Çin’in baskın pozisyonuna karşı dirençli tedarik zincirleri kurma yönündeki küresel eğilimi yansıtmaktadır. Ancak bu çabalar, uzun vadeli ve sermaye yoğun bir yeniden yapılanma süreci gerektirmektedir. Özellikle ABD açısından, yıllarca ihmal edilmiş olan altyapı yalnızca madencilik kapasitesiyle değil; aynı zamanda arıtma, ayrıştırma ve ileri üretim süreçleriyle birlikte sıfırdan inşa edilmek zorundadır. Bu yeniden yapılanma, birkaç yıllık değil, potansiyel olarak on yıllık bir dönüşüm gerektirmektedir.

ABD’nin bu alandaki yeniden yapılanma çabalarının önemli örneklerinden biri, Nisan 2025 tarihli ABD-Ukrayna Mineral Anlaşması’dır. Bu anlaşma, geleneksel borç-finansman modellerinin dışına çıkarak, her iki ülkenin %50 ortaklıkla oluşturduğu bir yatırım fonu aracılığıyla, Ukrayna’nın sahip olduğu NTE, lityum ve titanyum rezervlerinin değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Ancak bu girişim, Ukrayna’daki stratejik rezervlerin önemli bir kısmının Rus işgali altındaki bölgelerde yer alması nedeniyle sınırlı bir etki yaratabilmektedir.


Buna paralel olarak, Grönland, ABD’nin mineral diplomasisi açısından yükselen bir öncelik hâline gelmiştir. Disprozyum ve terbiyum gibi ağır NTE’ler açısından zengin rezervlere sahip olan Grönland, Çin’in tedarik zincirindeki üstünlüğüne karşı potansiyel bir alternatif olarak görülmektedir. Ancak çevresel sürdürülebilirlik kaygıları, yerli halkların toprak hakları ve Danimarka’nın düzenleyici kısıtlamaları, bu girişimin ilerlemesini yavaşlatmaktadır. Her ne kadar stratejik potansiyel taşısa da Grönland’daki sahaların tam anlamıyla geliştirilmesi yıllar sürecek altyapı yatırımları, politik koordinasyon ve çevresel uzlaşı gerektirmektedir.


Türkiye’nin Stratejik Konumlanması ve Ulusal Öncelikleri


Türkiye’nin nadir toprak elementleri jeopolitiğine yönelimi görece yeni bir gelişme olmakla birlikte, kısa sürede stratejik boyuta evrilmiştir. Eskişehir-Beylikova sahasında keşfedilen ve yaklaşık 694 milyon ton cevher barındıran rezerv, Türkiye’yi tanımlanmış NTE rezervleri açısından önemli aktörlerin arasında taşımıştır. Bu durum, Türkiye’nin rolünü pasif bir gözlemciden çıkararak, küresel NTE tedarik zincirlerinde potansiyel bir sistem kurucu aktöre dönüştürmektedir.


Türkiye’nin uzun vadeli stratejisi, halihazırda yıllık 10.000 ton kapasiteli pilot tesisin, 570.000 ton/yıl arıtma kapasiteli bir endüstriyel komplekse dönüştürülmesini içermektedir.15 Bu doğrultuda, kalıcı mıknatıs üretimine yönelik kamu-özel ortaklıklarının kurulması, Türkiye’nin Mineral Güvenliği Ortaklığı (MSP) gibi uluslararası platformlara entegrasyonu,16 ve e-atık geri dönüşümü, ikincil NTE çıkarımı gibi döngüsel ekonomi politikalarının desteklenmesi gündemdedir.


Bu stratejiyi destekleyen en dikkat çekici girişimlerden biri, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından başlatılan HİT30 programıdır. Program, çoğu NTE değer zinciriyle ilişkili stratejik ürün ve teknolojileri belirleyerek, bunların yerli üretimini artırmayı ve bu sayede dışa bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir.17Kalıcı mıknatıslar, yüksek saflıkta NTE’ler ve batarya malzemeleri gibi alanlarda kamu fonları, özel sektör destekleri ve hedefe yönelik teşvik mekanizmaları devreye alınmaktadır. Bu yapı, yenilikçi sanayi oluşumlarının ve ticarileşmeye hazır Ar-Ge çıktılarına sahip girişimlerin desteklenmesini amaçlamaktadır.


Bundan sonra, Türkiye’nin bu alandaki jeostratejik konumunu pekiştirebilmesi için çok katmanlı ve dengeleyici bir strateji izlemesi gerekmektedir. Öncelikle, Soğuk Savaş dönemindeki ABD stratejisine benzer şekilde,18 ulusal NTE rezerv sistemi kurularak fiyat dalgalanmalarına ve dışa bağımlılığa karşı yapısal bir tampon mekanizma oluşturulmalıdır. Bu rezerv yapısı, jeopolitik şoklara karşı arz güvenliğini sağlayacak ve Türkiye’nin küresel müzakerelerdeki pazarlık kapasitesini artıracaktır.

