Doğu Akdeniz'de yaşanan gelişmeler, Kıbrıs'ın jeopolitik konumunun yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ada artık yalnızca tarihsel bir egemenlik uyuşmazlığının veya iki toplum arasındaki siyasi müzakerelerin konusu değildir. Kıbrıs; Türkiye, Yunanistan, İsrail, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve diğer bölgesel aktörlerin güvenlik, enerji ve deniz politikalarının kesiştiği stratejik bir coğrafyadır. Bu çerçevede temel mesele, Kıbrıs'ın hangi devletin etki alanında bulunduğundan ziyade adanın çevresinde oluşturulmakta olan askerî, ekonomik ve teknolojik ağların Doğu Akdeniz'deki güç dağılımını nasıl değiştirdiğidir.
Türkiye'nin Kıbrıs'taki konumu diğer bölgesel aktörlerden farklı bir hukuki ve tarihsel temele sahiptir. Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'nın tarafıdır. 1974'ten itibaren ise adanın güvenliğini yalnızca kuzeyi değil bütün bölgeyi kapsayacak şekilde güvence altına almayı hedeflemektedir. Bu varlık, Türkiye ve KKTC tarafından Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin teminatı olarak değerlendirilirken, Rum tarafı ve uluslararası toplumun önemli bir bölümü tarafından farklı hukuki ve siyasi değerlendirmelere konu edilmektedir.
Buna karşılık Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin son yıllarda geliştirdiği savunma ortaklıkları, silah tedariki, askerî tesislere erişim düzenlemeleri ve enerji bağlantıları adanın çevresindeki stratejik ilişkileri çeşitlendirmektedir. Kıbrıs'ın geleceğini belirleyecek temel gerilim, mevcut güvenlik düzeni ile yeni bölgesel askerî ve enerji ortaklıklarının birbirleri üzerindeki etkisinde ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'nin Garantörlük Konumu ve Kıbrıs'taki Askerî Denge
Kıbrıs'ın güvenlik mimarisi değerlendirilirken 1960 düzeninin hukuki temelleri göz ardı edilemez. Garanti Antlaşması, Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık'a Kıbrıs'ın tamamı üzerinde birtakım yükümlülükler yüklemiştir.
Antlaşmanın IV. maddesi, ortak veya birlikte hareketin mümkün olmaması durumunda garantör devletlerin düzeni yeniden tesis etmek amacıyla harekete geçmesine ilişkin hüküm içermektedir. Bu doğrultuda Türkiye'nin Kıbrıs'a ilişkin güvenlik yaklaşımında üç unsur öne çıkmaktadır: Kıbrıs Türk halkının güvenliği, Anadolu'nun güney kıyılarının stratejik korunması ve Doğu Akdeniz'de deniz ve hava hareket serbestisinin muhafazası.
Adanın konumu, Türkiye'nin İskenderun ve Mersin körfezleri ile Doğu Akdeniz'in doğu havzası arasındaki güvenlik ilişkisini doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle Kıbrıs, Türkiye için yalnızca tarihî ve siyasi bir mesele değil, aynı zamanda güney deniz yaklaşımının güvenliğiyle bağlantılı bir coğrafyadır.
9 Mart 2026'da Türkiye Millî Savunma Bakanlığı, bölgesel gelişmeler karşısında KKTC'ye altı F-16 savaş uçağı ve hava savunma sistemlerinin konuşlandırıldığını açıklamıştır. Bakanlık, gelişmelere bağlı olarak ilave tedbirlerin alınabileceğini de belirtmiştir. Bu karar, Türkiye'nin adadaki güvenlik sorumluluğunu yalnızca mevcut kara unsurlarıyla değil, hava savunması ve gerektiğinde takviye edilebilir kuvvet yapısıyla da ele aldığını göstermektedir.
Ancak askerî dengeyi değerlendirirken yalnızca uçak veya füze sayısına bakmak yeterli değildir. Erken ihbar sistemleri, radar ağları, elektronik harp kapasitesi, lojistik destek, komuta-kontrol yapısı ve müttefiklerle bilgi paylaşımı da sonucu belirleyen unsurlardır. Bu açıdan bakıldığında, bölgesel gelişmeler ve Güney Kıbrıs’ın son dönemdeki tutumu nedeniyle Türkiye’nin adada sanılandan daha güçlü bir caydırıcılık sağladığı görülmektedir.
