Cover Image
Analiz

Dünya Siyasetini Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?

Küresel güç dengeleri yeniden mi kuruluyor? ABD’nin baskıcı hamleleri, Çin’in temkinli yükselişi ve Avrupa’nın stratejik sıkışmışlığı dünya siyasetini daha belirsiz ve rekabetçi bir hatta taşıyor. Peki bu tablo, yeni bir güç dengesi mi oluşturacak, yoksa küresel siyaseti daha da öngörülemez bir döneme mi sürükleyecek?

Dr. Mustafa ÖZTOP | 13. Sayı 2026
Uluslararası İlişkiler Uzmanı

Dünya siyasetinde özellikle 2020 yılında pandemiyle birlikte başlayan değişim süreci, bugün yerini daha belirgin bir dönüşüme bırakmak üzere. Bu sürecin ilerleyişinde Çin, Rusya, Hindistan, Almanya, Japonya ve Türkiye gibi ülkelerin girişimlerinin belirleyici sonuçlar vermesi beklenirken ABD Başkanı Donald Trump’ın yeniden göreve gelmesiyle yaşanan gelişmeler sürecin seyrini daha çok tetikleyici bir noktaya taşıdı. 2020 yılı başlarından 2025 yılına uzanan dönemde, tek kutuplu yapıdan çok kutuplu bir dünya düzenine geçişin yükselen Çin’in ve bölgesel güçlerin izlediği politikalar doğrultusunda şekilleneceği öngörülmekteydi. Ancak Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya siyasetindeki ibrenin yeniden ABD lehine yöneldiği görülmektedir. Esasen bu durumun, ABD’nin küresel konumuna ve zayıflamakta olan hegemonyasına uzun vadede somut ve kalıcı bir katkı sunduğunu söylemek güç olsa da ABD karşıtı reaksiyonları hızlandırdığı açıkça gözlemlenmektedir. Bu çerçevede, söz konusu çalışma, dünya siyasetinde belirleyici olma potansiyeline sahip aktörler üzerinden küresel siyasetin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunmayı amaçlamaktadır.

 

Donroe Doktrini ve ABD Hegemonyasının Akıbeti

 

Donroe Doktrini, jeopolitik rekabetin sürdürülmesi ve hegemon güç konumunun korunması amacıyla Monroe Doktrini’ni temel referans noktalarından biri olarak ele almaktadır. Bu doktrin çerçevesinde ekonomik yaklaşım hem Donald Trump’ın siyasal kimliğiyle hem de Çin ile rekabetin en yoğun biçimde tezahür ettiği alanlarla doğrudan örtüşmektedir. Bu anlamda nadir toprak elementleri, değerli madenler ve doğal kaynaklara erişimle birlikte bu doğal kaynakların tedarik zincirlerinde belirleyici aktör olma ve Çin’in bu pazarda tekel oluşturmasının önüne geçme isteği de Monroe doktrininden sonraki temel referans noktası olarak belirtilebilir. Buna ek olarak, nadir toprak elementleri ve doğal kaynakların küresel pazarlara ulaştırılmasında ticaret ve lojistik koridorlar üzerindeki denetimi elde tutma stratejisi de doktrinin bir diğer önemli referans alanını oluşturmaktadır. İsrail’in bölgesel ve küresel önceliklerinin de bu çerçevede ayrı bir referans noktası olarak değerlendirilebileceği söylenebilir.


Yukarıda çizilen çerçeve doğrultusunda saha örneklerine bakıldığında, ABD’nin Avrupa Birliği’ni baskı yoluyla kontrol altında tutmaya çalıştığı; Amerika kıtasında ise Kanada, Grönland, Venezuela, Panama Kanalı ve Meksika gibi aktörleri Monroe Doktrini kapsamında değerlendirerek hem Avrupa’ya hem Çin’e hem de Rusya’ya bu bölgelerdeki etki ve varlıklarını eskisi gibi sürdüremeyecekleri yönünde açık bir mesaj verdiği görülmektedir. Nitekim bu bölge, tavizsiz bir şekilde ABD’nin hakimiyet alanı olarak görülüyor.

