Cover Image
Analiz

Donroe Doktrini: Amerikan Hegemonyasının Sert Güç ile Yeniden İnşası

ABD; Grönland’dan İran’a uzanan agresif bir tasfiye harekâtıyla diplomasiyi terk edip mutlak sert güce sarılıyor. Peki bu strateji, Amerikan hegemonyasını yeniden mi inşa edecek yoksa İkinci Dünya Savaşı'ndan beri süregelen uluslararası düzenin çöküşünü mü hızlandıracak?

Dr. Işıl Acehan | 14. Sayı 2026
Akademisyen

Amerika Birleşik Devletleri dış politikasının temel dinamikleri, 2026 yılı itibarıyla köklü bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu dönüşümün merkezinde, Başkan Donald Trump tarafından bizzat kavramsallaştırılan ve 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin “büyük oranda aşıldığını” (superseded it by a lot) ilân eden Donroe Doktrini yer almaktadır. Bu yeni doktriner yaklaşım, Amerikan İstisnacılığı (American Exceptionalism) düşüncesini pragmatik ve müdahaleci bir realizmle birleştirerek, Batı Yarımküre’deki yabancı etkisini ve hasım unsurların askeri varlığını “Amerikan dış politikasının temel ilkelerinin ağır bir ihlali” olarak tanımlamaktadır.


Washington yönetimi tarafından Ocak 2026 tarihinde ilân edilen yeni Ulusal Savunma Stratejisi (National Defense Strategy), önceki dönemlerin Rusya, Avrupa ve iklim değişikliği gibi küresel önceliklerini ikincil plana iterek, yarımküre güvenliğini, “savaşçı ruhu” (warrior ethos) ve yük paylaşımı (burden shifting) kavramlarını stratejik odak noktası haline getirmiştir. Bu doktriner yönelim, ABD’nin yakın çevresindeki nüfuzunu mutlaklaştırma ve Çin, Rusya gibi küresel rakiplerine karşı aşılmaz bir jeopolitik set çekme stratejisinin somut bir yansımasıdır.


ABD’nin Amerika kıtasına yönelik güncel dış politika anlayışı, kökleri 1823 yılına dayanan Monroe Doktrini ve 1904 tarihli Roosevelt Tamamlayıcısı (Roosevelt Corollary) politikalarının modern bir yorumu olarak dikkat çekmektedir. 2026 yılının başlarında Venezuela’ya yönelik gerçekleştirilen askeri müdahale ve Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun tutuklanması, bu yeni müdahalecilik çağının en keskin örneğini teşkil etmektedir. Söz konusu operasyon yalnızca bir rejim değişikliği çabası değil, aynı zamanda bölgedeki Çin ve Rus etkisini tamamen tasfiye etmeyi amaçlayan stratejik bir hamle niteliğindedir. Benzer şekilde Grönland üzerindeki hak iddiaları ve Kuzey Kutbu’ndaki askeri yapılanma arayışları, ABD’nin bölgesel güvenlik algısını kuzey kutup dairesine kadar genişlettiğini kanıtlamaktadır.


Bu stratejik çerçeve, ABD’nin İran’a yönelik izlediği maksimum baskı (maximum pressure) politikalarıyla doğrudan bir bağlantı içerisindedir. Washington açısından İran’ın nükleer programı ve bölgesel faaliyetleri, yalnızca Orta Doğu’ya özgü bir tehdit değil, aynı zamanda Venezuela gibi müttefikler üzerinden Batı Yarımküre’nin güvenliğini de riske atan küresel bir meydan okuma olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla ABD’nin 2026 yılındaki dış politika hamleleri, Grönland’dan Venezuela’ya ve İran’a kadar uzanan bütüncül bir hegemonyayı tesis etme çabası olarak okunmalıdır. Bu analiz, söz konusu politikaların ideolojik altyapısını ve bu hamlelerin küresel siyasetin gelecekteki mimarisi üzerindeki muhtemel etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.