GKRY'nin Silahlanması ve Dış Savunma Ortaklıklarının Genişlemesi
Güney Kıbrıs’ın savunma politikalarında son yıllarda gözlenen değişim, adanın güvenlik mimarisini etkileyen önemli gelişmelerden biridir. Bu değişimin ilk boyutu, ABD ile savunma ilişkilerinin derinleşmesidir. Washington yönetimi, GKRY’ye yönelik savunma malzemesi ihracat kısıtlamalarına tanınan muafiyeti 2027 mali yılı için yenilemiştir. Rum tarafının resmî açıklamasında 2024 tarihli ikili savunma iş birliği yol haritası, Amerikan askerî programlarına erişim ve kriz yönetiminde iş birliği, gelişen ilişkilerin unsurları olarak sıralanmıştır. Türkiye Dışişleri Bakanlığı ise 12 Eylül 2026 tarihli açıklamasında bu kararı eleştirmiş, Rum tarafının silahlanmasının güveni aşındırabileceğini ve bölgesel istikrara zarar verebileceğini savunmuştur.
Bu gelişmeler, ABD’nin Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi’ndeki politikalarını ittifak ilişkisinin gerektirdiği çerçevenin dışında, Türkiye’yi dengelemeye ve /veya baskı altına almaya yönelik bir strateji doğrultusunda şekillendirdiğini ve bu durumun Lozan ile Garanti antlaşmalarının kurduğu dengeyi zayıflattığını göstermektedir.
İkinci boyut, Fransa ile gelişen askerî ilişkilerdir. 8 Haziran 2026'da Fransa ile Rum yönetimi arasında imzalanan Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması (SOFA), Fransız askerî personelinin faaliyetlerinin hukuki çerçevesi bakımından önem taşımaktadır. KKTC Dışişleri Bakanlığı anlaşmanın askerî eğitim, ortak tatbikat, teknoloji paylaşımı ve savunma sanayisi iş birliği gibi alanları kapsadığını belirterek buna itiraz etmiştir. Bu tür anlaşmalar tek başına kalıcı askerî üs kurulduğunu göstermese de dış güçlerin ada üzerindeki faaliyetlerinin kurumsallaşmasına imkân sağlayabilir.
Üçüncü boyut ise İsrail menşeli savunma teknolojileridir. Rum tarafının İsrail yapımı BARAK MX hava savunma sistemleriyle ilişkilendirilen kapasite geliştirme faaliyetleri, Yunanistan'ın İsrail'le yaptığı daha geniş ölçekli savunma anlaşmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde yeni bir bölgesel teknoloji ve savunma bağlantısına işaret etmektedir. 31 Ağustos 2026'da İsrail Savunma Bakanlığı, Yunanistan'la yaklaşık üç milyar avroluk Achilles Shield anlaşmasını duyurmuştur. Anlaşma, David's Sling, SPYDER ve BARAK MX gibi İsrail yapımı sistemleri kapsamaktadır. Eylül 2026'da Kıbrıs ve Yunanistan hava savunma sistemleri arasındaki birlikte çalışabilirlik olasılığı da gündeme gelmiştir. Bu konu, özellikle radar verilerinin paylaşılması ve müşterek hava resmi oluşturulması bakımından önem taşımaktadır.
Türkiye açısından bu gelişmelerin stratejik anlamı, adanın güneyinde farklı ülkelerin savunma teknolojilerinin ve askerî iş birliği mekanizmalarının giderek daha fazla birbirine bağlanmasıdır.
İsrail–Yunanistan–GKRY Üçgeni: Yeni Bir Doğu Akdeniz Güvenlik Ağı mı?
İsrail'in Doğu Akdeniz politikasında Kıbrıs'ın yeri, enerji iş birliğinin ötesine geçmektedir. İsrail açısından Kıbrıs; Avrupa'ya erişim, deniz ticaretinin güvenliği, kritik altyapıların korunması, acil durum faaliyetleri ve bölgesel savunma iş birlikleri bakımından önem taşımaktadır.