 

Ekonomik yaklaşımı içeren nadir toprak elementleri, değerli madenler, doğal kaynaklara erişim ve bu kaynakların tedarik zincirlerinde belirleyici aktör olma konusunda Venezuela, Grönland ve İran öne çıkmakta. Söz konusu bölgeler ticaret ve lojistik koridor stratejileriyle doğrudan bağlantılı olmanın yanı sıra İsrail’in hedefinde olan yerler. Nitekim İsrail’in Somaliland’ı tanıma süreci bağlamında Trump’ın Somali’ye ilişkin açıklamaları, İsrail’in öncelikleriyle uyumlu bir referans çerçevesi sunmaktadır. Venezuela’da yaşanan gelişmelerde ise Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun Filistin yanlısı bir lider olarak tanınması dikkat çekmektedir. Ayrıca Filistin devletini tanıyan bazı Avrupalı ülkelerin, aynı zamanda Grönland konusunda hassasiyet gösteren aktörler olması bu denklemde anlamlı bir kesişime işaret etmektedir. İran meselesinde ise İsrail’in yaklaşımı zaten açık bir biçimde ortadadır. Bu anlamda ABD’nin dünya siyasetinde Monreo Doktrini, değerli madenler ve yer altı kaynakları, ticaret ve lojistik koridorları, bu koridorlarda belirleyici aktör olma ve İsrail’in öncelikleri şeklinde referans olan noktaların en çok kesiştiği aktörler ve bölgeler öncelikli hedefler olarak görülmektedir. Böylece şu ana kadar aksiyona dönüştürülen hedeflerde yukarıdaki referans noktalarının daha çok kesiştiği aktör ve bölgeler olarak İran, Venezuela ve Grönland kendini göstermiştir. Gazze ve Ukrayna meseleleri de Monroe ve ekonomik yaklaşım perspektifinden bu denkleme uyum göstermektedir. Önümüzdeki süreçte bu denkleme göre Kanada’nın kesişim noktalarını daha çok üzerinde taşıdığı söylenebilir.

 

Trump’ın stratejisinde dikkat çeken bir diğer unsur, baskı uygulandıktan sonra ortaya çıkan tabloya göre pozisyon alma eğilimi. Trump, karşısında kararlı ve bütünlüklü bir tepki gördüğünde çoğu zaman geri adım atmayı tercih ediyor. Grönland ve İran örnekleri bu duruma işaret etse de bu sürecin dinamizmi elbette farklı sonuçları da beraberinde getirebilir. Bu duruma karşın Avrupa, Trump’a yönelik en kararlı tepkisini Grönland konusunda ortaya koydu. Trump’ın son açıklamaları, Grönland konusunda ortak bir anlayış geliştirmeye yöneldiğine ilişkin emareler içeriyor. Ancak Trump boşluk aramaya devam edecektir.

 

Tüm bu tablo birlikte değerlendirildiğinde, ABD’nin hegemonyasının kısa vadede anlık bir artış göstermesine mukabil uzun vadede ciddi yaralar alacağı ve aşınmalarla karşı karşıya kalacağı öngörülebilir. Trump, Monroe doktrinini referans alarak ABD için önemli biz vizyon çiziyor.  Ancak bu doktrini uygulayış biçimi, ABD’nin geleceğine ağır maliyetler üretmektedir. Bununla birlikte Trump döneminde yeni bir biçim kazanan ABD dış politikasının, Trump sonrası dönemde tamamen eski çizgisine dönmesi beklenmemelidir. Bundan sonraki süreçte ABD dış politikası bugün belirlenen şekillenmeden uygulama biçimleri açısından farklılaşma gösterebilir ancak temel yönelimlerini sürdürmesi muhtemeldir. Zira ABD açısından küresel hegemonya dönemi giderek sona ermektedir.

 

Kaçak Güreşen Çin

 

