Erdoğan’ın Liderlik Yolculuğu ve Siyasi Yükselişi
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın mefkuresini ve faaliyetlerini sıralayarak, küresel önemine ilişkin çözümlemelere geçmeden önce, onun hayat hikayesine, ana dönüm noktaları itibariyle bakmak yerinde olacaktır.
Ansiklopedik ifadesiyle, Erdoğan (d. 26 Şubat 1954, İstanbul, Türkiye), Türkiye'nin mevcut Cumhurbaşkanı olarak görev yapan bir Türk siyasetçidir. Daha önce 2003-2014 yılları arasında Türkiye'de başbakanlık ve 1994-1998 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, ünlü Türk şair ve ideolog Ziya Gökalp'in bir şiirini okuduğu için etnik ve dini nefreti kışkırtmaktan 10 ay hapis cezasına çarptırılmıştır. (26 Mart 1999)
Erdoğan, ailesinin 1930'larda Rize ilinden göç ettiği İstanbul'un Kasımpaşa ilçesinde doğdu. Ailesi Gürcistan'ın Acara bölgesinden Türkiye'ye göç etmişti. Babası Ahmet Erdoğan (1905-1988), annesi Tenzile Erdoğan'dır (1924-2011). Babasının bir deniz kaptanı olması nedeniyle çocukluk arkadaşları tarafından “Reis” (kaptan) olarak anılmıştır; ancak dürüstlük, güven ve duyarlılık gibi güçlü liderlik nitelikleri nedeniyle bu lakap onu tüm siyasi hayatı boyunca takip etmiştir.
Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AK Parti) 2001 yılında kurmuş ve 2002, 2007 ve 2011 yıllarında seçim zaferlerine taşımıştır. Erdoğan 2014 yılında Cumhurbaşkanı seçilince partisinden ayrıldı; anayasa reformunun ardından 2017 yılında AK Parti liderliğine döndü. Çeşitli siyasi partilerdeki siyasi geçmişinin genellikle siyasal İslam ile ilişkilendirilmesi nedeniyle, siyaseti bazı analistler tarafından “İslamcı” olarak tanımlandı. Ancak Erdoğan kendisini hiçbir zaman bu sıfatla tanımlamadı; kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımladı ve yönetimi sırasında sosyal ve mali açıdan muhafazakar politikaları savundu. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliği için çalıştı ve Avrupa Birliği ile müzakereleri ilerletti.
Türkiye’nin Dönüşümünde Erdoğan’ın Siyasi Mücadelesi ve Politikaları
Partisini 2002'den bu yana ezici zaferlere taşıdı ve 2014 ile 2018 yıllarında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazandı.
Erdoğan, parlamenter sistemde başbakan olarak ve 2018'de başkanlık sistemini getiren anayasa referandumundan sonra cumhurbaşkanı olarak görev yaptığı süre boyunca güçlü mali altyapı, ulaşım, havaalanları, hastaneler ve diğer tıbbi tesisler, okullar ve diğer tüm eğitim kurumlarına kesintisiz yatırımlar yaptı.
Hayatı boyunca serbest ticaret ve serbest yatırım yanlısı oldu. Hükümetleri ve yönetimi, sivil ve askeri devlet yapılarına sızmış elemanlarıyla 2016 yılında darbe girişiminde bulunan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ)’ne karşı mücadele etti.
Erdoğan hükümetlerinin sağladığı sosyal reformlar arasında, çocuklarına Kürtçe isim vermekten, kendi dil ve lehçelerinde kitap, dergi ve gazete yayınlamaktan, radyo ve televizyon programları yapmaktan bile mahrum bırakılan Kürtlere dilsel özgürlükler de yer almaktadır. Diğer yandan ayrılıkçı Kürdistan İşçi Partisi ya da PKK'nın silahlı terör örgütü, onun döneminde Türkiye ve Kuzey Irak'tan neredeyse tamamen temizlenmiştir.