İsrail, Yunanistan ve Rum yönetimi arasında Aralık 2025'te gerçekleştirilen onuncu üçlü zirvenin ortak bildirisinde güvenlik, savunma, askerî iş birliği, deniz güvenliği ve kritik altyapıların korunması konularına açıkça yer verilmiştir. Bildiride ABD'nin katılımıyla yürütülen 3+1 mekanizmasının güçlendirilmesi de desteklenmiştir.
Bu gelişmeler, üç ülke arasında yalnızca diplomatik görüşmelerden oluşan değil, enerji, savunma ve altyapı alanlarını birleştiren daha kurumsal bir iş birliği yapısının geliştiğini göstermektedir. Ancak bu üçlü yapının Türkiye'ye karşı kurulmuş resmî bir askerî ittifak zemininde olduğu aşikardır.
Bununla birlikte Türkiye'nin dışarıda bırakıldığı bazı bölgesel girişimlerin Ankara tarafından stratejik çevreleme girişimi olarak algılanması mümkündür. İsrail'in savunma teknolojileri, Yunanistan'ın Avrupa ve NATO bağlantıları, Rum yönetiminin AB üyeliği ve ABD'nin bölgesel güvenlik yaklaşımı bir araya geldiğinde, Doğu Akdeniz'de çok aktörlü bir ortaklık ağı ortaya çıkmaktadır.
Bu ağın gelecekteki niteliğini belirleyecek soru, iş birliğinin belirli tehditlere karşı savunma ve altyapı güvenliğiyle mi sınırlı kalacağı, yoksa deniz yetki alanı uyuşmazlıklarında tarafların pozisyonlarını askerî araçlarla destekleyen bir yapıya mı dönüşeceğidir.
Enerji Şirketleri, Deniz Alanları ve Boru Hatları Üzerinden Güç Mücadelesi
Doğu Akdeniz'deki rekabetin görünür aktörleri devletler olmakla birlikte enerji şirketleri de bölgesel gelişmelerin ekonomik ve teknolojik boyutunu şekillendirmektedir. Rum yönetiminin ilan ettiği sözde deniz ruhsat sahalarında faaliyet gösteren şirketler arasında ExxonMobil, QatarEnergy, Chevron, Shell, NewMed Energy, Eni ve TotalEnergies bulunmaktadır. Bu şirketlerin varlığı, yalnızca hidrokarbon arama faaliyetleri bakımından değil, sermaye, teknoloji, üretim altyapısı ve uluslararası ticari bağlantılar açısından da önemlidir.
2026 yılında önemli gelişmeler yaşanmıştır. ExxonMobil ve QatarEnergy ile Glaucus ve Pegasus keşiflerine ilişkin ticari süreçler ilerlemiş; Chevron, Shell ve NewMed'in ortak olduğu Afrodit sahasındaki gazın Mısır'a satışına ilişkin mutabakat imzalanmıştır. Eni ve TotalEnergies ise Cronos sahasının geliştirilmesine yönelik nihai yatırım kararını almıştır.
8 Ekim 2026'da Mısır Petrol Bakanlığı, Afrodit gazının Mısır'daki mevcut altyapıya bağlanması için Chevron ile yürütülen teknik, ticari ve hukuki hazırlıkların son aşamalarının ele alındığını duyurmuştur. Bu açıklama, projenin henüz tüm uygulama aşamalarını tamamlamadığını da göstermektedir. Burada dikkat çekici olan, enerji şirketlerinin faaliyetlerinin zaman içinde devletler arasında uzun vadeli ekonomik bağımlılıklar oluşturabilmesidir. Bir doğal gaz sahasının geliştirilmesi; üretim platformları, denizaltı boru hatları, sıvılaştırma tesisleri, sigorta, finansman ve uzun vadeli alım sözleşmeleri gerektirmektedir.
Dolayısıyla enerji yatırımları yalnızca ekonomik projeler değildir. Aynı zamanda devletlerin belirli deniz güzergâhlarında istikrar ve hukuki öngörülebilirlik sağlama konusundaki çıkarlarını güçlendirmektedir. Türkiye ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Rum yönetiminin tek taraflı enerji faaliyetlerine Kıbrıs Türk halkının doğal kaynaklar üzerindeki hakları gerekçesiyle itiraz etmektedir.
