2. Dünya Savaşı sonrası kurulan küresel sistem ve Soğuk Savaş sonrası ABD liderliğindeki tek kutuplu “Pax Americana” vizyonu derin bir meşruiyet ve işlevsellik krizi yaşıyor. Dünya yeni bir arayış içinde. Mevcut uluslararası sistem dünya siyasetine adil bir yaklaşım sunamadığı gibi reformlarla da kendini tam olarak yenileyemiyor. Pek çok ülkenin tek başına ne ABD liderliğindeki Batı blokuna, ne Çin öncülüğündeki Şanghay İşbirliği Örgütü’ne, ne Rusya’nın etkisinin öne çıktığı BRICS’e, ne de Avrupa ülkelerinden müteşekkil AB’ye yeterince güveni yok.1 Çünkü bu örgütler beklentileri karşılayan bir potansiyel sergileyemiyor. Bu ittifakların kendi içinde bazı maslahatları gözlense de hepsinin ya sınırları var ya da yeterli potansiyele ulaşamıyorlar.
Bu geleneksel ittifakların güvenlik, ekonomik istikrar ve küresel adalet taleplerine yanıt verememesi, gelişmekte olan ve yükselen güçleri “stratejik özerklik” yaklaşımına ve yeni ittifak arayışlarına yöneltiyor. Dünya artık sert ideolojik kamplaşmaların yaşandığı çift kutuplu bir dönemi değil; aktörlerin tek bir bloka tam sadakat göstermek yerine çoklu üyelikler, esnek koalisyonlar ve denge politikalarıyla hareket ettiği çoklu ittifaklar dönemini tecrübe ediyor.
Parçalanma ile Güven Tazeleme Arasında NATO
NATO, Soğuk Savaş döneminden günümüze ulaşan en entegre ve güçlü askeri ittifak olma özelliğini korumaktadır. Ancak Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte askeri varlığını ve tahkimatını doğu kanadında artıran örgüt, içsel çelişkiler ve küresel bir meşruiyet testi ile karşı karşıyadır. NATO üyelerinin büyük bölümü, güvenlik şemsiyesi konusunda ABD’nin askeri ve lojistik kapasitesine bağımlıdır. ABD iç politikasındaki dalgalanmalar ve özellikle de izolasyonist söylemlerin Washington’da karşılık bulması müttefiklerde “ABD bizi korur mu?” sorusunu derinleştirmektedir. Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa üyeleri için hayati bir kalkan olan NATO, Küresel Güney açısından Batı’nın askeri hegemonyasını yayma aracı olarak görülmektedir. Türkiye gibi stratejik üyelerin kendi güvenlik öncelikleri ile ittifakın kolektif ajandası zaman zaman karşı karşıya gelmektedir. Sonuç olarak, NATO askeri bakımdan hâlâ en caydırıcı güç olsa da, ittifakın sunduğu koruma şemsiyesi üyeler dışındaki ülkeler için “güvenli bir liman” olmaktan ziyade, büyük güç rekabetinin tarafı olmaya zorlayan riskli bir alan olarak algılanmaktadır. NATO’nun Ankara’da düzenlenen son zirvesi ittifaka bir Türkiye dinamizmi katsa da özellikle Türkiye ile İsrail arasında tırmanan gerginlik, NATO için çok daha riskli ve hayati tartışmaları başlatma potansiyeli taşımaktadır. ABD; Çin ve Rusya’ya karşı jeopolitik rekabette, Ukrayna örneğinde NATO’yu Rusya’ya karşı etkin şekilde aksiyon almaya sevk etmişken, daha çok Çin’i hedef alan İran ve bölgesinde bunu henüz başaramamıştır. Bu da NATO’da ya da Batı bloğundaki çatlağı gözler önüne sermiştir.
