Cover Image
Analiz

Doğu Akdeniz’in Fay Hatları: Suriye ve Kıbrıs Bağlamında Türkiye-İsrail Rekabeti

Doğu Akdeniz’de tansiyon yeniden tırmanıyor. Enerji rezervleri, askeri üsler ve diplomatik hamlelerle örülen jeopolitik denklem, bölgedeki güç mücadelesini her geçen gün daha da sertleştiriyor. Durum böyle olunca cevaplanmayı bekleyen önemli sorular gündeme geliyor. Türkiye ile İsrail arasında Kıbrıs ve Suriye ekseninde derinleşen rekabet, bölgeyi yeni bir krizin eşiğine mi sürüklüyor? İsrail’in GKRY ile geliştirdiği iş birliği, Türkiye’yi dışlayan yeni bir bölgesel denge arayışının parçası mı? Bu stratejik hamleler, Doğu Akdeniz’in zaten kırılgan olan jeopolitik yapısını nasıl dönüştürecek?

Prof. Dr. İsmail Şahin | 5. Sayı 2025
USKAM Başkanı

Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu bir düzenden çok kutupluluğa geçiş sürecinin devam eden sancıları, güç dengelerinin sürekli değişmesine ve uluslararası ilişkilerde kalıcı ittifaklar yerine konjonktürel iş birliklerinin artmasına neden olmaktadır. Haliyle bu durum kaçınılmaz bir şekilde, uluslararası ve bölgesel politikalarda öngörülebilirlik yetisini daha sisli bir hâle getirmektedir. Öyle ki Ukrayna Savaşı’ndan Gazze krizine, Tayvan geriliminden Afrika’daki darbelere kadar uzanan çok sayıda çatışmanın birbirine bağlanması, uluslararası sistemdeki genel belirsizliğin tonunu artırmaktadır. Bununla birlikte Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) gibi uluslararası örgütler, krizleri önlemede veya çözmede yetersiz kalırken büyük güçler de uluslararası hukuku kendi çıkarlarına göre esnetmektedir. Uluslararası normların ve taahhütlerin bağlayıcılığının zayıflaması bir taraftan devletlerin davranışlarını öngörmeyi güçleştirirken diğer taraftan ise devletlerin uluslararası sistemdeki belirleyici rolünü bir hayli artırmaktadır.


Bu gerçeklik, özellikle İsrail’in Suriye ve Kıbrıs üzerindeki politikalarında belirgin şekilde kendini göstermektedir. İsrail, bölgesel istikrarı kendi güvenlik anlayışı çerçevesinde tanımlamakta; uluslararası hukuka dayalı normlardan ziyade kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda hareket etmektedir. Suriye’deki askeri operasyonlar, İran karşıtı hamleler ve Kıbrıs’ta Doğu Akdeniz enerji kaynaklarına yönelik çıkarlarını koruma çabaları, hukuki çerçevenin zayıfladığı uluslararası düzende İsrail’in normlardan ziyade güç temelli bir yaklaşımı benimsediğini ortaya koymaktadır.


Jeopolitik Bir Kaldıraç: Kıbrıs

Mısır, Suriye ve Kıbrıs; Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın kesişim noktasında yer alan, jeopolitik ve jeostratejik açıdan kritik öneme sahip bir üçgeni temsil etmektedir. Bu üç kara parçası; enerji yolları, deniz ticaret rotaları, askeri projeksiyon imkânları ve bölgesel güç mücadelesi açısından birbirini tamamlayan stratejik bir bütünlük sunmaktadır. Mısır, Süveyş Kanalı üzerinden dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sini taşıyan deniz yollarını kontrol ederken aynı zamanda Arap dünyasının kültürel ve siyasi merkezlerinden biri olarak da öne çıkmaktadır. Suriye; Akdeniz’deki konumu, İran’dan Lübnan’a uzanan Şii koridoru, Türkiye ve Irak’a olan sınırları ve İsrail’e yakınlığıyla bölgedeki kara, enerji ve etki koridorlarının kesişim noktasında yer alan Levant bölgesinin en stratejik geçit ülkesidir. Kıbrıs ise Doğu Akdeniz’de enerji rezervlerine yakın konumu, Levant hattını kontrol kapasitesi, AB ve İngiltere ile olan ilişkileri ve üzerinde konuşlandırılabilecek ileri düzeyde askeri üsler sayesinde hem hava-deniz kontrolü hem de istihbarat toplama açısından bölgede kilit bir rol oynamaktadır.