Bu uyuşmazlık çözülmedikçe enerji projeleri, ekonomik iş birliği imkânı sunmalarının yanında siyasi gerilim üretme potansiyelini de koruyacaktır ki gün ve gün bizzat 2027-2028 göstergelerinde bu alanlarda gerilimlerin artacağı ortaya çıkmaktadır.
Türkiye'nin Karşı Hamlesi: Anamur–Teknecik Doğal Gaz Hattı ve Enerji Güvenliği
Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki enerji politikasının önemli bir boyutu, KKTC'nin enerji altyapısıyla doğrudan bağlantılı projelerdir. 10 Temmuz 2026'da Türkiye ile KKTC arasında doğal gaz tedarikine ilişkin mutabakat imzalanmış ve Anamur ile Teknecik arasında yaklaşık 101 kilometrelik denizaltı doğal gaz boru hattı kurulmasına yönelik çalışmalar duyurulmuştur. Projenin amacı, KKTC'nin elektrik üretiminde doğal gaz kullanımını mümkün kılmak ve enerji arz güvenliğini güçlendirmektir.
Bu girişimin stratejik önemi üç düzeyde değerlendirilebilir. İlk olarak proje, KKTC'nin elektrik üretim altyapısının dönüşümüne katkıda bulunma potansiyeli taşımaktadır. İkinci olarak Türkiye ile KKTC arasındaki enerji bağlantısını kalıcı fiziksel altyapıyla güçlendirmeyi hedeflemektedir. Üçüncü olarak da Doğu Akdeniz'deki enerji ağlarının yalnızca Rum yönetiminin geliştirdiği projelerden oluşmadığını göstermektedir.
Türkiye'nin daha önce KKTC'ye denizaltı boru hattıyla su temin etmesi de bu açıdan önemlidir. Su ve doğal gaz bağlantıları farklı ihtiyaçları karşılasa da her ikisi, Türkiye ile KKTC arasındaki altyapı bütünleşmesinin örnekleridir.
Ancak Anamur–Teknecik hattının imzalanmış mutabakat ve hazırlık aşamasındaki bir proje olduğu, işletmeye alınmış bir doğal gaz hattı gibi değerlendirilmemesi gerektiği açıktır. Türkiye'nin deniz stratejisinin bir diğer unsuru, 2011 yılında KKTC ile Deniz Yetki Alanları Anlaşması ve 2019 yılında Libya'nın Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzalanan deniz yetki alanlarının sınırlandırılması mutabakatıdır. Bu mutabakatlar, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki kıta sahanlığı yaklaşımının önemli araçlarından biri hâline gelmiştir. Yunanistan ise söz konusu sınırlandırmaya itiraz etmektedir.
Dolayısıyla Türkiye'nin enerji ve deniz politikası, yalnızca KKTC'ye yönelik altyapı yatırımlarından değil, deniz yetki alanı iddiaları, diplomatik anlaşmalar, araştırma faaliyetleri ve bölgesel ilişkilerden oluşan daha geniş bir çerçeveye sahiptir.
Great Sea Interconnector: Bir Elektrik Kablosundan Daha Fazlası
2026 yılının en dikkat çekici gelişmelerinden biri, Yunanistan, GKRY ve ilerleyen aşamada İsrail'i birbirine bağlaması planlanan Great Sea Interconnector (GSI) projesidir. Yaklaşık 1,9 milyar avroluk elektrik bağlantısı girişimi, GKRY'nin Avrupa elektrik şebekesiyle bütünleşmesini hedeflemektedir. 5 Ağustos 2026'da Fransız yatırım grubu Meridiam'ın proje şirketinde çoğunluk hissedarı olmasına ilişkin anlaşma imzalanmış, ayrıca Yunanistan'ın elektrik iletim işletmecisi IPTO, proje şirketi ve Fransız Nexans arasında deniz tabanı araştırmalarına yönelik iş birliği düzenlenmiştir. Böylece proje, Yunanistan ve Rum yönetiminin ötesinde Fransız sermayesini ve Avrupa'nın enerji bağlantısı hedeflerini de içeren bir yapıya kavuşmuştur.