Normatif Güçten Jeopolitik Sıkışmışlığa AB
Avrupa Birliği, ekonomik gelişme ve insan hakları odaklı "yumuşak güç" modeliyle Soğuk Savaş sonrası dönemin en cazip çekim merkezlerinden biri oldu. Ancak günümüzde AB, karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları ve olası güvenlik tehditleri konusunda kendi kendini koruma özelliklerine sahip olamaması nedeniyle stratejik özerklik kazanamamış ve jeopolitik bir sıkışmışlık yaşamaya başlamıştır. Ukrayna savaşının ekonomik yükü ve Rusya’dan gelen enerji akışının kesilmesi, AB’nin rekabet gücünü doğrudan sarsmıştır. Güvenlikte NATO’ya (yani ABD’ye) bağımlı olan AB, küresel krizlerde bağımsız bir aktör gibi hareket etmekte zorlanmaktadır. AB’nin yıllardır savunduğu evrensel değerler ve insan hakları söylemleri, Gazze başta olmak üzere küresel krizlerde uyguladığı çifte standartlar nedeniyle karşılıksız ve işlevsiz kalmıştır. Bu nedenle AB, Küresel Güney nezdinde inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiştir. Birlik içinde Fransa ve Almanya gibi lokomotif ülkelerin vizyon ayrılıkları ve üye ülkelerde yükselen aşırı sağ/aşırı milliyetçi dalga, AB’nin karar alma mekanizmalarını felce uğratmaktadır. AB, ekonomik bir pazar olarak cazibesini korusa da küresel dengeleri değiştirebilecek veya yeni bir dünya düzenine öncülük edebilecek jeopolitik kapasiteden yoksundur. Bunun yanında, AB’nin ihtiyaç duyduğu güvenlik mimarisini en iyi şekillendirebilecek ve eksiklerini ikame edebilecek bir Türkiye ile İslam karşıtlığı özelinde mesafe koyduğu ve üyeliğini bir türlü gerçekleştirmediği Türkiye profili arasında yaşadığı gelgitler, Birlik için telafi edilmesi zor bir zaman ve enerji kaybına neden olmaktadır. Yani AB, adeta nefes borusunu kendi boğazının dışında tutmakta ve bu durum kendisini can çekişme noktasına sürüklemektedir.
Kısaca AB, kendine bir yön dahi çizemeyecek kadar parçalanmıştır. Bu parçalanmışlık AB ülkelerinin Trump liderliğindeki ABD ile kurduğu yeni ilişkilerde de kendini göstermektedir. Benzer şekilde bu parçalanma İsrail’e destek ve yaptırım terazisinde de büyük bir ayrılığa dönüşmüştür.
Geçtiğimiz günlerde İngiltere, İspanya, Fransa ve Kanada’nın da aralarında bulunduğu 12 Batılı ülke Batı Şeria’daki yasa dışı İsrail yerleşimlerinden gelen ürünlerin ticaretine yasaklama getirdi.2 Bu yaptırım kararına, Almanya, İtalya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Avusturya karşı çıktığı için AB bu konuda ortak karar alamadı.3
Belirgin Sınırlılıklar Taşıyan Şanghay İşbirliği Örgütü
Çin ve Rusya liderliğinde kurulan Şanghay İşbirliği Örgütü, Batı merkezli güvenlik ve siyaset anlayışına Avrasya coğrafyasından verilen en somut yanıttır. Bölgesel güvenlik ve terörle mücadele odağıyla başlayan örgüt Hindistan, Pakistan ve İran’ın katılımıyla devasa bir nüfus ve coğrafi büyüklüğe ulaşmıştır. ŞİÖ, Çin’in ekonomik gücü ile Rusya’nın askeri nüfuzunun kesişim noktasıdır. Ancak pek çok orta ölçekli ülke için örgüt, Pekin’in "Bir Kuşak Bir Yol" projesi kapsamındaki ekonomik hegemonyasına teslim olma riski taşımaktadır. ŞİÖ, bir “NATO alternatifi” veya entegre bir askeri ittifak değildir. Örgüt üyesi Hindistan ile Çin arasındaki sınır çatışmaları ve Pakistan ile Hindistan arasındaki tarihi husumet, ŞİÖ’nün ortak bir stratejik irade ortaya koymasını engellemektedir. Batı karşıtlığı ortak payda olsa da üyelerin geleceğe dönük vizyonları çatışmaktadır. Bu tablo içinde Hindistan ve Türkistan ülkeleri kendilerini tamamen Çin-Rusya eksenine hapsetmek istememekte, Batı ile ilişkilerini dengede tutmayı tercih etmektedir. Türkistan’ın önemli bir bölümünü teşkil ettiği Avrasya, nüfusu, dünya ekonomik döngüsündeki kritik konumu ve coğrafi olarak büyük güçlerin rekabet alanında önemli bir noktada olması nedenleriyle dünya jeopolitik dengelerinde yeni bir sıklet merkezi teşkil etmektedir. ABD’nin Çin ve Rusya karşısında denge aktörü Türk Devletleri. Çin’in nüfuz alanını genişletme ve ABD’ye karşı direnç oluşturma coğrafyası Türkistan. Rusya’nın Çin’e karşı direnç ve Batı’ya karşı güç tahkim merkezi Türk dünyası. Türkiye’nin ise tüm bu aktörler arasında denge kurduğu ortak tarih, kültür ve gelecek ideali Türk Devletleri Teşkilatı. Bu tablo içinde ŞİÖ, coğrafya bütünlüğü, karşılıklı ekonomik ihtiyaçlar ve bazı önemli ortak hedefler barındırsa da ciddi bir ideal gelecek farklılığı içindedir. Bu nedenlerle de belirgin sınırlılıkları içinde taşımaktadır.