Enerji güvenliği, askeri denge, diplomatik nüfuz ve bölgesel ittifaklar açısından stratejik bir üçgenin köşe taşlarını oluşturan bu üç ülke arasındaki stratejik bağlantılar, ABD, Rusya, Çin ve AB gibi bölge dışı aktörlerin dikkatini çekmenin yanı sıra Doğu Akdeniz’deki güç dengesini kendi lehine çevirmeye çalışan İsrail’in de yakın ilgisine neden olmaktadır. Kıbrıs Adası, Doğu Akdeniz’in merkezinde yer alması nedeniyle tarih boyunca bölgesel güçlerin nüfuz mücadelesine sahne olmuştur. Bu nedenle Orta Doğu’daki krizler, savaşlar ve güç dengesi değişimleri doğrudan ya da dolaylı olarak Kıbrıs’ı etkilemektedir. Bununla birlikte İsrail-Filistin meselesi, Suriye İç Savaşı, Lübnan’daki istikrarsızlık, Türkiye’nin bölgeye yönelik politikaları ve ABD ile Rusya’nın Orta Doğu’daki askeri varlıkları gibi gelişmeler, Kıbrıs’ın bölgesel rolünü artırmaktadır.


Tahmin edileceği üzere, Kıbrıs’taki politik ve askeri dengeler, yalnızca adaya özgü olmayıp Orta Doğu’daki daha geniş jeopolitik hesapların bir uzantısıdır. Başka bir ifadeyle Kıbrıs, Orta Doğu’da yaşanan siyasi gelişmelerin bir sonucu olarak şekillenmekte ve aynı zamanda bu gelişmeleri etkileyebilecek bir konumda bulunmaktadır.


Orta Doğu’dan Akdeniz’e açılmak isteyen herhangi bir güç için Kıbrıs, jeostratejik açıdan kritik bir sıçrama tahtasıdır. Ada, Doğu Akdeniz’in merkezine yakın olması nedeniyle bölgeye deniz yoluyla ulaşmak ve deniz gücü oluşturmak isteyen aktörler için doğal bir ileri karakol işlevi görmektedir. Bu yüzden Orta Doğu’daki etkisini Akdeniz’e taşımak isteyen herhangi bir güç, Kıbrıs’la doğrudan ya da dolaylı bir ilişki kurmak zorundadır. Bu ilişki askeri üsler, diplomatik ilişkiler, enerji projeleri veya bölgesel ittifaklar şeklinde ortaya çıkabilir. Kıbrıs’la iş birliği, bu aktörlere hem deniz hâkimiyeti hem de Avrupa ile Orta Doğu arasında bir köprü kurma imkânı sunmaktadır.


İsrail, Orta Doğu’daki konumunu Doğu Akdeniz üzerinden genişletmek ve bölgesel etkisini artırmak amacıyla, Kıbrıs Adası’nın stratejik fırsatlarını değerlendirmek istemektedir. Bu çerçevede İsrail, Rum yönetimi ile askeri, diplomatik ve enerji alanlarında iş birliğini geliştirmeye çalışmaktadır. Özellikle İsrail’in Akdeniz’deki doğal gaz rezervlerini Avrupa’ya ulaştırma hedefi, Kıbrıs Adası ile olan ilişkilerini daha da hassas bir hâle getirmiştir. Ayrıca, İsrail’in güvenlik politikaları kapsamında Güney Kıbrıs’ı bir lojistik ve askeri destek üssü olarak konumlandırması, iki ülke arasındaki savunma ve güvenlik iş birliğini artırmıştır. İsrail, bu stratejik açılım doğrultusunda Mısır, Suriye ve Güney Kıbrıs’ı kapsayan bir güvenlik kuşağı oluşturarak bölgesel etkinliğini pekiştirmeyi hedeflemektedir. Bu çerçevede, diplomatik ve askeri kapasitesiyle öne çıkan Türkiye’yi de kendisine stratejik bir rakip olarak görmektedir. İsrail için Kıbrıs yalnızca bir komşu değil, aynı zamanda Akdeniz’deki jeopolitik çıkarlarını destekleyen kilit bir ortak ve bölgesel güç dengelerini şekillendirmede etkili bir jeopolitik kaldıraçtır.

