Cover Image
Analiz

Dört Denizde Jeopolitik Rekabet

Hazar, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez’deki krizler bağımsız çatışmalar mı, yoksa tek bir jeopolitik satrancın hamleleri mi? Hürmüz’den Babülmendep’e koridorlar tıkanırken, Türkiye’nin bağlantısallık vizyonu ile İsrail’in kuşatma stratejisi doğrudan karşı karşıya geliyor. Peki bu mücadelede kazananı donanmalar mı, yoksa yeni ticaret yollarını güvenle inşa edenler mi belirleyecek?

Ahmet Arda Şensoy | 20. Sayı 2026
Araştırmacı

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’ı bombalamasıyla başlayan savaşın yeni perdesinde İran’ın Hürmüz Boğazını kapatması ve ateşkes müzakerelerinde boğazdan geçiş ücreti alınmasını bir şart olarak sunması küresel enerji arzında büyük sorunlar yaşatıyor. Öte yandan İran’ın saldırılara cevap olarak Körfez ülkelerini doğrudan hedef alması da bu Arap ülkelerinin geleneksel güvenlik mimarisini temelden sarsıyor. Ukrayna savaşı devam ederken çatışmalar tarafların Karadeniz’de sivil ticari gemileri hedef almasına kadar gitmiş durumda. Yine bir diğer bölgesel gelişme olarak İsrail’le Yunanistan’ın son dönemdeki yakınlaşması, Yunanistan’ın İsrail’den tedarik etmeyi planladığı Aşil Kalkanı hava ve füze savunma sistemleriyle başka bir aşamaya geçmekte. Son olarak, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Paktı da bölgede değişen jeopolitik denklemi ve aktörlerin yeni güvenlik arayışlarının önemli bir tezahürü olarak dikkat çekti. Tüm bu gelişmelerin üzerine Eylül ayı başında Yemen’de Husiler stratejik değeri büyük olan Kızıldeniz kenarındaki liman kenti Muha şehrini ele geçirerek Babülmendeb boğazına doğru ilerlemeye başladı.


Yaşanan bu gelişmeler her ne kadar farklı coğrafyalarda gerçekleşse de hem birbiriyle oldukça bağlantılı hem de aynı aktörlerin bölgeye dair vizyon ve perspektiflerinin bir mücadele sahası olarak öne çıkmakta. Bu çerçevede Hazar, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez denizlerinde yaşanan gelişmeler, aktörler arasındaki jeopolitik rekabetin oyun sahası olarak incelenmeyi hak etmekte. Bölgede çatışan vizyonların yanı sıra ABD ve Çin gibi küresel aktörlerin yaklaşımının da konuya dahil olmasıyla bu denizlerdeki jeopolitik rekabet, çok boyutlu bir satranç oyunundan bile karmaşık bir denklem oluşturmaktadır.


Denizlerde Jeopolitik Rekabet ve Üstünlük


Klasik jeopolitik düşüncede denizlerde üstünlük, devletlerin askerî ve ekonomik güç projeksiyonunun temel unsurlarından biri olarak görülmüştür. Mahan’dan itibaren deniz gücü donanma kapasitesi; ticaret yollarının kontrolü, stratejik boğazlar ve limanlar üzerinde hâkimiyet kurabilme yeteneğiyle ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşımda temel mesele, deniz alanının doğrudan kontrolü ve rakibin deniz kullanım kapasitesinin sınırlandırılmasıdır.


Günümüzde ise denizlerdeki rekabet yalnızca deniz üstünlüğü elde etme meselesi olmaktan çıkmıştır. Denizler artık daha geniş bir jeopolitik mücadelenin sahnesi ve aracı hâline gelmektedir. Enerji hatları, ticaret koridorları, limanlar, denizaltı kabloları, askerî üsler, boğazlar ve kıyı devletleri arasındaki ittifak ilişkileri denizleri küresel ve bölgesel güç rekabetinin merkezine taşımaktadır. Bu nedenle günümüz deniz jeopolitiğinde belirleyici soru yalnızca “denize kim hâkim?” değil hangi aktörün denizleri kara koridorları, enerji ağları ve güvenlik mimarileriyle birlikte daha geniş bir jeopolitik düzenin parçası hâline getirebildiği sorusudur.