 

Tarihsel ve İdeolojik Temeller: Seçilmişlikten Küresel Jandarmalığa


ABD dış politikasının entelektüel kökenleri, devletin kuruluşundan çok önceye dayanan ve ulusal kimliğe derinden işlenmiş olan ahlaki bir misyon anlayışıyla şekillenmiştir. Bu düşünce yapısının temellerinde, 1630 yılında Massachusetts Körfezi Kolonisinin (Massachusetts Bay Colony) kurucu lideri ve ilk valisi John Winthrop tarafından formüle edilen ve toplumu dünyayı aydınlatacak bir örnek olarak niteleyen Tepedeki Şehir (City upon a Hill) metaforu yatar. Bu metafor, zamanla Amerikan İstisnacılığı (American Exceptionalism) kavramına dönüşerek, ABD’nin kendisini diğer uluslardan farklı, özgürlükçü değerlerin koruyucusu ve Tanrısal bir görevin icracısı olarak görmesine yol açmıştır. Bu ideolojik miras, Washington’ın kendi politikalarını evrensel normlar olarak sunması ve müdahaleci politikalarını ahlaki bir zemine oturtması için temel bir meşruiyet aracı olmaya devam etmektedir.


19.yüzyılda bu seçilmiştik inancı, kıta genelinde yayılmayı hedefleyen Açık Kader (Manifest Destiny) doktrini ile jeopolitik bir boyut kazanmıştır. Bu doktrin, Amerikan yerleşimcilerinin Kuzey Amerika kıtası boyunca batıya doğru genişlemesinin hem kaçınılmaz hem de tanrısal bir hak olduğu inancını pekiştirmiştir. Günümüzde ise bu anlayışın sınırlarının kıta dışına, özellikle de Strategic Importance of Greenland analizinde vurgulandığı üzere, stratejik önemi artan Kuzey Kutbu gibi bölgelere doğru genişlediği gözlemlenmektedir. ABD yönetimi, Grönland üzerindeki emellerini veya Kuzey Kutbu’ndaki askeri tahkimatını sadece ekonomik bir arayış olarak değil, Amerikan yaşam tarzını korumaya yönelik tarihsel bir sorumluluğun gereği olarak tanımlamaktadır.


Tarihsel süreçte bu izolasyonist eğilimlerin müdahaleciliğe dönüşümü, Monroe Doktrini ve onun sertleştirilmiş bir yorumu olan Roosevelt Tamamlayıcısı (Roosevelt Corollary) ile gerçekleşmiştir. Monroe Doktrini, Batı Yarımküre’yi dış güçlere kapatarak ABD’nin bölgesel hegemonyasını ilân ederken, Theodore Roosevelt’in 1904 tarihli eklemesi ABD’ye uluslararası bir polis gücü (international police power) rolü yüklemiştir. Bu rol, 2026 yılının başlarında gerçekleşen ABD’nin Venezuela’ya müdahalesi ve Tahran üzerindeki yoğun baskı politikalarında açıkça görülmektedir. Washington, düzen kurucu ve düzen koruyucu sıfatlarını kullanarak, kendi güvenliğine tehdit olarak algıladığı her türlü rejimi veya Iran-Venezuela Attempt to Evade US Sanctions raporunda belirtilen yaptırımları delme girişimleri gibi ittifakları tasfiye etme yetkisini bu tarihsel doktrinlerden almaktadır. Amerikan dış politikası, 2026 yılında bir yandan kendi kıtasını bir kale gibi inşa ederken, diğer yandan bu kalenin güvenliğini sağlamak adına dünyanın en uzak noktalarında dahi küresel jandarma rolünü oynamayı sürdürmektedir.

 

Batı Yarımküre’de Tahakkümün Restorasyonu: Monroe Doktrini’nin Dönüşü


Amerika Birleşik Devletleri dış politikasında 2026 yılı, Batı Yarımküre üzerindeki geleneksel nüfuzun askeri ve diplomatik araçlarla yeniden tesis edildiği bir kırılma noktası olmuştur. Bu stratejik geri dönüşün ideolojik temelini, 1823 tarihli Monroe Doktrini’nin (Monroe Doctrine) modern güvenlik ihtiyaçları doğrultusunda radikal bir biçimde güncellenmesi oluşturmaktadır. “Amerika Amerikalılarındır” ilkesiyle özdeşleşen bu doktrin, 2026 yılında bölgedeki otoriter rejimlerin ve bu rejimlerin Çin, Rusya veya İran gibi dış aktörlerle kurduğu ittifakların tasfiyesi için ana meşruiyet kaynağı haline gelmiştir. Washington yönetimi, kıtayı dış müdahalelere kapatma iradesini, aktif bir bölgesel temizlik stratejisine dönüştürmüştür.