8 Ekim 2026'da ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington'ın projeyi desteklediğini ve güzergâh üzerindeki uyuşmazlıkların aşılması için diplomatik girişimlerde bulunmayı amaçladığını açıklamıştır. Bu açıklamayı takip eden 9 Ekim tarihinde açıklama yapan Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis de projenin Avrupa ölçeğinde siyasi ve ekonomik önem taşıdığını vurgulamıştır.
Bu gelişmelerin hukuki boyutu özellikle önemlidir. Uluslararası deniz hukukunda denizaltı kablosu döşeme hakkı, kıyı devletinin kıta sahanlığı üzerindeki yetkileri ve deniz çevresini koruma yükümlülükleriyle birlikte değerlendirilir. Bu çerçevede, kablo güzergâhının Türkiye’nin deniz yetki alanlarından geçmesi planlanıyorsa projenin Türkiye’ye sunulması ve Türkiye’nin rızasının alınması gerekir. Ancak Yunanistan'ın Ekim 2026'da deniz tabanı araştırmalarını yeniden başlatmaya yönelik NAVTEX hazırlıkları, Türkiye'nin yetki iddialarıyla bağlantılı yeni bir tartışma alanı oluşturmuştur.
Burada jeopolitik açıdan önemli husus şudur: Elektrik kablosu, doğal gaz boru hattı veya denizaltı iletişim sistemi gibi altyapılar yalnızca ekonomik değer taşımaz. Bunların korunması, finansmanı ve işletilmesi, devletlerin deniz alanlarındaki güvenlik önceliklerini de etkiler. Bu nedenle GSI projesi, Doğu Akdeniz'deki enerji dönüşümü ile deniz yetki alanı uyuşmazlıklarının nasıl iç içe geçtiğini gösteren somut bir örnektir. Bu mesele sıcak gerilimleri beraberinde getirecek kadar hassastır.
Türkiye'nin Bölgesel İlişkileri ve Değişen İttifak Coğrafyası
Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesini yalnızca Türkiye ile Yunanistan veya Türkiye ile Rum yönetimi arasındaki rekabet üzerinden okumak yeterli değildir. Libya, Mısır, İsrail, Fransa, ABD ve Avrupa Birliği'nin farklı düzeylerde bölgesel çıkarları bulunmaktadır.
Türkiye’nin deniz yetki alanları konusunda Libya ile kurduğu iş birliği, Doğu Akdeniz’in batı kesimindeki diplomatik ve hukuki stratejisinin önemli bir unsurudur. Mısır ise hem bölgesel doğal gaz üretimi hem de mevcut sıvılaştırma ve ihracat altyapısı nedeniyle önemli bir enerji merkezidir. GKRY’nin Afrodit sahasındaki gazı Mısır’a sevk etme planı, Kahire’nin bu rolünü güçlendirmesine hizmet etmektedir. Bu nedenle Mısır, son dönemde GKRY, Yunanistan, İsrail, Fransa ve ABD’nin yer aldığı iş birliği içinde, enerji alanında GKRY ile ortak çıkarlar doğrultusunda hareket etmektedir. Ancak Mısır’ın enerji projelerine katılması, bölgesel güvenlik konularının tümünde Türkiye karşıtı bir pozisyon aldığı anlamına gelmemektedir. Nitekim devletlerin enerji ortaklıkları ile güvenlik politikaları farklı önceliklere dayanabilir.
Asıl gelişme, Doğu Akdeniz'de birbirine paralel ve zaman zaman rekabet eden bağlantı ağlarının ortaya çıkmasıdır. Bir tarafta Türkiye–KKTC enerji ve güvenlik bağlantıları ile Türkiye'nin Libya üzerinden geliştirdiği deniz diplomasisi; diğer tarafta Yunanistan–Rum yönetimi–İsrail iş birliği, ABD'nin enerji ve güvenlik desteği ve Fransız savunma ve altyapı yatırımları bulunmaktadır.
Bu ağların deniz yetki alanları, askerî faaliyetler ve enerji güzergâhları üzerindeki anlaşmazlıklar olarak önde olması, belirli koşullarda bloklaşma eğilimlerini güçlendirebilir.