Donroe politikalarının en yoğun şekilde hedef aldığı devlet Çin. Esasen Çin, ekonomik olarak ABD’yi geride bırakmış durumda. Ancak askeri ve siyasi olarak henüz ABD ile açıkça karşı karşıya gelmekten çekiniyor. Bunun yanında nadir toprak elementleri konusunda Çin neredeyse tekel oluşturmuş durumda. Ticaret ve lojistik koridorlar bakımından da Çin’in Kuşak ve Yol inisiyatifi ile ABD’yi geride bıraktığı söylenebilir. Fakat ABD bu kez Çin’i en önemli nüfuzu ekonomi üzerinden daha sert ve açık şekilde vurmaya başladı. İran ve Venezuela’dan satın alınan petrol, Çin’in ekonomik işleyişinde önemli bir role sahip. Özellikle İran konusunda Çin uzun yıllardır devam eden sorunlar nedeniyle alternatifler geliştirdi ancak Venezuela ile birleşince oluşan tablonun Çin için göz ardı edilebilir olduğunu değerlendirmek zor. Çin daha önce nadir toprak elementlerinde oluşturduğu tekel üzerinden ABD ile bir pazarlık içine girdi. Ayrıca yapay zeka konusunda da Çin, ABD’ye tabiri caizse dişlerini gösterdi. Ancak ABD’nin Venezuela müdahalesi ve Grönland açıklaması sonrası Çin son olarak BM’den sonra en fazla üyeye sahip olan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) örgütüyle ABD’ye karşı işbirliği mesajı verdi. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, gelişmekte olan ülkelerin meşru hak ve çıkarlarını korumak ve dünyanın “güçlünün zayıfı ezdiği düzene” dönmesine karşı çıkmak için İslam ülkeleriyle birlikte çalışmaya hazır olduklarını vurguladı.

 

Çin Devlet Başkanı Şi’nin ordu içerisinde gerçekleştirdiği yapısal değişiklikler, ABD ile rekabeti daha belirgin hâle getirme ve bu süreci doğrudan kendi kontrolü altında yürütme amacı taşımakta. Bu adımlar, Çin’i rekabet ortamında daha görünür bir aktör hâline getirse de Pekin yönetimi, ABD’nin karşısına tek başına ve açık bir şekilde çıkmamak için mümkün olan tüm yolları deniyor. Bu nedenle Çin’in İİT ile gerçekleştirdiği temaslar ve verilen mesajlar, Çin’in tek başına hareket etmek yerine arkasında çok sayıda devletin bulunduğu bir zemin oluşturarak daha düşük riskle yoluna devam etmek istediği şeklinde yorumlanabilir. Her ne kadar bu yaklaşımı, Çin’in uzun vadeli stratejisi olarak değerlendirenler olsa da söz konusu tutumun ABD karşısında konumlanmak isteyen ancak güç dengesizliği nedeniyle bunu gerçekleştiremeyen aktörlerde bir güvensizlik algısı oluşturduğu söylenebilir. Bu anlamda Çin’in halen kaçak güreşmeye devam ettiği ancak nispeten görünürlüğünü artırdığı söylenebilir. Dahası Çin, ABD’nin hamlelerinden gördüğü zararı azaltmak için bunu yapmak durumunda.

 

Büyük Güç Türkiye

 

Türkiye, bölgede ve dünyada izlediği barış ve istikrar eksenli politikasını genişleterek sürdürüyor. Türkiye’nin benimsediği devletlerarası ilişkiler, uluslararası ilişkilerin genel kabullerine meydan okur nitelikte. Kendisinden daha zayıf olan muhataplarına güç merkezli bir yaklaşım içinde değil aksine kazan kazan ilkesine dayalı, eşitlikçi ve güven ilişkisine dayalı bir ilişki biçimi ile dünyanın dört bir yanından övgüler almakta. Türkiye’nin ilişki kurduğu ve ilişkileri geliştirdiği ülke örneklerini gören diğer devletler herhangi bir sorun ve çıkmaz anında soluğu Türkiye’nin yanında alıyor.

 

Türkiye, dünyanın adeta siyasi buhran geçirdiği bu süreçte bu barış ve istikrar politikasıyla çevresindeki ve dünyadaki krizleri kendi milli çıkarlarının yanında bölge ve dünya barışına katkı sunacak fırsatlara dönüştürmeyi başardı. Bu başarısından dolayı da Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya pek çok devlet yetkilisi, Türkiye’nin yeni bir jeopolitik güç merkezi haline geldiğini ifade ediyor.