Bu restorasyon sürecinin en keskin yansıması, 3 Ocak 2026 tarihinde gerçekleştirilen ve Kesin Kararlılık Operasyonu (Operation Absolute Resolve) olarak adlandırılan Venezuela müdahalesidir. Operasyon kapsamında ABD kuvvetleri, Nicolás Maduro ve üst düzey hükümet yetkililerini tutuklayarak New York’a yargılanmak üzere nakletmiştir. Söz konusu eylem, Monroe Doktrini’ne 1904 yılında eklenen ve ABD’ye bölgede bir polis gücü olma yetkisi veren Roosevelt Tamamlayıcısı’nın (Roosevelt Corollary) yüz yılı aşkın bir süre sonra en doğrudan uygulaması olarak öne çıkmaktadır.

Bu hamle, sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda Venezuela, Greenland and Iran: Key takeaways görüş yazısında da belirtildiği üzere, bölgedeki enerji kaynaklarını kontrol altına almayı ve dış güçlerin kıtadaki varlığına son vermeyi hedefleyen yeni bir Monroe çağı ilânı olarak değerlendirilebilir.


Bölgesel tahakkümün bir diğer stratejik ayağını ise kuzey kutup dairesindeki genişleme çabaları oluşturmaktadır. Strategic Importance of Greenland başlıklı askeri analizde de ifade edildiği gibi, Grönland artık sadece bir toprak parçası değil, füze savunma sistemleri açısından vazgeçilmez bir ileri karakol olarak görülmektedir. ABD’nin Grönland üzerindeki kontrolünü artırma isteği, Monroe Doktrini’nin kapsama alanının Kuzey Kutbu’na kadar genişletildiğini ve Washington’ın bu bölgeyi kendi münhasır güvenlik alanı olarak tanımladığını kanıtlamaktadır. 2026 yılı itibarıyla ABD, kıtanın en güneyinden en kuzeyine kadar uzanan hattı tek taraflı bir güvenlik mimarisiyle çevrelemekte ve Batı Yarımküre üzerindeki mutlak hegemonyasını pekiştirmektedir.

 

2026 Ulusal Savunma Stratejisi (National Defense Strategy): Radikal Bir Kopuş


Amerika Birleşik Devletleri Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Amerikan askeri doktrininde İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan çok taraflı düzenin resmen sona erdiğini ve “Önce Amerika” (America First) prensibinin mutlak askeri rehber haline geldiğini ilân etmektedir. Belge geleneksel diplomatik lisanı terk ederek popülist bir ton benimsemiş ve Rusya ile Avrupa gibi geleneksel güvenlik odaklarını stratejik öncelik hiyerarşisinin dışına itmiştir. Bu yeni dönem, Donald Trump’ın geleneksel Monroe Doktrini’ni modern ve agresif bir üslupla harmanlamasını ifade eden “Donroe Doktrini” kavramının askeri stratejiye tam entegrasyonunu temsil etmektedir. Monroe Doktrini’nin “Trump Tamamlayıcısı” (Trump Corollary) olarak tanımlanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, ABD ordusuna Batı Yarımküre’de tam hakimiyet kurma, sınır güvenliğini sağlama ve kartellere karşı doğrudan askeri müdahalede bulunma yetkisi vermektedir.


Yeni stratejinin en belirgin niteliği, Soğuk Savaş kalıntısı olan çevreleme stratejisinin yerine, Batı Yarımküre’yi merkeze alan doğrudan müdahale odaklı bir yapıya geçilmesidir. Belgede Rusya ve iklim değişikliği gibi başlıklar stratejik öncelik olmaktan çıkarılmış, bunun yerine müttefiklerin savunma harcamalarını GSYİH’lerinin %5’ine çıkarmasını şart koşan “yük paylaşımı ve yük kaydırma” (burden sharing and burden shifting) politikası getirilmiştir. 2026 Ulusal Güvenlik Stratejisinde ise ABD, askeri enerjisini küresel jandarmalıktan ziyade kendi sınırlarını ve arka bahçesini tehdit eden unsurlara kanalize edeceğini, bu doğrultuda ordunun toplumsal odaklardan arındırılarak sadece düşmanı imha etmeye yönelik bir “savaşçı ruhu” (warrior ethos) ile yeniden yapılandırılacağını belirtmektedir. Stratejik öncelik sıralaması, ABD Anayurdu ve Batı Yarımküre birinci, Çin ikinci, Rusya ise üçüncü seviye öncelik olarak güncellenmiştir.