Türkiye ve İsrail’in Çatışan Kıbrıs Politikaları


Türkiye’nin Kıbrıs’taki siyasi nüfuzu ve askeri varlığı, İsrail tarafından Doğu Akdeniz’deki jeostratejik dengeleri sınırlayan ciddi bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Tel Aviv yönetimi, Türkiye’nin Kıbrıs üzerindeki etkinliğini yalnızca adaya yönelik bir güç projeksiyonu olarak değil, aynı zamanda İsrail’in Doğu Akdeniz’de kurmak istediği enerji ve güvenlik mimarisine yönelik potansiyel bir tehdit olarak tanımlamaktadır. Bu nedenle İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Avrupa Birliği tarafından uzun süredir savunulan “sıfır asker, sıfır garanti” söylemini doğrudan ifade etmese de örtük biçimde desteklemekte; bu doğrultuda Rum tarafıyla siyasi ve askeri iş birliğini giderek derinleştirmektedir.


İsrail’in bu politikası, Türkiye’nin garantörlük rolünün sona erdirilmesi ve Türk askeri varlığının adadan çekilmesi yönündeki uluslararası taleplerle örtüşmekte; böylece Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki manevra alanının daraltılması hedeflenmektedir. Bu stratejik yaklaşım, İsrail’in hem kendi güvenliğini pekiştirme hem de Doğu Akdeniz üzerindeki kontrolünü maksimize etme arzusu ile doğrudan bağlantılıdır. Kıbrıs’ta Türkiye’nin etkinliğinin azaltılması, İsrail açısından sadece adaya dair bir mesele olmayıp Doğu Akdeniz’deki daha geniş bölgesel denklemin şekillendirilmesine yönelik uzun vadeli bir jeopolitik hamledir. Bu bağlamda, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Aralık 2023’te yaptığı açıklamada, “İran’ın, Türkiye’nin kontrolündeki Kuzey Kıbrıs’ı hem terör amaçlı hem de operasyonel ve transit bir bölge olarak kullanmasından rahatsızlık duyduklarını” belirtmesinin ardından, “İsrail’in, adadaki İsraillilere ve Yahudilere yönelik İran kaynaklı bir saldırıyı engellemeye yardımcı olduğunu” ifade etmesi oldukça dikkat çekiciydi.


Netanyahu’nun bu açıklaması, İsrail’in yalnızca kendi sınırları içinde değil, bölgesel düzeyde de İran’a karşı yürüttüğü mücadeleyi genişletme niyetinin bir göstergesiydi. İran tehdidi, İsrail’in Kıbrıs’ta yalnızca enerji ve diplomatik iş birliklerini değil, aynı zamanda güvenlik temelli bir etki alanı inşa etmeyi de hedeflediğini ortaya koyuyordu. Bu çerçevede, İsrail’in Kıbrıs’ı Orta Doğu’daki güç mücadelelerine dahil ederek Rum tarafını terör tehdidine karşı doğal bir müttefik hâline getirmeyi planladığı anlaşılmaktadır. İran merkezli tehdit söylemi üzerinden GKRY ile ortak savunma ve istihbarat mekanizmaları kurmayı planlayan Tel Aviv yönetiminin, bu yolla hem Avrupa Birliği nezdinde siyasi meşruiyetini pekiştirmeye hem de Doğu Akdeniz’deki varlığını kurumsallaştırmaya çalıştığı söylenebilir.