Kıbrıs Merkezli Gelecek Kriz Senaryoları
Mevcut gelişmeler, Doğu Akdeniz'de tek bir kaçınılmaz çatışma senaryosuna işaret etmemektedir. Bununla birlikte bölgesel güvenlik planlamasında dikkate alınması gereken çeşitli riskler bulunmaktadır.
Birinci senaryo: Denizaltı enerji bağlantısı üzerinden yaşanabilecek kriz. GSI kapsamında ihtilaflı sularda araştırma faaliyetlerinin başlaması, Türk ve Yunan deniz unsurlarının aynı bölgede bulunmasına yol açabilir. Böyle bir durumda asıl risk, planlı bir çatışmadan ziyade yanlış hesaplama, tehlikeli yakınlaşma veya olayların hızla tırmanmasıdır.
İkinci senaryo: Hava savunma sistemleri ve askerî faaliyetlerden kaynaklanan gerilim. Güney Kıbrıs ve Yunanistan'ın hava savunma kabiliyetlerini geliştirmesi, Türkiye'nin de KKTC'deki savunma kapasitesini güçlendirmesiyle birlikte değerlendirildiğinde karşılıklı tehdit algılarını artırabilir. Ancak savunma sistemlerinin varlığı tek başına saldırı niyetinin kanıtı değildir. Yine de bu durum sınır bölgelerinde GKRY üzerinden gerilimi artıracak hamlelerle meseleyi başka boyuta taşıyabilir.
Üçüncü senaryo: İsrail kaynaklı bölgesel bir krizin Kıbrıs’a yansıması. İsrail’in bölgedeki askerî faaliyetleri, Kıbrıs’ın yakın çevresinde ve ada üzerinde kara, hava ve deniz güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Buna ek olarak, İsrailli şirket ve bireylerin Güney Kıbrıs’ta artan toprak alımları ve İsrail’in GKRY üzerindeki nüfuzunun giderek güçlenmesi, adanın uzun vadeli güvenlik dengesini değiştirebilecek bir etken olarak değerlendirilmelidir. Bu riskler, Kıbrıs doğrudan bir çatışmanın tarafı olmasa bile ortaya çıkabilir.
Dördüncü senaryo: Enerji sahalarında yeni ruhsatlandırma ve sondaj uyuşmazlıkları. Rum yönetiminin ilan ettiği ruhsat alanlarında yeni keşifler veya üretim kararları, Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafının hak iddialarıyla örtüşen bölgelerde diplomatik gerilimi artırabilir. Burada belirleyici olan, faaliyetlerin tam konumu ve ilgili tarafların hukuki iddialarıdır.
Beşinci senaryo: Kritik altyapıya yönelik hibrit tehditler. Denizaltı kabloları, enerji platformları, limanlar ve dijital iletişim altyapıları; siber saldırı, sabotaj veya kaynağı belirsiz kesintiler karşısında hassas olabilir. Böyle bir olayda sorumluluğun kanıtlanmadan belirli bir devlete yüklenmesi, mevcut uyuşmazlıkları daha da ağırlaştırabilir.
Bu senaryoların ortak özelliği, askerî rekabet ile ekonomik altyapı güvenliğinin giderek daha fazla birbirine bağlanmasıdır.
Dolayısıyla Doğu Akdeniz'de kriz yönetiminin başarısı, yalnızca askerî kapasiteye değil, taraflar arasında iletişim kanallarının açık tutulmasına ve denizde tehlikeli karşılaşmaları önleyebilecek mekanizmaların geliştirilmesine de bağlıdır.
Doğu Akdeniz’deki Yeni Güç Düzeninde Kıbrıs’ın Yeri
Kıbrıs’ın stratejik değeri, coğrafi büyüklüğünün çok ötesindedir. Ada, Anadolu’nun güney kıyıları, Levant havzası, Süveyş güzergâhı ve Avrupa arasındaki konumuyla deniz güvenliği ve enerji bağlantılarının önemli kesişim noktalarından biridir.