Başka bir ifadeyle denizler artık nihai hedef olmaktan ziyade daha büyük jeopolitik oyunun oynandığı stratejik alanlardan biridir.


Bu dönüşüm; Hazar, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez’in aynı jeopolitik sistem içinde farklı fakat birbirini tamamlayan işlevler üstlenmesi üzerinden daha açık biçimde görülebilir. Hazar bugün Orta Koridor üzerinden Orta Asya’yı Kafkasya, Türkiye ve Avrupa’ya bağlayan alternatif ulaştırma hatlarının merkezinde yer alırken Karadeniz, Rusya-Ukrayna Savaşı ve Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi üzerinden üstlendiği düzenleyici rol nedeniyle Avrupa güvenlik mimarisinin kritik sahalarından biri hâline gelmiştir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin artan deniz ve savunma kapasitesine karşı Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs ekseninde yaşanan yakınlaşma öne çıkarken, Körfez’de İran savaşı ve Hürmüz Boğazı üzerindeki baskı enerji güvenliğini doğrudan küresel rekabetin merkezine taşımaktadır. Böylece bu dört deniz, kendi başlarına deniz üstünlüğü mücadelesinin yürütüldüğü farklı alanlardan ziyade enerji ve ticaret koridorlarının, bölgesel ittifakların, askerî güç projeksiyonunun ve büyük güç rekabetinin kesiştiği daha geniş bir jeopolitik oyun sahasının birbirine bağlı parçaları hâline gelmektedir. Bu yüzden de bir havzada yaşanan kriz diğer havzalardaki güzergâhların, ittifakların ve güvenlik arayışlarının seyrini ve değerini doğrudan değiştirmektedir.


İç İçe Geçmiş Krizler, Yeni Projeler


Yaşanan krizler ve devam eden savaşların oluşturduğu bölgesel ve küresel denklemde aktörlerin hayatta kalması, askeri ve ekonomik güç gibi materyal kabiliyetlerin ötesinde bu kabiliyetleri harekete geçirebilecek tutarlı bir jeopolitik vizyon ortaya koymalarından geçmektedir. Ancak krizlerin iç içe geçmiş yapısı ve sürekli değişen dengeler, devletlerin tutarlı bir strateji ortaya koyabilmesini oldukça zorlaştırmaktadır. Çarpıcı bir örnek olarak Katar’ın Ukrayna savaşı ve İran savaşından farklı şekillerde etkilenmesi dile getirilebilir. Ukrayna savaşıyla birlikte artan doğalgaz fiyatları Katar için büyük bir ekonomik gelir artışı anlamına gelirken, özellikle sıvılaştırılmış gaz (LNG) alanında dünyadaki en büyük ihracatçı olması Katar için Avrupa ülkelerini büyük bir Pazar haline getirmişti. Ancak İran savaşıyla Hürmüz boğazının kapanması ve İran’ın doğrudan Katar’ın LNG tesislerini hedef alması sonrası Katar’ın bu kapasitesi büyük ölçüde yara almıştır. Hatta Eylül 2026 itibariyle Katar’ın ABD’den LNG satın almak için görüşmelerde bulunduğu uluslararası basına yansımıştı. Katar’ın hâkim olduğu bir piyasada, Ukrayna savaşı sonrası yaptığı anlaşmalarla gelen yükümlülükleri ABD’den alacağı LNG ile yerine getirme çabası, kısa vadede Hürmüz boğazının kapalı kalmasının orta vadede ise hasar alan LNG tesislerinin yeniden inşa sürecinin ülkeyi içine sürüklediği durumu ve farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmelerin aktörlerin uzun vadeli stratejilerini nasıl etkileyebileceğini göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir.


Dolayısıyla Hazar Denizi, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez’de yaşanan rekabetin ayırt edici özelliği, bu alanların artık birbirinden bağımsız jeopolitik bölgeler olarak işlememesidir.