Buna karşılık, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), İsrail tarafından dolaylı olarak terörle ilişkilendirilerek uluslararası alanda itibarsızlaştırılmaya çalışılmaktadır. KKTC’nin İran bağlantılı unsurların faaliyetlerine göz yumduğu veya bu unsurlara alan sağladığı yönündeki söylemler hem yapının güvenilmez bir aktör olarak gösterilmesini hem de Türkiye’nin Kıbrıs’taki meşru varlığının sorgulanmasını amaçlamaktadır. Böylece İsrail, bir yandan Türkiye’nin diplomatik alandaki manevra kabiliyetini zayıflatmayı hedeflerken diğer yandan da güvenlik tehdidi söylemi üzerinden kendi bölgesel etkinliğini artırarak stratejik alanını genişletmeye çalışmaktadır. İsrail’in Kıbrıs politikasının temelinde, GKRY ile stratejik iş birliğini güçlendirme ve Türkiye’nin adadaki etkisini sınırlama amacı bulunmaktadır. İsrail, GKRY’yi özellikle enerji güvenliği, savunma iş birliği ve Türkiye’ye karşı yürütülen mücadele açısından önemli bir ortak olarak görmektedir.


Öte yandan KKTC, Türkiye’nin garantörlüğü altında olması ve Ankara ile güçlü askeri ve diplomatik bağlara sahip bulunması nedeniyle İsrail açısından stratejik bir tehdit olarak algılanmaktadır. İsrail, Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığını ve garantörlük hakkını, bölgesel güvenlik dengelerini sınırlayan bir unsur olarak nitelendirmektedir. İsrail bu nedenle, KKTC ile hem uluslararası toplumun hem de Türkiye’nin arasına mesafe koyulmasını teşvik etmeye eğilimlidir. Zira ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan zayıf bir KKTC, İsrail açısından bölgesel stratejiler bağlamında önemli fırsatlar sunma potansiyeli taşımaktadır. Dahası İsrail, KKTC’nin uluslararası alanda tanınmaması ve tecrit edilmişliğiyle oluşan boşluktan faydalanarak bölgedeki etkisini artırma niyetindedir. Nitekim son yıllarda İsrailli şirketler ve vatandaşlar, özellikle gayrimenkul ve yatırım alanlarında KKTC’ye artan bir ilgi göstermekte ve çeşitli iş birlikleri geliştirmektedir. Bu ekonomik ve ticari etkileşimler, İsrail’in KKTC üzerindeki nüfuzunu artırırken adanın her iki tarafında da etkisini pekiştirmesine olanak tanımaktadır.


Doğal olarak, bu gelişmelerin uzun vadede Türkiye’nin bölgedeki etkisini zayıflatma potansiyeli bulunmaktadır. Ayrıca, adanın güneyinde yer alan İngiliz üslerinin Tel Aviv’e lojistik ve istihbarat desteği sunduğu dikkate alındığında, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki stratejik konumunu daha da güçlendirmek amacıyla Kıbrıs’taki tüm seçenekleri devreye soktuğu söylenebilir. Nitekim, GKRY ile İsrail arasındaki stratejik ve askeri ortaklıklar neredeyse müttefiklik düzeyine ulaşmış; bu durum, bölgedeki güvenlik iş birliğinin derinleşmesine ve İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisinde daha etkin bir aktör hâline gelmesine zemin hazırlamıştır.


Stratejik Bir Geçit: Suriye


İsrail resmi makamlarından yapılan açıklamalar ışığında, Tel Aviv’in Suriye ve Kıbrıs’ta nüfuz sahibi bir Türkiye’ye taraftar olmadığı anlaşılmaktadır. Zira Türkiye’nin bu bölgelerdeki güçlü varlığı, İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla çelişmektedir. Ayrıca, Suriye’de İran’ın yerini Türkiye’nin alması İsrail açısından sadece bir tehdidin başka bir aktörle yer değiştirmesi şeklinde yorumlanmaktadır. İsrail’e göre Türkiye’nin Suriye’de artan askeri ve siyasi varlığı, İsrail’in sınır güvenliği, istihbarat dengesi ve bölgedeki stratejik manevra kabiliyeti açısından yeni belirsizlikler ve riskler doğurabilir. Dolayısıyla İsrail, İran’ın etkisinin kırılması sonrasında oluşan güç boşluğunun Türkiye tarafından doldurulmasına şiddetle karşı çıkmaktadır.