Küresel Güney’in Ekonomik Başkaldırısı BRICS
Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika tarafından kurulan, son dönemde yeni üyelerin katılımıyla büyüyen BRICS, dünya ekonomik sisteminin ve dolar hegemonyasının adaletsizliklerine karşı en güçlü ses durumundadır. BRICS, Yeni Kalkınma Bankası ve ulusal para birimleriyle ticaret hamleleri Batı merkezli SWIFT ve IMF/Dünya Bankası sistemine alternatif arayan ülkeler için büyük bir çekim merkezidir. BRICS tek tip bir blok değildir. Bir tarafta Batı ile sert bir jeopolitik çatışma içinde olan Rusya ve Çin; diğer tarafta Batı ile ekonomik ilişkilerini sürdürerek denge kurmak isteyen Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika yer almaktadır.
BRICS henüz ortak bir para birimi veya bağlayıcı bir güvenlik mimarisi oluşturamamıştır. Bir vizyon ve protesto platformu olarak güçlü olsa da üyelerine somut güvenlik garantileri sunan bir “liman” niteliğinde değildir. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’da yaşamış olduğu büyük enerji ve prestij kaybı ittifakın lokomotifi pozisyonunda olan Rusya’ya ciddi anlamda zarar vermiş bu de ittifakın gelecek vizyonuna gölge düşürmüştür.
Kalkınma Mücadelesinde Otonomi Arayan Afrika Birliği
55 Afrika ülkesini tek çatı altında toplayan Afrika Birliği, kıtanın kendi kaderini tayin etme ve küresel denklemde nesne değil "özne" olma arayışının simgesidir. Afrika ülkeleri, artık Soğuk Savaş dönemindeki gibi Batı veya Doğu blokunun kontrolünde olmayı reddetmektedir. Çin’in altyapı yatırımları, Rusya’nın güvenlik desteği, ABD ve AB’nin geleneksel etkisi ve Türkiye gibi yükselen aktörlerin varlığı Afrika’ya çoklu denge kurma imkânı tanımaktadır. Afrika Kıtasal Serbest Ticaret Alanı hamlesi, kıta içi ticareti artırarak dış bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir. Birlik, kıtadaki askeri darbeler, iç savaşlar ve terör örgütleriyle mücadelede yeterli kolektif askeri gücü ve bütçeyi sağlayamamaktadır. Dış müdahalelere açık yapı, birliğin tam anlamıyla bağımsız bir aktör olarak hareket etmesini sınırlandırmaktadır. Afrika Birliği, küresel sistemin adaletsizliklerine karşı ses çıkaran hayati bir platform olsa da henüz üyelerini dış baskılardan koruyacak bir güvenlik mimarisine sahip değildir. Dünya jeopolitik rekabetinde iki bölge öne çıkmaktadır. Türk Devletleri Teşkilatı’nın potansiyeliyle önemini artırdığı Avrasya ve kaynakları, nüfusu ve coğrafyasıyla kayda değer bir önem arz eden Afrika’dır. Ancak, Afrika Birliği henüz tek başına dünya siyasetine yön verebilecek potansiyel ve vizyona sahip değildir. Buna mukabil, bu potansiyel ve vizyona sahip bir aktöre en çok katkı veren iki aktörden biri olmaya namzettir. Tüm araçların lokomotif olduğu bir ortamda karmaşa artabilir ancak işlevsel ve etkin vagonlarla işbirliği yapan lokomotifler dünyanın geleceğine yön verebilir.