Rusya-Ukrayna Savaşı Karadeniz’i doğrudan bir askerî cepheye dönüştürürken aynı zamanda Avrupa’nın Rusya’ya bağımlı enerji ve ulaştırma hatlarına alternatif arayışını hızlandırmış, bu durum Hazar üzerinden geçen Trans-Hazar Orta Koridorunun ve Güney Kafkasya-Türkiye bağlantısının stratejik değerini artırmıştır. Nitekim Avrupa Birliği de Karadeniz’i yalnızca bir güvenlik havzasından öte Güney Kafkasya ve Hazar üzerinden Orta Asya’ya uzanan daha geniş bir bağlantısallık sisteminin parçası olarak ele almak zorunda kalmıştır. Benzer biçimde Körfez’deki İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’nın giderek daha kronik bir kriz haline gelmesi hem Körfez güvenliğini hem de alternatif enerji ve ticaret güzergâhlarını doğrudan etkiliyor. Böylece Karadeniz’deki savaş Hazar’ın, Hürmüz’deki kriz ise Akdeniz’e ve Türkiye’ye uzanan alternatif koridorların jeopolitik değerini yükseltiyor.


Çelişen ve Çatışan Jeopolitik Vizyonlar


Dört denizdeki krizler aynı zamanda yeni jeopolitik ve jeoekonomik projelerin de oluşmasına ortam hazırlıyor. Orta Koridorun güçlendirilmesi, AB’nin Karadeniz-Güney Kafkasya-Orta Asya bağlantısallık gündemi veya 2026’da ortaya atılan Dört Deniz Girişimi bu eğilimin örnekleridir. Dört Deniz Girişimi, Körfez, Hazar, Akdeniz ve Karadeniz’i Suriye-Türkiye ekseninde kurulacak enerji ve transit hatlarıyla birbirine bağlamayı öngörmektedir. Bu açıdan yeni projeler ekonomik verimlilik arayışından da öte mevcut güzergâhların savaş, yaptırım, abluka veya siyasi baskı yoluyla kesintiye uğraması karşısında jeopolitik dayanıklılık üretme girişimleridir.

Bir hattın kapanması başka bir hattın değerini artırmakta, dolayısıyla krizlerin kendisi yeni koridorların, ittifakların ve güvenlik düzenlemelerinin ortaya çıkmasını hızlandırmaktadır.


Cephelerdeki güncel durum da bu iç içe geçmişliği daha görünür kılıyor. Karadeniz’de kara cephesindeki görece durağanlığa rağmen limanlar, ticari gemiler ve enerji altyapıları üzerindeki insansız hava ve deniz aracı saldırıları yoğunlaşmış, savaş doğrudan deniz ticaretinin güvenliğine taşınmıştır. Körfez’de ise Hürmüz’den geçen ticari gemi sayısı savaş öncesi seviyelerin çok altına inerken, Husilerin Babülmendep çevresindeki ilerleyişi ve Suudi Arabistan’ın Hürmüz’ü bypass etmek için kullandığı Doğu-Batı petrol hattına yönelik saldırı, alternatif güzergâhların da güvenli olmadığını göstermiştir. Bu da meselenin yalnızca ticari olarak alternatif güzergahlar önermenin ötesinde, bu alternatif rotaların ve projelerinin güvenliğinin sağlanacağı geniş bir strateji ortaya koymak olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.


Dört Denizde Türkiye-İsrail Rekabeti


Hazar, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez’i birbirine bağlayan yeni projeler aynı zamanda bu hatların hangi devletlerin koruması altında işleyeceği, hangi güvenlik düzeninin içerisinde yer alacağı ve bölgenin siyasi mimarisini hangi aktörlerin şekillendireceği sorusunu gündeme getirmektedir. Aktörlerin alternatif rotalar ve bölgesel vizyonlarını hayata geçirmek için siyasi, ekonomik ve askeri güvenliği sağlayan bir jeopolitik vizyon ortaya koyma zorunlulukları sebebiyle, dört denizdeki jeopolitik rekabetin güncelde en sıcak cephesi Ukrayna veya İran savaşı değil, vizyonları çelişen ve çatışan Türkiye ve İsrail rekabetidir.


Türkiye’nin son yıllardaki hamleleri bu açıdan tek tek değerlendirildiğinde birbirinden farklı alanlara yönelik politikalar gibi görünse de birlikte okunduğunda oldukça geniş bir stratejik coğrafya ortaya çıkmaktadır.