Güvenlik ve Dış Politika: Terörle Mücadele ve Bölgesel Stratejiler
Erdoğan'ın dış politikası ve komşularıyla olan uluslararası ilişkileri, dostane ilişkilere dayanmaktadır. Suriye'de barışçıl ve ılımlı muhalefeti destekleyen masum insanlara yönelik şiddet ve zulüm nedeniyle zorla yerlerinden edilen insanların sayısı artarken, Erdoğan Yönetimi dünya çapında en fazla sayıda mülteciye ev sahipliği yapmıştır. Türkiye'de kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı ilk yıl 4,1 milyona ulaşmışken, daha sonra düzenlenen sınır ötesi harekatlarla Suriye’nin kuzeyinde güvenli bir bölge oluşturularak, isteyen mültecilerin ülkelerine dönmeleri sağlanmıştır. Bu arada Türkiye, bir yanda Suriye’ye sızan PKK terör örgütü uzantılarıyla mücadele ederken, diğer yanda onlara Suriye’de bir parti (PYD) ve ona bağlı bir silahlı örgüt (YPG) kurmaları için yardımcı olan – güya – Daeş’le mücadele için Suriye’de bulunan Amerikan CentCom isimli askeri birimiyle görüşmeler yaptı. Ayrıca, Suriye’de Baas rejimi ve diktatör Beşar el-Esed cuntasına karşı, muhalefet cephesinin güçlenmesi için çabalarını da sürdürdü.
Bu gelişmelerin net sonucu, birleşik muhalefet cephesinin Suriye’de yönetimi ele geçirmesi oldu. Yeni devlet başkanı ve geçici hükümetin getirdiği yeni barış düzeni, Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki Suriyelilerin ülkelerine hızla dönmeye başlamaları oldu.
Erdoğan, başbakan olarak görev yaptığı hükümetleri dönemlerinde ve daha sonra Cumhurbaşkanlığı yönetimi sürecinde birleşik bir muhalefet cephesi ile uğraşmak zorunda kaldı. Soldan aşırı sağa, İslamcılardan gerici etnik politikacılara kadar birleşik muhalefet, parlamento içinde ve dışında kaynaklarını bir araya getirerek ortak aday listeleriyle seçimlere girdi; yasal ve yasadışı gösteriler düzenledi. Sonuç olarak, 2019 yerel seçimlerinde, böyle bir ittifakla hareket eden muhalefet, AK Parti ve seçim ittifakı yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi’nden daha fazla belediye başkanlığı ve belediye meclisi üyeliği kazandı. Ayrıca, Erdoğan'ın partisinin eski Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve eski bir bakan AK Parti ile yollarını ayırdı ve rakip siyasi partiler kurdular.
Bu kısa özet bile Erdoğan’ın “siyasal lider” olarak, ülke, bölge ve uluslararası arenada etkin bir konumda bulunduğunu göstermeye yetiyor.
Ülkede Erdoğan’ın siyasal mücadeleye atılmasından on-yıllar önce başlamış olan ayrılıkçı terör hareketinin ülke içinde ve Kuzey Irak’ta yenilgiye uğratılması; ABD’nin küreselci diplomasi ekipleri ve silahlı kuvvetleri ile yerel Kürt halkını özerk yönetimlere teşvik ederek, Erdoğan yönetiminde Türkiye’yi önleme çabalarına karşın önce Irak’ta, ardından Suriye’de ülkeyi üçe bölme girişimlerinin başarısızlığa mahkum edilmesi; Suriye’de 14 yıldır süren iç savaşın, demokrasi güçleri tarafından kazanılmış olması gibi son yılların başarıları da eklenince bu etkin konumun önemi çok daha iyi anlaşılabilir.