Bu nedenlerle dünya çapındaki jeopolitik rekabette Afrika Birliği ile iyi ilişkiler kuran büyük ve bölgesel güçler potansiyel ve kapasitelerini artıracak ve daha etkin bir konuma ulaşabileceklerdir.
Güvenlik Mimarisi ve İstikrar Arayışı Denkleminde Mekke İttifakı
İslam dünyasındaki ülkeler, ne Batı’nın seküler/müdahaleci politikalarına ne de Doğu’nun otoriter/güvensiz modellerine tam olarak güvenmektedir. Mekke merkezli manevi bir dayanak noktası oluşturan güvenlik işbirliği, bu ülkeler için yerli ve milli bir dayanışma zemini teşkil etmektedir. Körfez ülkeleri ve Türkiye gibi kritik aktörler; bir yandan ABD ile savunma işbirliğini sürdürürken, diğer yandan Çin ile devasa ekonomik anlaşmalar yapmakta, Rusya ile enerji diplomasisi yürütmektedir. Mekke İttifakı eksenindeki bu arayış, tek bir büyük güce bağımlı kalmama stratejisinin somut bir örneğidir.
İslam dünyasının en büyük zafiyeti, üye ülkeler arasındaki mezhepsel, siyasi ve bölgesel liderlik rekabetleridir. Ortak bir ordu, ortak bir pazar veya bağlayıcı bir dış politika oluşturulamaması, bu yapının dünyada bir güç odağı olmasını geciktirmektedir.
Gelişen jeopolitik tablo açıkça göstermektedir ki tek bir bloka tam sadakat dönemi kapanmıştır. Günümüz dünyasında orta ölçekli ve gelişmekte olan ülkeler: Güvenlik arayışında NATO veya bölgesel askeri işbirliklerini, finans ve ticaret arayışında BRICS ve ŞİÖ’yü, normatif ve kurumsal standartlarda AB’yi, bölgesel temsil ve kimlik politikalarında Afrika Birliği veya Mekke İttifakı gibi yapıları aynı anda kullanmayı tercih etmektedir. Dünyanın yeni bir arayış içinde olduğu bu fetret devrinde ortaya çıkan tablo bu şekildedir.
Geleceğin jeopolitiğini, kendisini tek bir ittifaka hapsetmeyen, aksine çoklu ittifaklar kurarak stratejik özerkliğini koruyan ve diplomaside esneklik kabiliyetini geliştiren ülkeler şekillendirecektir.
Tam da bu sistemik belirsizlik ve çok kutuplu rekabet ortamında, "yeni güvenli liman" arayışında jeopolitik ve stratejik otonomisiyle en öne çıkan aktörlerin başında Türkiye gelmektedir. Türkiye son yıllarda NATO, BRICS ve ŞİÖ zirvelerinde dikkat ve ilgi çeken aktör olmuştur. Bir yanda NATO’nun en kritik ve ikinci büyük askeri gücü olarak Transatlantik güvenlik mimarisinin vazgeçilmez bir omurgasını oluşturan Türkiye; diğer yanda Rusya ve Çin ile geliştirdiği pragmatik diyalog, BRICS ile kurduğu ortaklık ilgisi ve ŞİÖ ile sürdürdüğü diyalog partnerliği sayesinde Asya ile de güçlü ilişkiler inşa etmektedir. Aynı zamanda İslam dünyasındaki arabulucu ve dengeleyici vizyonu, Afrika’da sömürgeci geçmişi olmayan güvenilir bir kalkınma ve güvenlik ortağı olarak yükselmesi ve yerli savunma sanayi kapasitesiyle elde ettiği askeri caydırıcılık, Ankara’yı tek bir bloka hapsolmayan müstakil bir güç odağına dönüştürmüştür.
Tam da Küresel Güney ve orta ölçekli güçlerin kendilerini büyük güç rekabetinin tarafı olmaya zorlayan ittifaklara güven duymadığı bir dönemde Türkiye; Doğu ile Batı, Kuzey ile Güney arasında arabuluculuk yapabilen, gıda ve enerji krizlerinde diplomasinin merkezinde yer alan, hem askeri caydırıcılığı hem de otonom dış politikasıyla adeta yeni küresel düzenin "sığınabileceği güvenli liman" adayı olarak sivrilmektedir.