Mavi Vatan Türkiye’nin Akdeniz ve çevre denizlerindeki deniz yetki alanları ve askerî kapasitesini, Libya ile yapılan deniz yetki alanları ve güvenlik anlaşmaları Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya uzanan hattı, Suriye politikası Anadolu ile Arap coğrafyası arasındaki kara bağlantısını, Somali ile geliştirilen savunma ve enerji ortaklığı ise Kızıldeniz-Babülmendep-Hint Okyanusu eksenini Türkiye’nin stratejik çevresine dâhil etmektedir. Türkiye-Somali Savunma ve Ekonomik İşbirliği Çerçeve Anlaşması Türkiye’ye Somali donanmasının oluşturulması, eğitilmesi ve donatılmasında rol verirken, 2026’da Somali açıklarında Türkiye’nin ilk denizaşırı derin deniz sondajının başlaması güvenlik ile enerji politikasının aynı sahada birleştiğini göstermektedir. Libya ile 2019’da imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması ve güvenlik iş birliği mutabakatları da benzer biçimde deniz jeopolitiği ile askerî-stratejik varlığı birbirine bağlamıştır.


Bu genişlemenin doğu ve güney ayaklarında da benzer bir yapı görülmektedir. Azerbaycan ile kurulan stratejik ortaklık Türkiye’yi Hazar havzasına ve Orta Asya bağlantısına taşırken, Karadeniz’de Montrö rejiminin uygulanması ve Ukrayna’nın egemenliği ile toprak bütünlüğüne verilen destek Türkiye’ye savaşın doğrudan tarafı olmadan Karadeniz güvenliğinde belirleyici bir pozisyon kazandırmaktadır. Ankara’nın 2026’da Montrö’yü Karadeniz’de “barış, güvenlik ve istikrarın ana teminatlarından biri” olarak bir kez daha vurgulaması bu yaklaşımın devam ettiğini göstermektedir. Güneyde ise Katar’daki Türk askerî varlığı uzun süredir Körfez’e uzanan güvenlik hattının bir ayağını oluştururken, Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu hattı çok daha kurumsal bir çerçeveye taşımıştır. Anlaşma ortak caydırıcılık, savunma sanayisi, müşterek teknoloji geliştirme ve askerî koordinasyon öngörürken Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından açık biçimde “yeni bir güvenlik ve iş birliği mimarisi” olarak tanımlanmıştır.


Bu stratejik genişlemenin sürdürülebilirliği ise güçlü bir deniz kuvvetini zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle MUGEM projesini yalnızca Türkiye’nin ilk yerli uçak gemisini üretme hedefi olarak değerlendirmek yetersizdir. 2032’de teslim edilmesi planlanan MUGEM, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in ötesinde Kızıldeniz, Körfez ve Hint Okyanusu gibi uzak alanlarda hava-deniz gücü aktarma kapasitesine geçişinin sembolüdür. Üstelik bu kapasite tek bir prestij platformuna dayanmamaktadır. Nisan 2026 itibarıyla Türk tersanelerinde Deniz Kuvvetleri için 37 ve Sahil Güvenlik için 4 olmak üzere 41 askerî geminin aynı anda inşa edildiği, yakın zamanda bu rakamın 50’ye çıkarılmasının planlandığı belirtilmektedir. Bunlar da Türkiye’nin dört denize uzanan politikalarının arkasına uzun vadeli bir deniz gücü koymaya çalıştığını göstermektedir.


Türkiye’nin bu yaklaşımı genel olarak merkezî devletlerin güçlendirilmesi, devletler arası anlaşmalar ve bağlantısallığın güvence altına alınması üzerinden şekillenirken İsrail’in son dönemde izlediği politikalarda farklı bir model belirginleşmektedir.

Bu modeli analitik olarak bir “İstikrarsızlık Ekseni” şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu noktada İsrail’in vizyonu, bölgedeki devletler ve özellikle ayrılıkçı devlet-dışı aktörlerle ortaklıklar üzerinden Doğu Akdeniz, Levant ve Afrika Boynuzundaki birbirini tamamlayan bir yaklaşımı işaret etmektedir. Bunun en görünür örneği olan İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs yakınlaşması ise pratikte askeri bir iş birliği düzeyine çıkarak eksenin görünen yüzü olmaktadır.