İslam Dünyası ile İlişkiler ve Liderlik Rolü
İslam Dünyasının birliği ve Müslüman ülkeler arasında dayanışmanın sağlanması, Erdoğan için daima büyük bir öncelik taşımıştı. Erdoğan’ın on yıl önce, Müslüman ülkeleri, “ilk önce Müslümanları hedef alan” terörizme karşı birleşmeye çağırması, bu çabaların yakın tarihteki ilklerinden biridir. İslam İşbirliği Teşkilatı Parlamento Birliği'nin İstanbul'daki 10’uncu oturumunda konuşan Erdoğan, İslam dünyasındaki krizin üstesinden gelmenin tek yolunun birlik, dayanışma ve ittifak olduğunu söylemiş, “Bu toplantı, İslam dünyasının sorunlarını tartışmak için harika bir fırsat. Çünkü birlik olduğumuz sürece her sorunu çözebiliriz.” demişti. Birleşmiş Milletler ve Batı ülkelerini eleştiren Erdoğan, eleştirilerini “İsrail geçen yıl kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere 2.500'den fazla kişiyi öldürdüğünde, hiçbir Batılı ülke veya BM, Fransa’daki saldırılarını kınadıkları gibi İsrail'i terörist eylemleri nedeniyle kınamadı” sözleriyle sürdürmüştü. 2015 yılının ilk günlerinde, Hz. Muhammed'in (SAV) karikatürleri de dahil olmak üzere tartışmalı materyaller basmasıyla bilinen hiciv dergisi Charlie Hebdo'nun Paris’teki merkezine maskeli silahlı kişiler saldırdığında 12 kişi öldürülmüş, iki gün sonra, Paris'teki bir süpermarkette bir silahlı kişi dört kişiyi öldürmüştü. Erdoğan bu cinayetlere gösterilen uluslararası tepkilerle, Nijerya, Libya ve Irak'ta meydana gelen benzeri terörist eylemlere Batı dünyasının eşit tepki vermemesinin sebeplerini sorgulamıştı.
Erdoğan’ın, ABD ve Avrupa ülkelerinin siyasal cinayetler ve terör saldırılarına karşı taraf tutmasını, ülke ismi vererek, açık sözlü bir şekilde kınaması, İslam dünyasında sürekli takdirle karşılanmış, batılı-doğulu birçok gözlemci bu etkiyi, “Erdoğan hangi Müslüman ülkesinde seçime girse kazanır!” benzeri cümlelerle ifade etmişti. Erdoğan ziyaret ettiği Müslüman ülkelerinde, ev sahibi halk tarafından yıllara sari biriken coşkun sevgi gösterileri ile karşılandı.
***
Erdoğan’ın Müslüman ülkelerle Türkiye arasındaki siyasal ilişkileri güçlendirme çabalarının yanı sıra, halkının çoğunluğu Müslüman olmayan, siyasal yönetimi başka etnik grupların elinde bulunan ülkelerdeki siyasal, kültürel ve ekonomik baskıya muhatap olan Müslüman topluluklara karşı ilgisi de, bu toplumların çektiği sıkıntıların uluslararası gündeme taşınmasını sağlıyor.
Erdoğan, Müslümanların görece rahat ve huzur içinde bulunduğu ülkelerdeki yurttaşlarla görüşmeleri, dikkatleri sıkıntı içindeki Müslüman topluluklarına çekmekte vesile saydı. Örneğin birkaç yıl önce ABD’de, New York kentinde yaptırılan Türkevi’nde Yurt Dışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) ve Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi (TASC) üyelerine, “Buradan, sizin aracılığınızla, kalbi bizimle atan tüm mazlumlara ve mağdurlara selamlarımı gönderiyorum. Dünyanın farklı köşelerinde Müslüman olarak hayata tutunmak için mücadele eden tüm kardeşlerime selamlarımı gönderiyorum” sözleri ile aynı rahatlık içinde olmayan toplulukları da unutmadıklarını belirtti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı, özel bütçeli bir kamu kuruluşu olarak, 2010 yılında kurulan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) kurumu, varlığı ile, Erdoğan’ın mazlum olsun-olmasın bütün Türk ve Müslüman topluluklarına erişme ve onlara yardımcı olma kararlılığının bir göstergesidir.
İslamofobi ile Mücadele ve Küresel Adalet Vizyonu
Günümüzde Müslüman ülkeler ve topluluklar, sadece ekonomik ve sosyal sorunlarla başa çıkmaya çalışmıyorlar; hatta bundan daha fazla özellikle ABD ve Avrupa ülkelerinden kaynaklanan islamofobi ile de mücadele etmek zorundalar.
Üç yıl önce, İstanbul’da düzenlenen İslam İş Birliği Teşkilatı Enformasyon Bakanları Konferansı'nda (21-22 Ekim 2022) konuşan Erdoğan, konunun önemini şu cümlelerle ifade etmişti: “Türkiye olarak İslamofobi ile mücadeleye büyük önem veriyoruz ve bu konuda küresel dayanışma oluşturmak için çalışıyoruz. Dünyada Müslümanlara yönelik ırkçı saldırıların ve nefret söylemlerinin artması bir yandan, faşist düzenlemelerle, antidemokratik yasama çalışmalarıyla Müslümanların hareket alanı daraltılıyor, dinlerini özgürce yaşama hakları sınırlanıyor. Başörtüsü, sakal, cübbe ve başörtüsüne yönelik müdahaleler normalleştirilmeye çalışılıyor. Parlamentolar ve hükümetler eliyle yürütülen bu süreçler, islamofobiyi kurumsallaştırmayı hedefliyor.”