Netanyahu hükümeti, merkezi otoritenin zayıflatıldığı, etnik ve mezhepsel temelde özerkliklere bölünmüş bir Suriye’yi stratejik olarak tercih etmektedir. Bu çerçevede, PYD’nin kontrolündeki alanlar, Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu dengeleyebilecek stratejik bir güç olarak kabul edilmektedir. Diğer taraftan, Dürzi topluluğu hem azınlık olarak konumları hem de Golan Tepeleri çevresindeki stratejik yerleşimleri nedeniyle İsrail’in dikkatli takibine konu olmuştur. İsrail, bu topluluğu gerektiğinde Şam yönetimine karşı baskı unsuru olarak kullanabilecek potansiyel bir araç olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşım, İsrail’in bölgesel güvenlik stratejisinde sıklıkla başvurduğu “azınlıklar ittifakı” (alliance of minorities) politikasına da güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu politika çerçevesinde İsrail, çevresindeki Arap çoğunluklara karşı etnik, mezhebi veya dini farklılıklara sahip gruplarla ittifak ilişkileri kurarak bölgesel dengeyi lehine çevirmeye çalışmaktadır. İsrail’in zayıf bir Suriye’yi önceleyen politikasına karşılık Türkiye; egemenliğin ve toprak bütünlüğünün korunduğu, kalıcı barış ve güvenliğin tesis edildiği, bölgesel iş birliği ve entegrasyonun güçlendirildiği bir Suriye için çaba göstermektedir.


İsrail, Suriye’deki azınlıklar kadar bölgede Sünni-Şii çatışmasını körükleyen dinamikleri de desteklemekte, bu çatışma ortamının devamını ise bölgesel istikrarsızlık üzerinden kendi güvenliğine hizmet eden bir araç olarak düşünmektedir. Örneğin, İsrail hükümetlerinin Sünni Arap ülkelerini devamlı olarak Şii İran tehdidine karşı birlikte hareket etmeye çağırması, İsrail’in mezhepsel fay hatlarını istismar etmeye yönelik stratejisinin söylemsel bir yansımasıdır. Benzer şekilde, Türk-Kürt-Arap gerilimlerinin tırmanması da İsrail’in bölgede rakip aktörlerin birbirini dengelemesine dayalı stratejisine katkı sunmaktadır. Bu çerçevede, İsrail’in Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ile geliştirdiği örtük ilişkiler, özellikle 2017’deki bağımsızlık referandumu sürecinde belirginleşmiştir. İsrail, referandumu açıkça destekleyen tek aktör olmuş; bu destek hem Türkiye’nin hem de İran’ın tepkisini çekmiş ve bölgedeki Türk-Kürt-Arap dengelerini daha da hassaslaştırmıştır.


İsrail’in azınlık gruplarını destekleyerek Suriye gibi ülkelerde merkezi otoritenin zayıflamasını teşvik etmesi, uluslararası ilişkiler literatüründe klasik “böl ve yönet” stratejisiyle örtüşmektedir.


Bu strateji, karşısındaki devletin yekpare bir güç olarak ortaya çıkmasını engellemeyi ve iç etnik ya da mezhepsel ayrışmalar üzerinden kontrol ve nüfuz alanları oluşturmayı amaçlamaktadır. Jeopolitik bir perspektiften bakıldığında ise İsrail, çevresindeki devletlerde oluşan güç boşluklarını stratejik fırsat alanları olarak değerlendirmekte ve bu doğrultuda bölgesel derinliğini artırmaya çalışmaktadır. Genel çerçevede, İsrail’in azınlık politikası, esas olarak realist ve güvenlik odaklı bir dış politika anlayışına dayanmaktadır. Bu yaklaşım; azınlık gruplar aracılığıyla nüfuz alanları oluşturmayı, bölgesel rakipleri dengelemeyi, istikrarsızlıkları yönetilebilir bir düzeyde tutmayı ve güçlü merkezi yapıların oluşmasını engelleyerek olası tehditleri çevrelemeyi öngörmektedir.