Ağustos 2026’da imzalanan Aşil Kalkanı anlaşmasıyla İsrail, Yunanistan’da Davud Sapanı ve Barak MX sistemlerine dayalı çok katmanlı bir hava ve füze savunma mimarisi kurmayı üstlenmiştir. Bu anlaşma, İsrail savunma teknolojisini Yunanistan’ın güvenlik mimarisinin temel bileşenlerinden biri hâline getirmesinin yanı sıra Yunanistan’ın bölgede Türkiye karşıtı adımlarında İsrail’le yakın bir iş birliği yapacağının da işaretidir. Ayrıca ABD’nin silah ambargosunu kaldırması sonrası hızlıca Güney Kıbrıs’ın da dâhil olduğu askerî ve enerji iş birlikleriyle birlikte düşünüldüğünde Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin yükselen kapasitesine ve jeopolitik vizyonuna karşı bir güvenlik mimarisinin oluştuğu görülmektedir.


İsrail’in yakın çevresindeki yaklaşım ise yalnızca devletlerarası ittifaklarla sınırlı değildir.

Güney Lübnan’da kurulan askerî tampon bölge, İsrail’in sınırının ötesinde fiilî güvenlik kuşağı oluşturma politikasının en açık örneğidir. Haziran 2026’da Netanyahu İsrail’in işgal altında tuttuğu güney Lübnan’dan güvenlik şartları sağlanmadan çekilmeyeceğini açıklamış, Eylül ayında İsrail güçleri yaklaşık 15 kilometre içerideki Ali el-Tahir bölgesinde “operasyonel kontrol” sağladığını duyurmuştur. Suriye’de ise bu yaklaşım daha kapsamlı bir biçim almaktadır. Esed rejiminin devrilmesinin ardından İsrail, Suriye askerî altyapısına yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış, ülkenin güneyinde askerî varlık oluşturmuş ve Şam’ın yeniden merkezî askerî kontrol kurmasını sınırlamaya çalışmıştır. Birleşmiş Milletler soruşturma komisyonu Eylül 2026’da İsrail’in güney Suriye’deki kara operasyonları, baskınları ve askerî altyapısının giderek kalıcı hâle geldiğine dikkat çekerek İsrail’in bazı eylemlerinin savaş suçu kapsamında değerlendirilebileceğini belirtmiştir. Öte yandan İsrail’in Suriye’de ayrılıkçı Dürzi gruplara verdiği destek de bu istikrarsızlık ekseninin ve İsrail’in jeopolitik vizyonunun bir parçası olarak egemen bir Şam yönetiminin oluşmasını engellemesi doğrultusunda kritiktir.


Somaliland politikası Süveyda’daki yaklaşımın coğrafi olarak uzak, fakat stratejik mantık bakımından benzer ikinci örneğidir. İsrail, Aralık 2025’te Somaliland’ı bağımsız devlet olarak tanıyan ilk ülke olurken Türkiye, Somali’nin toprak bütünlüğünü desteklemeyi sürdürmüştür. Burada mesele diplomatik tanıma olmanın ötesinde Somaliland’ın Babülmendeb’in hemen karşısında, Kızıldeniz ile Hint Okyanusu arasındaki geçiş noktasında yer almasıdır. Öte yandan Somaliland’daki Berbera limanı ve çevresindeki BAE varlığı ve etkisi düşünüldüğünde İsrail’in özelde Somaliland ve Yemen’deki Husilere yönelik politikalarının yanında, genelde Türkiye’nin Somali girişimine ve dolayısıyla dört denizdeki jeopolitik yaklaşımına karşı bir hamlede bulunduğu açık bir şekilde görülmektedir.


Dört Deniz Girişimi


Türkiye-İsrail rekabetinin Suriye’de özel bir önem kazanmasının bir başka nedeni ise Suriye devlet başkanı Şara tarafından Nisan 2026’da kamuoyuna sunulan Dört Deniz Girişimidir.  Basra Körfezi, Hazar, Akdeniz ve Karadeniz’i Suriye-Türkiye merkezli enerji ve ulaştırma koridorlarıyla birbirine bağlamayı öneren projenin temel omurgasını Suriye ile Türkiye’nin bir enerji yeniden dağıtım merkezi hâline gelmesi oluşturmakta; Körfez-Akdeniz, Irak-Suriye ve Hazar-Anadolu koridorları bu merkezde birleşmektedir. Proje özellikle Hürmüz ve Kızıldeniz gibi kırılgan deniz darboğazlarına alternatif kara rotaları oluşturmayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda Katar-Suriye-Türkiye doğalgaz boru hattı projesi ve Irak’la Suriye arasındaki Kerkük-Banyas boru hattı anlaşması önemli gelişmeler olarak karşımıza çıkmaktadır.