Erdoğan’ın İslamofobi’nin basit bir medya olayı olmadığını, bunun sistemli ve örgütlü ideolojik bir hareket olduğunu sürekli vurgulaması, önce İslam İşbirliği Teşkilatı’nın, ardından BM’nin Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 60 ülkenin çabalarıyla 15 Mart’ın İslamofobi ile Uluslararası Mücadele Günü olarak ilan edilmesinde önemli bir yere sahiptir.
Erdoğan’ın sadece sistemli ve örgütlü İslamofobi ile değil ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve bunlarla ilişkili ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğün her toplumda adaletsizliklerin ana kaynağı olmasına ilişkin görüşlerini, BM’deki her konuşmasında vurgulamasının da önemine işaret etmek gerekir.
Erdoğan, sosyal medya hesabından, UEFA Şampiyonlar Ligi sırasında bir hakemin bir teknik yönetmene ırkçı sözlerini kınarken mesajına ““No to racism” (Irkçılığa hayır) etiketini kullanması küresel bir beğeni kazanmış, bu etiket tüm zamanların en çok tekrar edilen mesajı olmuştu.
Kalkınma ve Kriz Yönetimi
Erdoğan’ın siyasal muarızları da dahil, hemen herkesin tartışmasız kabul ettiği icraat ilkesi, ekonomiyi ve her alanda kalkınmayı hükümet çalışmalarının ana odağı kılmış olmasıdır. O kadar ki, muhalefet yıllardır kendi ekonomik kalkınma hedeflerini açıklarken, AK Parti icraatlarından hiçbir noktayı eleştiri konusu yapmıyor. Hatta, Erdoğan’ın kalkınma programına karşı, bundan daha kapsamlı ve daha etkin bir program sunmanın hemen hemen imkansız olması, muhalefet partilerini, icraat odaklı değil, kişiliklere yönelik karalama kampanyaları düzenlemeye zorluyor.
Muhalefetin propaganda çalışmalarından hoşnutsuzluğunu ifade eden muhalefet yanlısı medya mensuplarının da kendi cephelerinde en çok eleştirdikleri bu programsızlık noktası olması, Erdoğan’ın ve hükumetlerinin ekonomik, kültürel ve sosyal kalkınma alanındaki başarısının en dikkat çekici kanıtı olsa gerekir.
Bu noktada vurgulanması gereken bir diğer önemli nokta Erdoğan’ın kalkınma programlarında hedeflerin gerçekleştirilemediği durumlarda gösterdiği samimi kabul ve ilave çaba ihtiyacı vurgusu olmalıdır.
Örneğin, sadece Türkiye için değil, bütün dünya açısından “Asrın felaketi” sayılan Kahramanmaraş merkezli 11 ili etkileyen 7,7 ve 7,6 büyüklüğündeki, 53 bin 537 kişinin hayatını kaybettiği, 14 milyon kişiyi etkileyen 6 Şubat 2023 depremi böyle bir ekonomik duraklama noktası olmuştu. Üstelik bu deprem, Türkiye’ye 2020’de ulaşan, bütün dünyada ekonomilerin gelişmesini durduran, hatta gerileten COVID-19/Koronavirüs pandemisinin etkileri devam ettiği sırada olmuştu.
Yıkılan 800 bin daire ve müstakil evin ve 40 bin dükkan, imalathane ve fabrikanın yeniden yapılması, 100 milyar dolara mal olan felaketin, üstelik pandeminin sebep olduğu durgunluktan etkilenmeden yaralarının sarılması, Türkiye açısından bir mucize niteliğindedir. Türkiye’nin kalkınma çabası başlığıyla özetlenen faaliyetlerin, enerjide, savunmada ve finansmanda bir kendi kendine yeterlik mücadelesi olduğu hatırlanırsa, bırakın durgunluğu, yavaşlamanın bile, Erdoğan’ın siyasal programı açısından kabul edilebilir olmayacağı kolayca görülebilir.