 

2020’li yılların başlarında bölgesel bir güç olarak öne çıkmaya başlayan Türkiye’nin, hızla Büyük Güç olma yolunda ilerlerken artık siyasi ve askeri kapasitesiyle Büyük Güç haline geldiği söylenebilir. Türkiye, Trump’ın adeta BM’ye alternatif olarak kurduğu Barış Kurulu’nun içinde yer alıyor. Ancak Türkiye, söz konusu yapının Trump’ın çizdiği siyasal kurguyu tam anlamıyla yansıtamayacağının farkında olarak bu platformda bulunuyor. Bu süreçte Türkiye, dünyanın içinden geçtiği siyasi krizin en büyük sebeplerinden biri olan Trump’la iyi ilişki içinde olarak bu süreci hasarsız veya en az hasarla atlatan aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

 

ABD siyasetinin genel eğilimine ve Trump’ın iç siyasette oluşturduğu tepkiye bakıldığında iki seçenek kendini gösteriyor. Ya seçimleri bir daha Trump’ın kazanma imkanı olmayacak ya da Trump seçimleri ortadan kaldıran bir girişim yapacak. Her iki durum da ABD için zorlu koşulların artacağı bir atmosfere işaret ediyor. Bu da Türkiye için ayrı bir fırsat penceresi sunmakta.

 

Dünyanın en büyük gücü ABD’nin hegemonyası aşınmaya devam ederken Türkiye de istikrarlı bir şekilde büyümeye ve gelişmeye devam edebilecek. Trump’ın mevcut başkanlık dönemi sonrası süreç de her koşulda Türkiye için yeni fırsatlar sunacak bir zemin meydana getirecek. Bu anlamda Türkiye’nin yakın çevresinde sağladığı barış ve istikrarın ardından Filistin’de de istikrarı sağlayacak aktör olacağı söylenebilir. Yavaş da olsa istikrarlı şekilde gelişen Türkiye’nin barış mimarisinin Filistin’i de içine alacağı ve Türkiye’nin bölgedeki İsrail sorununu çözeceği söylenebilir. Avrupa için önemi artacak bir Türkiye’nin benzer şekilde ABD, Rusya ve Çin için de kritik bir role sahip olacağı söylenebilir.


Türkiye’nin diğer devletlerle ilişkilerdeki yaklaşımı, dünyada her kriz yaşayan ve güç sahibi bir aktör tarafından ezilmeye çalışılan aktörün Türkiye’nin kapısını çalacağı bir geleceğe işaret ediyor.

 

AB İçin İki Ateş Arasında Çelik Zırh: Türkiye

 

Avrupa; Brexit’le başlayan, Batısızlık tartışmalarıyla süren ve Trump destekçisi Avrupalı siyasetçilerle derinleşen krizine Anglo Sakson ittifakının parçalanması ve Grönland’ı ekleyerek devam ediyor. Bu süreçte Avrupa, güvenliğinin büyük ölçüde ABD tarafından sağlandığı ve kendi askerî kapasitesinin yetersiz kaldığı gerçeğiyle oldukça acı bir biçimde yüzleşiyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali öncesi Rusya ile ilişkileri bozmamak için direnen, Avrupa’nın çıkarları merkezli siyasetin yerini Rus korkusu ve ABD baskısıyla şekillenen Avrupa dışı aktörlerin belirlediği bir siyaset aldı.


Bir tarafta Grönland’ı ilhak etmek isteyen Trump diğer yanda Ukrayna’yı işgal ederek Avrupa’yı tedirgin eden Putin bulunuyor. Avrupa iki ateş arasında sıkışmış durumda. Bu tabloda Avrupa için diğer aktörlerle işbirliği hususi bir önem kazanmakla birlikte askeri alanda var olan zafiyeti giderme hususunda tek çözüm merci Türkiye.

 

Her ne kadar Avrupa ticari anlaşmalarla ABD’ye karşı mesajı Hindistan ile vermeye çalışsa da hem ekonomik hem askeri anlamda Türkiye’nin önemini Avrupa’nın daha bariz şekilde hissedeceği ve daha çok Türkiye’ye yöneleceği bir süreç beliriyor. Diğer yandan Avrupa’daki kriz önümüzdeki süreçte derinleşerek devam edecek. Yeni kriz: Trump destekçisi yönetimlere sahip Avrupalı devletlerle Trump karşıtı Avrupalı devletler arasında ortaya çıkacak. Şimdiye kadar kendini belli ölçülerde gösteren Trump etkisi Avrupa’da yeni bölünmeyi şekillendirecek. Trump destekçisi Avrupa’nın, Trump karşıtı Avrupa ile karşı karşıya geleceği bir zemin oluşmuş durumda.