İkinci olarak, ABD ve Batılı aktörlerle stratejik iş birliktelikleri derinleştirilmelidir. Minerals Security Partnership (MSP) gibi çok taraflı mekanizmalar üzerinden yürütülecek yakın angajman, Türkiye’ye teknoloji, finansman ve siyasi destek açısından yeni kanallar açacaktır. Türkiye’nin, dost/müttefik ülkelere dayalı tedarik stratejilerinden (friendshoring) yararlanarak, siyasi uyum ve güvenilirlik temelinde tercih edilen bir tedarikçi ülke imajını güçlendirmesi mümkündür.


Bununla birlikte, Türkiye’nin angajmanları yalnızca Batı ile sınırlı kalmamalıdır. Özellikle arıtma teknolojileri, mıknatıs üretimi ve alt seviye entegrasyon alanlarında Çin ile yapılacak hedefli iş birliktelikleri, Pekin’in onlarca yıllık deneyiminden faydalanarak değer zinciri öğrenme kapasitesinin artırılmasını sağlayacaktır. Bu çok yönlü angajman modeli, Türkiye’ye hem stratejik esneklik hem de yapısal dayanıklılık kazandıracaktır.


Türkiye’nin Afrika’daki kaynak diplomasi kapasitesini artırması da önemlidir. Özellikle Tanzanya ve Güney Afrika gibi ülkelerle kurulacak ortak girişimler, teknik eğitim programları ve altyapı yatırımları, hem Türkiye’nin kaynak çeşitlendirme stratejisini destekleyecek, hem de kazan-kazan temelli iş birlikleri kurma potansiyelini güçlendirecektir.


Türkiye’nin NTE Stratejisi


Nadir toprak elementleri artık yalnızca sanayi girdileri değil, aynı zamanda jeopolitik güç projeksiyonunun temel enstrümanlarından biri hâline gelmiştir. Bu unsurlar hem dijital altyapının hem de askerî üstünlüğün yapısal bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, NTE değer zinciri üzerinde hâkimiyet mücadelesi derinleştikçe, Türkiye gibi orta ölçekli yükselen güçler için stratejik fırsat pencereleri oluşmaktadır. Türkiye, sahip olduğu rezervleri teknolojik kapasite ve diplomatik sermaye ile desteklemeyi başarabilirse, tek kutuplu bağımlılık yapıları yerine, çeşitlendirilmiş ve dayanıklı küresel tedarik sistemlerinde etkin bir aktör hâline gelebilir. Yerli kapasite inşası, uluslararası iş birliktelikleri ve ekolojik sorumlulukla uyumlu üretim politikaları, Türkiye’yi yeşil ve dijital dönüşümün jeopolitik mimarisini şekillendiren bir ülke konumuna taşıyabilir. Ancak zamanlama kritik önemdedir. Önümüzdeki on yıl, Türkiye’nin sadece bir cevher ihracatçısı mı yoksa stratejik değerin egemen üreticisi mi olacağını belirleyecektir. Araçlar mevcuttur, strateji oluşmaktadır. Geriye kalan, istikrarlı uygulama, siyasi kararlılık ve jeopolitik öngörüdür.


Referanslar


1 T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı (2024). Nadir Toprak Elementleri. https://enerji.gov.tr/bilgimerkezi-tabiikaynaklar-nadirtoprakelementleri.

2 Shkurti Özdemir, G. (2024). “Türkiye'nin ABD-Çin Nadir Toprak Elementleri Güç Mücadelesindeki Stratejik Hamlesi”. KRİTER. https://kriterdergi.com/yazar/gloria-shkurti-ozdemir/turkiyenin-abd-cin-nadir-toprak-elementleri-guc-mucadelesindeki-stratejik-hamlesi. 

3 Shkurti Özdemir, G. (2025). “Yükselen Teknopolar Düzenin Öncü Devleti: Türkiye”. SABAH.

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/gloria-shkurti-ozdemir/2025/05/03/yukselen-teknopolar-duzenin-oncu-devleti-turkiye

; Akıllı, E. ve Shkurti Özdemir, G. (2025). “Reinforcing Strategic Autonomy through Technological Power: Türkiye’s Position in the Emerging Technopolar Order”. Insight Turkey.

https://www.insightturkey.com/author/gloria-shkurti-ozdemir-1/reinforcing-strategic-autonomy-through-technological-power-turkiyes-position-in-the-emerging-technopolar-order

4 Shkurti Özdemir, G. Artificial Intelligence Arms Dynamics: The Case of the U.S. and China Rivalry, (İstanbul: Seta Yayınları, 2024).