Tam Bağımsızlık, Ekonomik Mücadele ve Diplomasi
“Enerji temininde, savunma alt yapısının milli ve yerli kaynaklarla sağlanmasında ve kalkınmanın temelini sağlayacak yatırımların finansmanında kendi kendine yeterlik” diye özetlenen siyasal programın küresel adı, “tam bağımsızlık” mücadelesidir. Ancak Erdoğan’ın bu mücadeleyi, birçok ülkenin, hatta ülkemizin – rahmetli Başbakan Adnan Menderes iş başına gelinceye kadar – uzun yıllar, yanlış bir ekonomik-siyaset anlayışı olan otarki (kendi kendine yetme) ideolojisi içinde değil, kesintilerle de olsa Adnan Menderes ve Turgut Özal yaklaşımı ile, küresel entegrasyon felsefesiyle sürdürmesi, başarının önemli bir başka boyutunu oluşturuyor.
İlk cumhuriyet yıllarında siyasal liderler, “Ankara dışına ayak basmamış olmakla” övünür, “Yerli malı, yurdun malı, her Türk onu kullanmalı” sloganları, ilkokullardan itibaren, Yerli Malı Haftaları düzenlenerek bir endoktrinasyon yoluyla bu ideoloji beynimize kazınırdı. Böyle bir kendi içine kapanma, giderek küresel köy halini alan dünyada uluslara ne ekonomik, ne de siyasal kazanç sağlamıyordu. Özal’ın Türk parasına konvertibilite kazandırma çabasından sonra geriye dönüş olamazdı; ama bu küresel entegrasyon, Özal-Erdoğan arasındaki yıllarda olduğu gibi yavaşlayabilirdi.
Erdoğan, AK Parti’nin ilk kuruluş toplantısından, Şubat sonunda yapılan 8’inci büyük kongresine kadar, her önemli toplantıda “Temel prensibimiz finansal serbestiyet ve küresel ekonomiyle entegrasyondur” mesajını tekrarladı. Bu amacı sağlamak için yapılan çalışmaların, katedilen mesafelerin adeta halka hesap verir gibi dökümünü sundu. Erdoğan’ın siyasal konuşmalarını bu başlık açısından izleyenlerin dikkat etmiş olacağı bir diğer önemli gelişme, Türkiye’nin enerji ve savunmada katettiği mesafeyle doğru orantılı olarak, entegrasyon başlığı altında ”bölgesel” kavramını da kullanıyor olmasıdır.
Türkiye’yi ve Türkiye ile aynı bağlamda ele alınabilecek ülkeleri, bugüne kadar hiç görülmemiş bir hamle ile, BM’de söz sahibi kılmaya yönelik “Dünya Beşten Büyüktür” söylemi ile küresel entegrasyondaki yeri ve iddiası tartışılmayacak şekilde pekişmiş olan Türkiye, şimdi bölgesel entegrasyon ilkesi çerçevesinde yeni bir çabanın ve başarının içindedir. Türkiye’yi Karadeniz ve Marmara’ya hapseden anlayışı Mavi Vatan kavramı ile yıkan Türkiye; bölücü terör örgütüne önce Irak’ta sonra Suriye’de kol kanat geren ve bu iki ülkeyi bölünmenin eşiğine getiren ABD ve Avrupa siyaseti, Türkiye’yi adeta bölgesine daha dikkatli bakmaya zorladı. Erdoğan’ın yönetiminde uluslararası ilişkilerini Afrika ve Asya ülkelerine genişleten, bu ülkelerde büyük ve gerçekten ilişki kurmaya ve yönetmeye talip büyüklükte temsilcilikler kurmaya başlayan Türkiye kısa zamanda bu çabalarının mükafatını da görmeye başladı: Türkiye’de eğitim gören Afrikalı ve Asyalı öğrencilerin sayısı hızla yükselirken, askeri iş birlikleri, ortak eğitim ve değişim programları gibi daha önce görmediğimiz ilişkiler ortaya çıkarttı.