 

Ayrıca Avrupa düne kadar sert tedbirler aldığı diğer bir aktör Çin ile de ilişkilerini yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Bu yapılandırmanın dönemsel mi yoksa sürekli mi olacağı hem dünyanın hem de Avrupa’nın geleceğinin şekillenmesinde önemli bir etki oluşturacak. Eğer Avrupa ülkeleri, Çin ile ilişkileri sürekli olarak geliştirmek isterse dünya ekonomisinde Çin bir tekel oluşturabilir. Bu da bir hegemona karşı denge oluşturmak isterken başka bir hegemonu meydana getirebilir. Bu nedenle, mevcut bir hegemon ile hegemon olma potansiyeli yüksek iki aktör arasındaki en sağlıklı denge, diğer öne çıkan güçlerle ilişkilerin derinleştirilmesiyle sağlanabilir.

 

Yakın Çevre Doktrinine Hapsolan Rusya

 

Rusya, Ukrayna’yı işgali sürecinde oldukça büyük bir siyasi nüfuz, enerji, insan ve prestij kaybı yaşadı. Geçtiğimiz yıllarda sıcak denizlere ve Afrika’ya açılan Rusya, bugünlerde Suriye’deki üslerine dönme pazarlığı içinde. Ancak bu pazarlık pek de Rusya’nın belirleyici olduğu bir atmosferde gerçekleşmiyor. Rusya’nın dünyada Wagner üzerinden kendini gösterdiği nüfuzu büyük bir yara aldı. Rusya, Karabağ ve Suriye başta olmak üzere Afrika’daki bazı bölgelerde askerî varlığını azaltmak zorunda kaldı. Türk devletleri üzerindeki Rus etkisi halen devam etse de önemli bir aşınmaya uğradı. Ukrayna işgali sürecinde Kuzey Kore’den asker transfer etmek durumunda kalan Rusya, engellenemeyen ve durdurulamayan Rusya algısını kaybetti. Bu kadar kayba rağmen Rusya’nın tek tesellisi Ukrayna’da ele geçirdiği topraklar. Rusya’nın Ukrayna’daki pozisyonunu güçlendiren de Trump’ın Avrupa’ya baskısı ve Ukrayna’ya desteği büyük ölçüde zayıflatmasına bağlı olarak şekilleniyor. Yani Trump desteğine bağlı bir Rus zaferi Afrika, Türkistan, Suriye ve Akdeniz’deki hezimetlere rağmen bir zafer olarak nitelendirilebiliyorsa Rusya Ukrayna’da bir zafer kazanmıştır denilebilir.


Ancak durum ortadadır ve Rusya, Ukrayna bataklığını kurutmaya ve orada bir yaşam ve nüfuz alanı inşa etmeye çalışırken uzak çevrede ciddi kayıplar yaşamış ve Yakın Çevre Doktrini’ne hapsolmuştur.


Önümüzdeki süreçte Rusya’nın mevcut tabloyu hızla toparlaması mümkün görünmemektedir. Rusya, Ukrayna savaşında en az 5-10 yılını kaybetmiştir. Rusya’nın geleceğini, Ukrayna’da bir an önce bir barış olup olmayacağı etkileyecektir. Ukrayna ile bir anlaşmaya varılsa da bunun kısa vadede Rusya’nın toparlanmasını sağlamasını beklemek pek mümkün değildir. Ancak Rusya için yine de en önemli mesele Ukrayna’daki varlığının ne olacağıdır. Kriz ve sorun alanlarında artık Rusya’nın adı eskisi gibi anılmıyor. Venezuela konusunda Rusya’nın göstermiş olduğu çekimser tavır, içinde bulunduğu zorluklar karşısında Ukrayna’da istediklerini almasına mukabil Venezuela konusunda sessiz kalmak şeklinde bir anlaşmayı akıllara getiriyor. Her neresinden bakarsak bakalım dünyanın gündeminde ve krizlerin çözümünde artık Rusya’nın adı eskisi gibi anılmıyor. Yakın gelecekte de bu atmosferin süreceği söylenebilir.