Ancak yeni Suriye’nin istikrarı bu projelerin hayata geçmesi ve geniş perspektifte İsrail-Türkiye rekabetinin yansıması olarak kritik bir yer işgal etmektedir.

Türkiye bakımından egemenlik alanını yeniden tesis etmiş, güvenli, ekonomik olarak yeniden inşa edilen ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanan güçlü bir Suriye sınır güvenliği için olduğu kadar Körfez, Hazar, Akdeniz ve Karadeniz arasında stratejik bir düğüm noktası olma açısından da oldukça değerlidir. İsrail açısından ise Türkiye ile güvenlik ilişkileri geliştiren, askerî kapasitesini yeniden inşa eden ve Körfez-Anadolu bağlantısının ana geçiş ülkesi hâline gelen güçlü bir Suriye hem İsrail anakarası için hem de İsrail’in jeopolitik hayalleri için yeni bir stratejik risk olarak okunmaktadır. Bu da dört denizdeki jeopolitik rekabetin en sıcak cephesi olarak bu denizleri birbirine bağlayan coğrafyanın hangi siyasi düzene göre örgütleneceği üzerine yaşanan tartışmayı gözler önüne sermektedir.


Geleceği Şekillendirecek Jeopolitik Sarmal


Sonuç olarak Hazar, Karadeniz, Akdeniz ve Körfez’i artık birbirinden bağımsız jeopolitik alanlar olarak görmek mümkün değildir. Enerji hatları, ticaret koridorları, limanlar, boğazlar, askerî üsler ve güvenlik ittifakları bu dört denizi giderek tek bir stratejik sisteme bağlamakta, bu coğrafyalarda yaşanan krizler ve çatışmalar ise yeni projelerin ve jeopolitik vizyonların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Çelişen ve çatışan jeopolitik vizyonların küresel aktörleri de içine alan iş birlikleri üretme kabiliyetleri ise kazanan tarafı belirleyecek kritik noktalardan biri olacaktır. Çin dört denizde istikrarı Kuşak ve Yol ile Avrasya ticaretinin sürekliliği için isterken, Trump yönetimindeki ABD ise Orta Doğu’da daha fazla yük paylaşımı ve istikrar arayarak esas stratejik rekabetini Çin’e çevirecek fırsatlara odaklanmaktadır. Ancak o sırada İsrail’in bölgesel yayılmacı ve istikrarsızlaştırıcı politikaları ABD için ayak bağı oluyor. Bu sırada Avrupa Birliği ise çevresinde istikrarlı, bağlantılı ve Rusya’ya daha az bağımlı bir coğrafya görmek istese de bunu sağlayacak askerî ve siyasi kapasiteyi üretmekte zorlanıyor. Enerji güvenliği, ticaretin devamlılığı ve ulaştırma koridorlarının açık tutulması çok sayıda aktörün ortak çıkarını oluştururken bu hatların kontrolü, güvenliğini kimin sağlayacağı, hangi devletlerin merkezî rol oynayacağı ve hangi bölgesel düzenin kurulacağı konusunda ciddi ayrışmalar bulunmaktadır. Gelecek dönemin esas mücadele alanı da tam olarak burada şekillenecektir.


Dolayısıyla Hazar’dan Karadeniz’e, Akdeniz’den Körfez’e uzanan coğrafyada yaşananları birbirinden bağımsız savaşlar, ittifaklar veya ulaştırma projeleri olarak değerlendirmek giderek daha az açıklayıcı hâle gelmektedir. Ortaya çıkan yeni sistemde denizler, koridorlar, devletler ve krizler aynı jeopolitik oyunun parçalarıdır. Bu oyunun nihai sonucu ise yalnızca hangi aktörün daha güçlü orduya veya donanmaya sahip olduğundan öte hangi aktörün güvenlik, bağlantısallık ve siyasi düzen unsurlarını en tutarlı şekilde bir araya getirerek bölgesel ve küresel aktörlerin çıkarlarını kendi jeopolitik vizyonu etrafında kesiştirebildiğiyle belirlenecektir.