Türkiye’nin garantörlük statüsü ve adadaki askerî varlığı, Kıbrıs güvenlik düzeninin hem tarihsel hem de güncel unsurlarıdır. Buna karşılık GKRY’nin ABD, Fransa, Yunanistan ve İsrail ile geliştirdiği iş birlikleri, adanın güneyindeki dış güvenlik bağlantılarını genişletmektedir.
Enerji alanında da benzer bir dönüşüm yaşanmaktadır. GKRY’nin uluslararası enerji şirketleriyle geliştirdiği doğal gaz projeleri, Mısır bağlantısı ve Büyük Deniz Ara Bağlantısı (GSI) girişimi; Türkiye’nin KKTC’ye yönelik doğal gaz hattı projesi ve deniz yetki alanı politikalarıyla aynı jeopolitik coğrafyada şekillenmektedir.
Burada asıl mesele, farklı projelerin varlığından çok bunların birbiriyle nasıl ilişkilendirileceğidir. Enerji ve güvenlik ağları, karşılıklı bağımlılığa neden olarak iş birliğini teşvik edebilir. Ancak deniz sınırı uyuşmazlıklarının çözülmediği, askerî güvenin zayıf olduğu ve siyasi dışlanma algısının güçlendiği bir ortamda aynı ağlar yeni gerilim kaynaklarına dönüşebilir. Adada son dönemde artan gerilim, bu riskin somutlaşmaya başladığını göstermektedir.
Bu gerilimin arka planında, 20. yüzyılda Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında kurulan dengenin yeni aktörlerin dahil olmasıyla değişmesi yatmaktadır. Bu aktörler kendi çıkarları doğrultusunda attıkları adımlarla adadaki gerilimi artırmakta ve bu gerilimi, Türkiye’yi kendi önceliklerine uymayan bir çözümü kabule zorlamak suretiyle Kıbrıs’ın birleştirilmesi için baskı aracı olarak kullanma arayışındadırlar. Dolayısıyla Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de yalnızca tarihsel bir uyuşmazlık alanı değil, bugünün ve geleceğin bölgesel güç dengelerinin şekillendiği başlıca stratejik merkezlerden biridir.
Türkiye açısından Kıbrıs’ın güvenliği, Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ankara’ya göre adanın güvenliği yalnızca Türkiye için değil, NATO’nun Doğu Akdeniz’deki deniz ulaşım hatlarının güvenliği açısından da önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra Kıbrıs Türk halkının güvenliği, siyasi eşitliği ve doğal kaynaklar üzerindeki hakları, Ankara’nın bölgesel politikasının temel başlıkları arasında yer almaktadır. Türkiye’nin adada bir oldubittiye izin vermeme yönündeki kararlı duruşu da bu çerçevede anlam kazanmaktadır: Mesele yalnızca GKRY’nin silahlanması ve imzaladığı anlaşmalar değil, çok daha geniş bir alana yayılan jeopolitik bir rekabettir.
Sonuç olarak Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de oluşmakta olan yeni güç düzeninin kenarında değil, tam merkezinde yer almaktadır. 21. yüzyılda adanın jeopolitik önemini belirleyen temel unsur, yalnızca kimin kontrolünde olduğu değil, çevresindeki deniz alanlarının, enerji hatlarının, askerî bağlantıların ve bölgesel ortaklıkların hangi güvenlik düzenine hizmet edeceğidir. Nitekim sürdürülebilir bir bölgesel düzen yalnızca askerî tedbirlerle kurulamaz; uluslararası hukuk, diplomatik müzakere, enerji iş birliği ve kriz önleme mekanizmalarının birlikte işletilmesini gerektirir. Ancak Ankara açısından böyle bir düzenin ön koşulu, KKTC’nin egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tanınması ile Türkiye’nin adadaki etkin ve fiilî varlığının sürdürülmesidir. Bu yaklaşıma göre adada kalıcı istikrar, ancak her iki tarafın eşit statüde yer aldığı ve dış aktörlerin tek taraflı adımlarının sınırlandığı bir çerçevede mümkün olabilir. Bu nedenle gün birlik, beraberlik günüdür. Gün KKTC’nin eşit egemen ve uluslararası eşit statüsünün korunması ve Türkiye’nin ada üzerinde etkin ve fiili varlığının olmazsa olmaz önemde olduğunu anlayabilme zamanıdır.