2026 NDS belgesi, ekonomik güvenliği doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi olarak tanımlayarak Meksika ve Kanada ile olan ilişkileri bu eksende radikal bir biçimde dönüştürmektedir. Bu yaklaşıma göre, ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA) artık yalnızca bir ticaret metni değil, Çin’in bölgedeki etkisini kırmak için kullanılan jeopolitik bir kalkan ve “Ekonomik Güvenlik Komitesi” aracılığıyla işletilen bir savunma mekanizmasıdır. Tedarik zincirlerinin yakın coğrafyaya taşınması (nearshoring) ve kritik altyapıların ortak savunulması, Donroe Doktrini’nin ekonomik ayağını oluşturan stratejinin temelini teşkil etmektedir. 2026 yılında başlayan USMCA inceleme süreci, bu askeri ve ekonomik entegrasyonu derinleştirerek Meksika ve Kanada’yı ABD’nin güvenlik şemsiyesiyle tam uyumlu birer ekonomik ileri karakol haline getirmeyi hedeflemektedir. Washington, müttefiklerinden İran’a karşı daha aktif ve maliyet üstlenen bir pozisyon almalarını talep ederek küresel liderliğini sert güç ve ekonomik blokajın birleşimiyle pekiştirmeye devam etmektedir.

 

Küresel Satranç Tahtasında İran: Stratejik Kuşatmanın Orta Doğu Ayağı


Amerika Birleşik Devletleri’nin 2026 yılında Batı Yarımküre’de başlattığı sertleşme politikası, küresel ölçekte İran’a yönelik askeri ve diplomatik bir kuşatmanın fitilini ateşleyerek stratejik planın Orta Doğu ayağını tamamlamaktadır. 2026 NDS belgesinde İran, Amerikan çıkarlarını doğrudan tehdit eden bir aktör olarak tanımlanırken, Washington yönetimi bu tehdide karşı “Maksimum Baskı” (Maximum Pressure) stratejisini hibrit ve doğrudan askeri bir boyuta taşımaktadır. Bu askeri hamleler, Venezuela’daki rejim değişikliği operasyonu ile derin bir lojistik ve stratejik korelasyon içerisinde yürütülmektedir. ABD’nin Venezuela’ya müdahale sürecinde Maduro yönetiminin tasfiyesiyle İran’ın Latin Amerika’daki en kritik müttefiki ve yaptırımları delmek için kullandığı enerji-finans köprüsü ortadan kaldırılmıştır. Washington, Caracas’taki müdahaleyle İran’ın Batı Yarımküre’deki hareket alanını tamamen kapatırken, Orta Doğu’daki operasyonel odağını Tahran’ın bölgesel ağlarını etkisiz hale getirmeye yöneltmiştir. Bu süreçte Amerikan ordusunun geleneksel diplomasi dilini terk ederek doğrudan imha ve caydırıcılık odaklı bir doktrine geçmesi, İran’ın bölgesel manevra kabiliyetini her zamankinden daha fazla kısıtlamaktadır.


İran ve Venezuela arasındaki yaptırımları delme odaklı iş birliği, The 2026 National Defense Strategy by the Numbers analizinde belirtildiği üzere, Amerikan hegemonyası önündeki revizyonist bir engel olarak kodlanmış ve bu eksenin tasfiyesi ulusal güvenlik önceliği haline getirilmiştir. Bu iki aktörün enerji ve altın ticareti üzerinden kurduğu finansal hatların kesilmesi, ABD’nin küresel yaptırım rejiminin caydırıcılığını yeniden tesis etme çabasının merkezinde yer almaktadır. Washington yönetimi, İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı İsrail ve diğer bölgesel müttefikleriyle eş güdümlü bir askeri baskı kurarken, eş zamanlı olarak Venezuela’daki yeni yönetimi Amerikan ekonomik sistemine entegre ederek bu iki ülke arasındaki bağları stratejik düzeyde koparmıştır. Bu tasfiye süreci ABD’nin sadece bölgesel tehditleri değil, bu tehditlerin oluşturduğu kıtalararası ittifak ağlarını ve gölge bankacılık sistemlerini hedef alan yeni doktrinini somutlaştırmaktadır.