Yenilmez Dost, Kardeş ve Müttefikler: Türkiye ile Pakistan
Türkiye son yıllarda Suriye, Libya, Karabağ, Katar, Doğu Akdeniz, Ukrayna gibi çatışma ve kriz bölgelerinin yenilmez aktörü olarak askeri kapasite ve imkanlarını sürekli ve düzenli olarak dinamik tutan ender bir örnek teşkil etmektedir. Benzer şekilde Pakistan, Hindistan ile yaşadığı savaşta üstün başarılar göstermiştir. Son yılların bu savaş kaybetmeyen iki kadim, dost ve kardeşin içinde bulunduğu Mekke İttifakı’nın Yemen’de başarısız olacağını beklemek şu ana kadar ortada olan tabloda sadece bir beklenti hükmündedir. Mekke İttifakı için her şey yeni başlamıştır ve bu ittifak önemli, somut ve ağır deneyimler sonrası meydana gelmiş, ne istediğini bilen aktörlerden müteşekkildir. İttifakın geçirmekte olduğu sınamalar yakın gelecek için ittifakın dayanışmasını perçinleyecek ve ittifak hazırlıklarını tamamladığında önemli bir merhaleye dönüşecektir.
Cezayir’in geçtiğimiz günlerde BAE ile diplomatik ilişkileri kesmesi ve Yemen’de Husilerin ilerleme kaydetmesinde BAE’nin olası rolü, Cezayir’in hızlı şekilde Mekke İttifakı’na dahil olmasına neden olabilir. Mısır son günlerde Yunanistan-BAE-İsrail çizgisine yakınlaşma sinyalleri verirken bir bakıma da Cezayir’in böyle bir hamle yapmasının risklerini de azaltmış oldu. Suudi Arabistan-BAE rekabeti ve Suudi Arabistan- Mısır rekabeti, Cezayir-BAE ve Cezayir-Mısır rekabeti ile birbirini tamamlama fırsatını perçinlemiştir. Türkiye-İsrail ve Türkiye-Yunanistan rekabeti ile Türkiye-Cezayir yakınlaşması daha olası hale gelmiştir. Pakistan-Suudi Arabistan ve Türkiye- Pakistan ilişkileri de bu dinamiği şekillendirmekte etkili olabilir. Hasılı, askeri potansiyel ve kapasiteleri sert sınamalardan geçmiş Türkiye ve Pakistan için müttefikleri Suudi Arabistan’ın Yemen’de yaşadığı süreç dayanışmayı güçlendirme zemini oluşmuştur. Bu dayanışma bölgede zaman içerisinde kendisini gösterecek ve bu iki aktörün Mekke ve Medine üzerine taşıdığı güvenlik mimarisi, bölgeyi istikrar ve güvenliğe kavuşturacaktır. Yemen’de Zeydiler önemli bir kapasite ve potansiyele sahiptir.
Zeydiler, her ne kadar Şii olsa da Sünniler ile iyi bir etkileşim ve iletişime sahip olmasıyla öne çıkan Şii bir gruptur. İran’ın bölgede son zamanda artan etkisi bu etkileşim ve iletişimi gölgelemiştir. Ancak bu gölgenin kalkması durumunda İran destekli Husiler ile Suudi Arabistan destekli Yemenlilerin bir masada müzakere etmesi çok uzakta kalmayacaktır.
Referanslar
1- Mustafa Öztop, BRICS Genişlemesi ve Türkiye’nin Çok Kutuplu Dünyadaki Stratejik Konumu, Çerçeve Dergisi, 2024, https://musiad.org.tr/storage/media/merkez/2026/07/13884/464-cerceve-dergisi-116-sayi-kasim-aralik-24.pdf
2- TRT Haber, 12 Ülke katil İsrail’e karşı harekete geçti: Ortak yaptırım kararı, 2026, https://www.trthaber.com/haber/dunya/12-ulke-katil-israile-karsi-harekete-gecti-ortak-yaptirim-karari-956257.html
3- Clash Report, 2026. https://x.com/clashreport/status/2097304335654777087?s=46