Türkiye’nin Suriye’ye yönelik politikaları, bölge ülkeleriyle entegrasyonu güçlendirme, mezhebi tansiyonları düşürme ve Orta Doğu’daki siyasi denklemlerde denge kurma stratejisiyle uyumlu bir şekilde ilerlemektedir. Türkiye’nin bu bölgesel hedefleri, İsrail’in güvenlik çıkarlarıyla doğrudan çelişmektedir.


İsrail, özellikle Suriye üzerindeki denge ve denetim mekanizmaları aracılığıyla bölgesel hegemonyasını sürdürme niyeti taşımaktadır. Bu sebeple, Türkiye’nin Suriye ve genel olarak Orta Doğu’daki artan etkisini; özellikle de Türkiye ile Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerin güçlenmesini ve bölgede mezhebi dengeyi sağlama çabalarını, Arap dünyasıyla kurduğu diplomatik ilişkilerin sürdürülebilirliği ve güvenliği açısından bir tehdit olarak nitelendirmektedir. Buna göre ortaya çıkan yeni konjonktürden dolayı, İsrail’in son yıllarda İbrahim (Abraham) Anlaşmaları kapsamında Arap ülkeleriyle geliştirdiği normalleşme süreci akamete uğrayabilir.


Türkiye’nin Suriye politikası, ülkenin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliğini esas alan üniter bir devlet yapısının korunmasını esas almaktadır. Bu yaklaşım, etnik ve mezhepsel temelde bölünmüş bir Suriye yerine, merkezi otoritenin güçlendirildiği bütünleşik bir yapının desteklenmesini öngörmektedir. Bu politika, yukarıda da belirtildiği üzere, İsrail’in Suriye’de etnik ve mezhebi temellere dayalı bir federasyon modelini destekleyen yaklaşımıyla çelişmektedir. Bu bağlamda, PKK’nın silah bırakma ve fesih sürecine girmesi, PYD’nin de benzer şekilde Suriye’nin ulusal birliğine entegre edilmesi yönündeki gelişmeler, İsrail’in “böl ve yönet” stratejisinin etkinliğini zayıflatmaktadır. Ayrıca Tel Aviv yönetiminin uzun süredir nüfuz etmeye çalıştığı Dürzi topluluklarından da beklediği düzeyde stratejik karşılık bulamaması, bu politikanın sahadaki karşılığını daha da sınırlamaktadır. Bu gelişmeler, İsrail’in Suriye’deki etnik temelli güç dağılımı stratejisinin sekteye uğrama potansiyeline işaret etmekte ve Türkiye’nin bütünleştirici vizyonunu öne çıkarmaktadır.


Sonuç


Türkiye’nin Mısır ile ilişkilerini derinleştirmesi ve Suriye ile Kıbrıs’ta etkisini artırması, İsrail’in güvenlik doktrini çerçevesinde bir çevreleme politikası olarak algılanmaktadır. Ancak bu algı, somut verilere dayanmamaktadır. Kaldı ki Türkiye’nin bölgesel açılımları, doğrudan İsrail’i hedef alan bir stratejik kuşatma planının parçası olmaktan ziyade, kendi ulusal çıkarlarını ve bölgesel dengeyi gözeten bağımsız adımlardır. Dolayısıyla, İsrail’in bu yöndeki güvenlik endişeleri, gerçekçi bir temelden çok bölgedeki güç rekabetine dayalı varsayımsal bir tehdit algısına dayanmaktadır.