5 Lopez, C.T. (2024). “DOD Looks to Establish 'Mine-to-Magnet' Supply Chain for Rare Earth Materials”. DOD News. https://www.defense.gov/News/News-Stories/Article/Article/3700059/dod-looks-to-establish-mine-to-magnet-supply-chain-for-rare-earth-materials/; Baskaran, G. ve Schwartz, M. (2025). “The Consequences of China’s New Rare Earths Export Restrictions”. CSIS. https://www.csis.org/analysis/consequences-chinas-new-rare-earths-export-restrictions; Grasso, V.B. (2013). “Rare Earth Elements in National Defense: Background, Oversight Issues, and Options for Congress”. Congressional Research Service. https://sgp.fas.org/crs/natsec/R41744.pdf.

6 Russel, W. (2024). “Critical Materials Are in High Demand. What is DOD Doing to Secure the Supply Chain and Stockpile These Resources?”. GAO. https://www.gao.gov/blog/critical-materials-are-high-demand.-what-dod-doing-secure-supply-chain-and-stockpile-these-resources.

7 Easley, M. (2023). “U.S. Begins Forging Rare Earth Supply Chain”. National DEFENSE. https://www.nationaldefensemagazine.org/articles/2023/2/10/us-begins-forging-rare-earth-supply-chain.

8 Jackson, L., Onstad, E. ve Scheyder E. (2025). “China Hits Back at US Tariffs with Export Controls on Key Rare Earths”. Reuters. https://www.reuters.com/world/china-hits-back-us-tariffs-with-rare-earth-export-controls-2025-04-04/.

9 U.S. Department of the Interior U.S. Geological Survey (2025). Mineral Commodity Summaries 2025. https://pubs.usgs.gov/periodicals/mcs2025/mcs2025.pdf.

10 U.S. Department of the Interior U.S. Geological Survey (2025). Mineral Commodity Summaries 2025. https://pubs.usgs.gov/periodicals/mcs2025/mcs2025.pdf.

11 Shkurti Özdemir, G. (2024). “Türkiye'nin ABD-Çin Nadir Toprak Elementleri Güç Mücadelesindeki Stratejik Hamlesi”. KRİTER. https://kriterdergi.com/yazar/gloria-shkurti-ozdemir/turkiyenin-abd-cin-nadir-toprak-elementleri-guc-mucadelesindeki-stratejik-hamlesi; Çağatay, G. (2023). “Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar: Türkiye, Nadir Toprak Elementi Üretebilen 5 Ülkeden Biri Olacak”. Anadolu Ajansı. https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/enerji-ve-tabii-kaynaklar-bakani-bayraktar-turkiye-nadir-toprak-elementi-uretebilen-5-ulkeden-biri-olacak/3092768.

12 Millî İstihbarat Akademisi (2025). Nadir Toprak elementleri ve Türkiye: Jeopolitik Satrançta Yeni Dinamikler ve Aktörler. https://mia.edu.tr/uploads/f/30052025_1.pdf.

13 Magnuson, S. (2021). “China Maintains Dominance in Rare Earth Production”. National DEFENSE. https://www.nationaldefensemagazine.org/articles/2021/9/8/china-maintains-dominance-in-rare-earth-production.

14 Baskaran, G. ve Schwartz, M. (2025). “The Consequences of China’s New Rare Earths Export Restrictions”. CSIS. https://www.csis.org/analysis/consequences-chinas-new-rare-earths-export-restrictions.

15 Millî İstihbarat Akademisi (2025). Nadir Toprak elementleri ve Türkiye: Jeopolitik Satrançta Yeni Dinamikler ve Aktörler. https://mia.edu.tr/uploads/f/30052025_1.pdf.

16 Shkurti Özdemir, G. (2024). “Türkiye'nin ABD-Çin Nadir Toprak Elementleri Güç Mücadelesindeki Stratejik Hamlesi”. KRİTER. https://kriterdergi.com/yazar/gloria-shkurti-ozdemir/turkiyenin-abd-cin-nadir-toprak-elementleri-guc-mucadelesindeki-stratejik-hamlesi. 

17 T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı (2025). HIT-30 Öncelikli Yatırım Alanları. https://hit30.sanayi.gov.tr/sektorler.

19 Kwon, J. ve Jensen, B. (2025). “Deterrence Runs on Rare Earths”. CSIS. https://www.csis.org/analysis/deterrence-runs-rare-earths#:~:text=A%20robust%20reserve%20of%20rare,base%20production%20during%20a%20crisis.