Washington yönetimi, müttefiklerinden İran’a karşı daha aktif ve maliyet üstlenen bir pozisyon almalarını talep ederek küresel liderliğini sert güç ve ekonomik blokajın birleşimiyle pekiştirmeye devam etmektedir. Venezuela, Greenland and Iran: Key takeaways raporunda dikkat çekilen bu yeni dönemde, diplomasinin yerini alan askeri zorlama, İran’ın nükleer programı ve balistik füze kapasitesine karşı “önleyici vuruş” opsiyonlarını masada tutan radikal bir tutumu yansıtmaktadır. Yarımküre güvenliğinin küresel tehditlerle bu denli iç içe geçmesi, ABD’nin stratejik odağını artık sadece coğrafi sınırlarla değil, kendisine karşı duran ideolojik ve ekonomik eksenlerin tamamen çökertilmesiyle tanımladığını göstermektedir. Bu bağlamda İran’a yönelik her askeri hamle, aynı zamanda Latin Amerika’daki yeni Amerikan nüfuzunun bir parçası olarak görülmekte ve Washington’ın küresel satranç tahtasındaki rakiplerini tek tek izole etme hedefini temsil etmektedir. Ortaya çıkan bu tablo, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri varlığını küçültmek yerine, daha seçici ancak çok daha sert bir güç kullanımıyla stratejik hedeflerine ulaşma çabasını işaret etmektedir.

 

Yeni Dünya Düzeninde Amerikan Hegemonyasının Geleceği


2026 yılı, ABD’nin küresel liderlik karakterinde on yıllardır süregelen ve liberal değerler, kültürel diplomasi ile çok taraflı kurumlara dayanan yumuşak güç unsurlarını tamamen tasfiye ederek, doğrudan askeri kapasite ve ekonomik zorlamaya dayalı mutlak bir sert güç dönemine geçtiği tarihi bir kırılmaya şahitlik etmiştir. Donald Trump’ın kendi tanımıyla “Donroe Doktrini” olarak kavramsallaştırılan yeni jeopolitik yaklaşımı, Washington’ın artık rıza inşa etmekle veya küresel kamuoyunu ikna etmekle ilgilenmediğini, bunun yerine ulusal çıkarlarını tek taraflı askeri müdahaleler ve ekonomik blokajlar üzerinden dayatacağını ilân etmektedir. Bu stratejik dönüşümün en somut yansıması, ordunun toplumsal ve diplomatik misyonlardan arındırılarak sadece düşmanı yok etmeye odaklı bir savaşçı ruhu ile yeniden yapılandırılması ve anayurt güvenliğinin mutlak bir öncelik haline getirilmesidir.


ABD’nin 2026 yılında sergilediği bu agresif dış politika, müttefikler nezdinde ciddi bir güven erozyonuna neden olurken, uluslararası sistemin meşruiyet zeminini de kökten sarsmaktadır. Washington artık müttefiklerini ortak değerler etrafında toplanan partnerler olarak değil, savunma maliyetlerini üstlenmesi gereken ve Amerikan ekonomik güvenliğine hizmet etmesi beklenen yük ortakları olarak tanımlamaktadır.

Bu durum özellikle Avrupa ve Asya’daki geleneksel müttefiklerin kendi stratejik özerkliklerini arama sürecini hızlandırmakta, küresel sistemde ABD’nin tek taraflı hamlelerine karşı çok kutuplu direnç odaklarının oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Venezuela’daki rejim değişikliği operasyonu ve İran’a yönelik tırmandırılan askeri baskı, Amerikan hegemonyasının artık diplomatik bir satrançtan ziyade, rakiplerin lojistik ve ekonomik olarak tamamen saf dışı bırakıldığı bir imha stratejisine dönüştüğünü göstermektedir.


Amerikan hegemonyasının sürdürülebilirliği noktasında ekonomik milliyetçilik ile askeri müdahaleciliğin bu denli iç içe geçmesi, Washington’ı küresel bir düzen kurucusu olmaktan çıkarıp, kendi kıtasal kalesini koruyan ancak dünya genelinde sürekli çatışma üreten reaktif bir güce dönüştürme riski barındırmaktadır. Meksika ve Kanada ile olan ilişkilerin ticaret anlaşmaları üzerinden birer ulusal güvenlik enstrümanı haline getirilmesi, ABD’nin ekonomik bağımlılığı bir silah olarak kullanma iradesini pekiştirmekte ve küresel ticaretin serbest piyasadan ziyade askeri bloklar üzerinden yürüdüğü yeni bir dönemi başlatmaktadır. Bu içe dönük ve sert güç odaklı yapı, kısa vadede Amerikan kaynaklarını konsolide etme imkânı sunsa da, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana Washington’ın küresel hakimiyetini meşrulaştıran kurallar dizisinin sonunu getirme tehlikesi oluşturmaktadır. Washington yönetimi, küresel yükümlülüklerinden sıyrılıp askeri gücünü ekonomik blokajlarla tahkim ettikçe, uluslararası sistemde rızanın yerini korku, diplomasinin yerini ise mutlak zorlama almaktadır.