Buna rağmen İsrail, Kıbrıs meselesinde Rum tarafına yakın durarak hem Avrupa Birliği ile ilişkilerini güçlendirmekte hem de KKTC’nin dış dünyadan tecrit edilmiş konumunu koruyarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki manevra alanını daraltmaya çalışmaktadır. Bu strateji aynı zamanda, Kıbrıs’taki Türkiye etkisini sınırlamayı ve adadaki etnik ve siyasi bölünmüşlüğü derinleştirerek bu yapı üzerinden güvenlik ve nüfuz avantajı elde etmeyi amaçlayan bir politikanın yansımasıdır. KKTC’nin uluslararası yalnızlığı, bu çerçevede İsrail’in lehine işleyen bir durum olarak okunmaktadır. Zayıf, tanınmamış ve dışa kapalı bir KKTC, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki çıkarları açısından daha az risk teşkil eden; denge politikaları bakımından ise daha kolay yönlendirilebilecek bir aktör olarak nitelendirilmektedir.


Bu yaklaşımın doğal bir tezahürü olarak Tel Aviv yönetimi, Kıbrıs’ta iki devletli çözüme prensipte karşı çıkmakta ve bu modelin uluslararası alanda kabul görmesini istememektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, Kıbrıs’ta iki devletli bir çözümün Filistin meselesine emsal teşkil edebileceği endişesidir. İsrail, KKTC’nin egemenliğinin tanınması halinde, benzer bir yaklaşımın Filistin topraklarında da gündeme gelebileceğini düşünmekte ve bu vaziyetin kendi güvenlik ve toprak politikalarını zora sokacağını öngörmektedir. Bu nedenle İsrail, Kıbrıs’ta federal çözüm modelini destekliyor gibi görünse de esasen mevcut statükonun devamından yana pozisyon alarak iki devletli formülün başarısızlığa uğramasını arzu etmektedir. Bu tutum, hem Doğu Akdeniz’deki denge politikalarının bir parçası hem de İsrail’in Filistin meselesinde izlediği bütünlükçü kontrol stratejisinin bir yansımasıdır.


İsrail, uzun süredir Suriye’nin bölünmüşlüğünü kendi güvenlik çıkarları doğrultusunda stratejik bir avantaj olarak görmektedir. Suriye’nin merkezi otoritesinin zayıflaması ve ülkenin etnik, mezhepsel ve bölgesel hatlar üzerinden parçalanması, İsrail’in kuzey sınırındaki tehdidin dağınık ve kontrol edilebilir kalması bakımından önemlidir. Nitekim Suriye’nin bir bütün olarak yeniden güçlü bir devlet yapısına kavuşması, Golan Tepeleri üzerindeki İsrail kontrolünü tehlikeye atabileceğinden, Tel Aviv yönetimi Suriye’nin zayıf ve parçalı kalmasını hem siyasi hem de askerî açıdan faydalı bulmaktadır.


İsrail, nüfus ve coğrafi büyüklük açısından sınırlı kaynaklara sahip bir devlettir. Bu gerçeklik, onun uzun vadede bölgesel bir hegemonya kurma kapasitesini kısıtlamaktadır. Bugüne kadar çevresindeki zayıf, istikrarsız ve iç çatışmalarla boğuşan devletler, İsrail’e göreli bir stratejik üstünlük sağlamış; “böl ve yönet” ile krizleri derinleştirmeye dayalı politikalar, Tel Aviv’in güvenlik mimarisinin temel taşlarından biri hâline gelmiştir. Ancak bu tutum, sürdürülebilir bir güvenlik ve istikrar ortamı inşa etmekte yetersiz kalmakla birlikte bölgesel düşmanlıkları daha da pekiştirmektedir. İsrail için en akılcı ve sürdürülebilir strateji, öncelikle Filistin sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulmak, ardından da bölgedeki devletlerle barışçıl ilişkiler kurarak bölgesel istikrarın inşasına katkı sunmak olmalıdır. Bilindiği üzere gerçek güvenlik, ancak adalet temelli bir barışla mümkün olabilir; bu da İsrail’in uluslararası meşruiyetini ve bölgesel kabulünü güçlendirecek yegâne yoldur.