 

Modi İle Edilgen Hale Gelen Hindistan

 

Hindistan, 5-10 yıl önce yapılan değerlendirmelerde ağırlıkla Çin gibi büyüyen bir aktör olma potansiyelinde bir devlet olarak görülmekteydi. Ancak bugüne gelindiğinde Hindistan barındırdığı potansiyeli aksiyona dönüştüremeyen bir aktör haline geldi. Bunda ise Modi politikalarının etkili olduğu söylenebilir. Hindutva ile aşırılıkçı bir politika izlemeye yönelen Hindistan kendi iç huzurunda ciddi anlaşmazlıklar yaşar hale geldi. Modi’nin yükselttiği aşırılıkçı Hindutva milliyetçiliği, Hindistan’da Müslümanlara baskıyı derinleştirdi ve iç barışı zedeleyen bir atmosfer meydana getirdi. Bunun yanında Pakistan ile düşmanlık ve gerilimlerin arttığı bir dönem olarak şekillenen Modi dönemi, Hindistan’a dış politikada ciddi bir prestij kaybettirdi. İsrail ile yakın bir anlayış içinde olan Modi, dünyada Hindistan’ın saygınlığına zarar verdi. Hindistan’ı dünyanın tepki gösterdiği İsrail politikalarına yakın bir anlayışla yönetmek isteyen Modi, Pakistan ile yaşadığı çatışmada ne kadar yalnızlaştığını dünyaya gösterdi. Elbette Hindistan dünya için önemli bir aktör ancak Modi politikaları Hindistan’ın bu önemine adeta gölge düşürdü. Diğer yandan ABD desteği ile öne çıkan ve pek çok ülkenin de içinde olduğu IMEC projesi henüz başlamadan büyük yaralar aldı. IMEC’in zarar görmesinde yine İsrail faktörü var. Bu tabloda Hindistan’ın dünya siyasetinin geleceğinde eskisi gibi bir rolü olmayacağı öngörülebilir. Son dönemde Trump ile ilişkileri de zarar gören Modi, Avrupa’nın nefes alma arayışının muhatabı olarak kendine bir alan arıyor. Ancak Hindistan, Modi döneminde jeopolitik güç bakımından ciddi bir zaman ve enerji kaybı yaşadı. Modi yönetiminin bu tabloyu tersine çevirmesi de şu şartlarda pek olası görünmüyor.

 

Güç Dengesinde Değişim Sürecek

 

Dünya siyasetinde ve güç dengelerinde yaşanan değişim, ABD’nin dünyadaki hegemonyasını Amerika kıtası ile sınırlandırmak zorunda kalacağı bir yöne doğru evriliyor. Bunun yanında Trump’ın ABD’nin geleceğe dönük sınırlarını iyi çizse de uygulamada sergilediği hatalı politikalar nedeniyle Amerika kıtasındaki hegemonyasının tartışılır hale gelebileceği bir dönemi başlatması şaşırtıcı olmaz. Diğer yandan Çin hem öne çıkmakta gösterdiği çekimserlik hem de ekonomi politikalarında ABD’nin hedef aldığı bir aktör olarak yükseliş ivmesinde bir yavaşlamayla muhatap olabilir. Rusya, Ukrayna ile hapsolduğu Yakın Çevre Doktrini’nden yeniden uzak coğrafyalara dönme konusunda pek iyimser bir tablo ile karşı karşıya değil. Hakeza Hindistan, Modi yönetiminde kaybettiği pek çok şeyi kısa zamanda toparlayabilecek bir durumda görünmüyor. Avrupa, yeni krizlere gebe. Türkiye ise ABD’nin dünyanın jandarmalığından çekildiği süreçte güç boşluklarını barış ve istikrar politikası ile güven duyulan aktör olarak doldurmaya devam ediyor. ABD politikalarının Çin, Rusya ve Avrupa’yı hedef aldığı bir süreçte ABD ile belli ölçülerde uzlaşma içinde bağımsız politika belirleyen Türkiye, dünya siyasetinin geleceğini şekillendirme potansiyelini güçlendiriyor. Bu anlamda Türkiye’nin Türk-İslam dünyası merkezli, Balkanlar ve Afrika destekli barış mimarisini dünyada kendisiyle iyi ilişkiler kurma konusunda kararlı ülkelerle genişletmesi bu sürecin tamamlayıcı kolonları olabilir. Türk Devletleri Teşkilatı ve Afrika Birliği etkileşimi ayrıca önem kazanmaktadır. Büyük Güç Türkiye, dünya siyasetinin belirleyici bir aktörü olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.