Adalet, Hukuk ve Yargı Reformları
Erdoğan’ın yeni partisine, siyasal kimliğinin oluşmasında en çok etkisi olan rahmetli Başbakan Necmettin Erbakan’ın partilerine verdiği isimlerin değil de Süleyman Demirel-Turgut Özal geleneğinden etkilenerek, “kalkınma” kadar, “adalet” fikrinin de etkili oluğunu kabul etmek gerekir. AK Parti, adalet kavramını kalkınma kadar önemli sayıyor ve ön planda tutuyor. Bunu, Erdoğan’ın başbakanlığının ilk günden bu yıla kadar bütün Adli Yıl Açılış Törenlerine katılması simgeliyor. Bu törenlerde yaptığı konuşmalar da Erdoğan’daki (ve kurmak istediği yönetimdeki) adalet fikrinin temelini bize gösteriyor.
Bu temel, Erdoğan’ın fikri-felsefi oluşumunun her noktasında varlığını gördüğümüz soyut İslami Adalet fikri kadar, ilk yıllardan birinde bir Adli Yıl açılışı töreninde okuduğu Abdürrahim Karakoç’un “Gene tehir etme üç ay öteye...” diye başlayan “Hakim Beğ” isimli şiirindeki kadar somuttur: Adalet mekanizmasını hızlı, adil ve etkin kararlar veren bir yapıya kavuşturmak!
Bu anlayış ve model başarıyla işlerken, devreye hiç hesapta olmayan ama varlığının sorumluluğunu başkasında değil, diğer hemen her konuda olduğu gibi kendisinde ve yönetimde arayan Erdoğan’ın karşısına Fethullahçı Terör Örgütü çıktı. Bu örgüt üniversite giriş sınavlarında soru çalmaktan hakim ve savcı kadrolarına kendi bağımlılarını yerleştiren, Erdoğan’ın deyimiyle, “başlangıcı ibadet, ortası ticaret, sonu ihanet” olan paralel devlet yapılanması kurmaya çalıştığı sırada, yakasını Erdoğan’a ve 15 Temmuz’da giriştiği silahlı darbe hareketi ile bizzat halka kaptırmıştı. Din istismarı, din sömürüsü yapmak, dine dair kavramlar ve değerler yoluyla insanları aldatarak, siyasî, ideolojik ve ekonomik hedeflere ulaşmaya çalışan bu terör örgütünün sızdığı kamu kurumlarından ve adalet teşkilatından temizlenmesi hala devam ediyor.
Ancak Erdoğan’ın yargı reform çabası ilk yıldan beri 5’er yıllık paketler halinde sürüyor. Artık yargı mekanizması, Karakoç’un şiirindeki gibi, davaların dededen toruna devam etmesi şeklinde değil, sürekli duruşmalarla, avukat desteği edinmeye maddi imkanı olmayan kişilere kamu desteği sağlanarak adli yardım ulaştırılmasına kadar, adaletin dağıtılması en modern anlayışla sağlanıyor.
Erdoğan’ın Liderlik Modeli ve Gelecek Perspektifi
Erdoğan, unutmamak gerekir ki, cumhurbaşkanıdır, başbakanlık yapmıştır; bu görevlerin gereği ve sonucu olarak icranın başıdır, başkomutandır; ama bütün bunların başlangıcı olarak bir siyasetçidir.
Bir siyasetçinin mefkuresini çözümlerken, başarının sırrını, başarısızlığın sebeplerini faaliyetlerinde aramak gerekir. 3 Kasım 2002’den bu yana bu ülkenin yönetim çarkını, okullarında okutulan müfredattan, hangi alanda ne kadar meslek mensubu yetiştirileceğine, hangi bölgede hangi madenlerin aranacağından hangi zamanlarda hangi balıkların avlanacağına, kime ne kadar maaş veya ikramiye verileceğinden kimden ne kadar vergi alınacağına kadar yöneten ve yönetmeye talip bir siyasetçiyi bu kadar dar bir alanda çözümlemeye kalkmak imkansızdır. 14 Ağustos 2001’den bu yana içinden beş parti çıkmış ama kongrelerinde her makam için seçilecek kişi sayısının çok üstünde aday bulunan bir partinin başkanına, ancak başarılı denilebilir.
Erdoğan’ın belediye başkanlığını kazandığı ilk seçim programında sloganı “Tamam, inşallah!” idi. Hem o dua hem o tamamlama çabası hala sürüyor…